Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Akk’a Davet İçin Hz. Peygamber (a.s.)’E Verilen Talimat

24.1.7. Hz. İbni
Umm-i Mektûm Vak’ası

Bir defasında, Rasûlullah (a.s.)’ın yanında Mekke’nin bazı
mümtaz kabile reisleri oturmuş, O’nun İslâm’la ilgili tebliğ ve nasihatlerini
dinliyorlardı.[1]Tam
o sırada, İbni Umm-i Mektûm isimli gözleri görmeyen bir kişi Rasûlullah (a.s.)’ın
huzuruna geldi ve İslâm ile ilgili malûmat al­mak istedi. Rasûlullah (a.s.) bu
zâtın böyle bir anda gelmesini ve sözünü kesmesini beğenmedi ve kendisine biraz
soğuk davrandı. Bunun üzerine Abese sûresi indi.

“Yüzünü buruşturup çevirdi. Kendisine o âmâ geldi diye.” (Ayet;
1-2)

Sûrenin girişine bakılırsa, Rasûlullah (a.s.)’ın, Kureyş ve
Mekke’nin ileri gelen kabile reisleriyle ilgilenmesi ve gözleri görmeyen kişiye
iyi davranmaması üzerine Cenâb-ı Allah kendisini azarlamış gibi gözüküyor. Ama
biraz dikkat edildiğinde Allah’ın gazabının, kibir, inat ve delaletleri yüzünden
Rasûlullah (a.s.)’ın davetini reddeden ve hem kendisini hem de yanındaki fakir
ve mazlum iman sahibi insanları alaya alan kabile reisleri­ne yönelik olduğu
anlaşılacaktır. Ayrıca Rasûlullah (a.s.)’ın tebliğ hakkın­da izlediği
politikanın da düzeltilmesi istenmiştir. Hz. Peygamber (a.s.)’in Kureyş’li
kabile reisleriyle ziyadesiyle ilgilenmesi ve bir âmâya fazla yüz vermemesi,
kendisinin büyük ve zengin kişilere değer verip zavallı bir âmâyı hakîr
görmesinden ileri gelmiyordu. Bu hususta Rasûlullah (a.s.)’ın hâşâ kötü
davrandığı ve Cenâb-ı Allah’ın bu yüzden kendisini tenbih ettiği de söylenemez.
Meselenin asıl mahiyeti şuydu. Her kim bir dava ile orta­ya çıkarsa, işini
kolaylaştırmak amacıyla bir milletin veya toplumun önde gelen kişilerini kendi
tarafına çekmek ister. Böyle bir kişi, çok sayıda fa­kir, zayıf, mazlum, çaresiz
ve yetkisiz insanları etrafında toplarsa da pek başarılı olduğunu söyleyemez.
Zira, zilletin nüfuzlu, kuvvetli ve kudretli kişilerinin o davayı
benimsememeleri halinde gelişmesine ve yayılmasına fazla imkân bulunmaz. Bundan
dolayıdır ki, Hz. Peygamber (a.s.)’de teb­liğ ve telkinin ilk safhasında bu eski
ve denenmiş metoda başvurdu. Amaç, Hak dini güçlü ve yetkili kişilere kabul
ettirip kitlelere yayılmasına zemin hazırlamaktı; yoksa soylu, büyük ve zengin
kişilere yaranmak de­ğil. Fakat bu noktada Cenâb-ı Allah kendisine yol gösterdi
ve tebliğin me­todunun bu olmaması gerektiğini belirtti. Cenâb-ı Allah İslâmî
davet açı­sından herkesin aynı önem ve değeri taşıdığını bildirdi. Hakk’ı arayan
bir kişi ne kadar zayıf, yetkisiz, çaresiz ve fakir olursa olsun İslâm’ın
gözünde çok büyük ve değerlidir. Hak’tan kaçan bir şahıs, cemiyette ne kadar
bü­yük mevki ve nüfuza sahip olursa olsun, önemsiz ve değersizdir. Bu se­beple,
Hazreti Peygamber (a.s.)’e denildi ki, “İslam’ın yüce ilkelerini her­kese
duyurabilirsiniz, ama davetinizi evvelâ Hakk’ı kabul etmeye hazır olan ve Hakk’ı
bilmek ve öğrenmek isteyenlere vermelisiniz. Halen bulun­duğunuz yüce mevkiden,
kendilerini beğenmiş ve kendilerinin size değil sizin kendilerine muhtaç
bulunduğunuzu sanan kibirli insanlara davetinizi ulaştırmanız yakışık alan bir
şey değildir. Bu mağrur ve sapık kişileri ken­di hallerine bırakınız.”

“Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti. Yahut, öğüt alacaktı da, o
öğüt kendisine fayda verecekti. Ama imandan istiğna eden kimseye gelince, Sen,
onun iman etmesi arzusu ile tavsiyede bulunuyorsun. Onun iman etmemesinden sana
ne? Fakat, sana koşarak gelen, Allah’tan korkmuş iken, Sen kendisini bırakıp
oyalanırsın. (Habibim) hayır böyle yapma. Çünkü Kur’an bir öğüttür. Dileyen
ondan öğüt alır.” (Abese; 3-13)

İşte Rasûlullah (a.s.)’ın, tebliği sırasında unuttuğu nokta
buydu. Cenâb-ı Allah önce İbni Umm-i Mektûm vak’asında Rasûlullah (a.s.)’ın
tutumunun yanlışlığına dikkati çekti ve bir dava ile ortaya çıkanın gözün­de
asıl önemli olan şeyin ne olduğunu anlattı. Bir yanda, ayağına kadar gelen
zavallı ve perişan bir insan vardı, -ki dış görünüşü bile Hakk’ı ara­yan bir
kişi olduğunu gösteriyordu- ve bu kişi Batıl’ın etkisi altında kalıp Hak’tan
uzaklaşabileceğinden ve böylece Allah’ın azabına müstahak ola­cağından korkuyor,
bu korku sebebiyle de uzun yollar katederek doğruyu ve gerçeği bulmak için Hz.
Peygamber (a.s.)’e geliyordu. Bunun tam aksi­ne, öbür yanda bir başka kişi vardı
ki, Hak ile hiçbir ilgisi yoktu. O ne Hak’kı arıyor, ne de Batıl’dan uzaklaşmak
istiyordu. Ona doğruluk ve ger­çeklikten söz edilince de omzunu silkip bir yana
gidiyordu. Hak dinini yayarken, bu iki kişiden hangisinin daha faydalı olacağı
düşünülmemeli­dir, önemli olan şey bunlardan hangisinin ıslâh olabileceği veya
ıslâh ol­ma arzusunda olduğu ve hangisinin ıslâh olmak istemediğidir. Bu hususta
ölçü, bir kişinin Hak daveti kabul etmeye hevesli ve istekli olup olmama­sıdır.
Hak davasına yanaşmak isteyen bir kişi ister kör, ister topal, sakat, felçli
veya fakir olsun ve isterse de görünüşte dinin yayılması konusunda herhangi bir
katkıda bulunması mümkün görülmesin, İslâm davası açısın­dan asıl ehemmiyete
layık kişi odur. Bir peygamber ve dini yaymak iste­yen bir kişi işte bu ve buna
benzer kimselere dikkat etmelidir. Zira, bu da­vetin asıl maksadı Allah’ın
kullarını ıslâh etmektir. İkinci tip insana gelin­ce; kendisi toplumda ne kadar
büyük bir mevkiye, nüfuza sahip olursa ol­sun, peşinden fazla koşmaya gerek
yoktur, çünkü onun dış görünüşü ve tavrı, ıslâh olmak istemediğini alenen ortaya
koymaktadır. Bu tip insan­larla uğraşmak zaman kaybetmekten başka bir şey
değildir. Şurası unutul­mamalıdır ki, bu tip İnsanlar kendilerine çeki düzen
vermek istemiyorlar­sa vermesinler, bunlar kendi kendilerine zarar veriyorlar.
Hakk’a davet eden kişi onların sorumluluğunu taşımaz.

Yukarıdaki kıssada sözü edilen âmâ kişi, ünlü sahabe, Hz. İbn
Umm-i Mektûm (r.a.) dur. Hâfız İbn Abdil-Berr’in, “El-İstiâb”da ve Hâfız İbni
Hâcer’in, “El-İsâbe”de yazdıklarına göre, Hz. İbni Umm-i Mektûm, Ümm-ul Mü’minin
Hz. Hatice (r.a.)’nin teyze oğluydu. Annesi Ümm-ü Mektûm ve Hz. Hatice (r.a.)’nin
babası Huveylid birbirinin kardeşiydiler. Rasûlullah (a.s.)’ın İbni Umm-i Mektûm
ile olan akrabalığının ortaya çı­masından sonra, kendisinin ona, fakir ve
zavallı bir insan olduğu gerekçe­siyle yüz vermediği ve hep büyük ve soylu
insanlarla meşgul olduğu tah­mininin yanlış olduğu anlaşılıyor. Görüldüğü gibi,
esasında Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.) Hz. Muhammed (a.s.)’in yakın akrabasıydı,
iyi bir soydan geliyordu ve fakir de değildi. Hz. Peygamber (a.s.)’in kendisiyle
fazla ilgilenmediği intibaı, Hz. İbni Umm-i Mektum’un âmâ olmasından alınmış
olabilir. Bunun izahatı, yukarıda naklettiğimiz âyette de vardır. Yani, Hz.
Peygamber (a.s.), etrafında bulunan mümtaz ve soylu kişilerden birisinin bile
İslam dinini kabul etmesi halinde davasının bir hayli güçle­neceğini umuyordu.
Buna karşılık Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.)’un, kör bir kişi olduğu için
İslâmiyet’e veya müslümanlara fazla yararı olmayaca­ğını sanmıştı. Hz. Muhammed
(a.s.) işte bu düşünce ile, O’nun toplantıya gelip konuşmasını yarıda
kesmesinden hoşlanmamıştı. Yukarıdaki âyet­lerde Hz. Peygamber (a.s.)’in böyle
düşünmesine mahal ve ihtiyaç olmadı­ğı vurgulanmıştır.

24.1.8. Tebliğin
Hikmeti

“Ehl-i kitap ile yalnız en güzel bir şekilde mücadele edin.”
(Ankebût; 46)

Yukarıdaki âyette “mücadele” kelimesi “münazara”ya eşittir.
Yani, kitap sahipleri ile münazara ve münakaşa belli medeni kurallar içinde
yapılmalıdır. Tutarlı ve inandırıcı deliller sunulmalıdır. Yumuşak ve nâ­zik bir
dil ve üslûp kullanılmalıdır. Bu konu tartışılırken anlayışlı ve ölçü­lü
davranılmalıdır. Böylece, tartıştığınız kişi ıslâh edilebilir, doğru yola
getirilebilir. Dini yayan kişi, muhatabının kalbine girme yollarını arama­lıdır.
Muhatabının kalbine Hak ve Hakikati sokmaya ve onu ıslâh etme­ye çalışmalıdır.
Bu mübelliğ (tebliğ eden) kendini güreşçi olarak düşün­memelidir. Amacı
karşısındakini derhal alt etmek olmamalıdır. Aksine sözleri ve davranışı bir
doktor ve hekiminki gibi olmalıdır. Öyle bir dok­tor ki, hastanın hastalığını
tedavi ederken, hastayı, fazla eziyet vermeden iyileştirebilsin. Dikkat
edilirse, bu tutumun, özellikle Ehl-i Kitap ile karşı­laşılırken izlenmesi
istenmiştir. Ama bunun sadece ehl-i kitaba mahsus ol­duğu sanılmamalıdır. Bu,
tebliğ ve telkin sırasında, münakaşa ve münaza­ralarda her zaman unutulmaması
gereken genel bir kuraldır. Şu âyetlere bakın.

“(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel sözle dâvet et.
Onlarla mücadeleni en güzel metod hangisi ‘ise onunla yap.” (Nahl; 125)

“iyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile
önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi
olur.” (Fussilet; 34)

“Fenalığı en güzel (hasled)le defet. Onların neler vasf etmekte
olduk­larını çok iyi biliyoruz.” (Mü’minun; 96)

İlgili Makaleler