Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Akk’a Davet İçin Hz. Peygamber (a.s.)’E Verilen Talimat

24.1.9. Hakka
Davet’in En Uygun Yolu

“Onlara karşı affı (kolaylığı) tut. Ve ma’ruf ile emret.
Cahillerden yüz çevir. Eğer Şeytan tarafından sana bir vesvese olursa, Allah’a
sığın. Çünkü O, hakkiyle işitici ve bilicidir, ittika edenlere Şeytan tarafından
bir arıza iliştiği zaman Allah’ı düşünürler. Çünkü onlar, basiret sahiple­ridir.
Kâfirleri, kardeşleri olan şeytanlar küfr ve sapıklığa çekerler. Son­ra da
yakalarını bırakmazlar.” (A’raf; 199-202)

Bu âyetlerde Hz. Peygamber (a.s.)’e davet ve tebliğin, hidâyet
ve ıslâhın hikmetlerinin belli başlı kuralları anlatılmıştır. Dikkat edildiği
tak­dirde, bu kurallar sadece Hz. Peygamber (a.s.)’e değil, aksine Hak davası
için mücadele eden herkese anlatılmıştır. Cenâb-ı Allah, bu âyetlerle Hz.
Peygamber (a.s.) vasıtasıyla, Rasûlullah (a.s.)’ın kurduğu ve yaydığı dini daha
geniş kitlelere yaymak ve dünyaya doğru yolu göstermek isteyen bü­tün insanlara
dava ve davetin hikmetini anlatmıştır. Bunları tek tek sırala­yabiliriz.

1) Hakk’a davet eden kişinin en büyük vasfı, yumuşak kalpli,
tatlı dil­li, sağduyulu ve sabırlı olmasıdır. Kendi taraftarlarına ve
arkadaşlarına karşı şefkatli, halk için bağışlayıcı ve muhaliflerine karşı halim
(ılımlı) ol­malıdır. Kendi arkadaşlarının zaaflarına ve hatalarına tahammül
etmesinin yanı sıra muhaliflerinin baskı ve saldırılarına karşı da sabırlı
olmalıdır. En şiddetli kışkırtmalara karşı soğukkanlı davranmalı, en hoşnutsuz
söz ve davranışları görmezlikten gelmelidir. Muhalifleri ve hasımları her ne
ka­dar kötü kelimeler söylerlerse iftira ve ithamda bulunurlarsa, zulüm ve baskı
uygular, eziyet ve işkence verir ve şeytanca mukavemette bulunur­larsa
bulunsunlar, hepsine tahammül etmeyi bilmelidir. Bu, yüce vasıf yerine
getirilirken sertliğe başvurmak, sert sözler söylemek veya sert bir ha­rekette
bulunmak, öfkelenmek ve öç alma hissine kapılmak en tehlikeli ve zararlı yoldur,
bunlarla işler düzelmez, daha da bozulur. Bu hususa Hz. Peygamber (a.s.) şöyle
değinmiştir: “Rabbim benim gazapta da rızada da adaletli konuşmamı, benden
kopanlarla birleşmemi ve bana zulüm edenle­ri affetmemi emir buyurmuştur”.
Hazreti Peygamber (a.s.) İslam dinini yaymak üzere vazifelendirdiği kişilere de
benzeri öğütlerde bulunurdu: “Gittiğiniz her yerde halk sizin gelişinizi
nefretle değil, sevinçle karşıla­malıdır. Siz, insanların sıkıntı ve ıstırap
duymalarına değil, huzur ve refa­ha kavuşmalarına sebep olmalısınız.” Aynı
konuya Cenâb-ı Allah da Hz. Peygamber (a.s.)’e hitap ederek şöyle temas
etmiştir:

“Allah tarafından bir rahmettir ki, onlara yumuşak davrandın.
Eğer kaba, katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı. Onları affet. Onlar
için bağışlama dile. Ve işlerde onlarla müşaverede bulun.” (Al-i İmran; 159)

2) Hakk’a davetin başarıya ulaşmasının sırrı sadelik ve
açıklıktır. Da­vet eden kişi, felsefî ve karmaşık meseleler yerine, bilinen
iyilik ve ger­çeklerden söz etmelidir. İnsanların kolay anlayabileceği veya daha
önce­den bildiği ebedî gerçekler anlatılmalıdır. Aklıselimin kabul ettiği bir
şey, okumuş, aydın veya okuma yazma bilmeyen herkesi aynı şekilde
etkileye­bilir. Bilinen ve tanınan bir gerçekle ilgili olarak söylenen her şey
insanla­rın kulağından geçerek yüreklerine işleyecektir. Böylesine ma’lûm,
ma’ruf ve ma’kûl davete karşı çıkanlar bizzat kendi başarısızlıklarını ilân
etmiş olurlar. Çünkü alelâde İnsanlar, her ne kadar cahil ve fanatik olurlarsa
ol­sunlar, bir yanda dürüst, temiz ve güzel ahlâklı bir insanın sade ve bilinen
gerçeklere davet ettiğini ve diğer yanda da muhaliflerinin her türlü
ahlâk­sızlık ve alçaklığa başvurarak onu susturmaya çalıştıklarını görünce ister
istemez muhaliflerle olan bağlarını koparıp Hakk’a davet eden kişiye yö­nelmiş
olurlar. Ta ki, Hak karşısında Batıl yalnız başına kalır. Bu batıl zümrede ancak
şahsî menfaatlerini korumak kaygısını taşıyan ya da atala­rını körü körüne
taklit etme düşüncesiyle hareket eden kişiler bulunur. İşte Hz. Peygamber
(a.s.)’in Arabistan’da Hak dini yayma konusunda kazan­dığı başarının sırrı
buydu. Hz. Peygamber (a.s.) Hak dini sade ve basit şe­kilde insanlara anlattı ve
“hikmet”in bu önemli kuralına uymaya dikkat et­ti. Hz. Muhammed (a.s.)’den kısa
bir müddet sonra da İslâmiyet bir sel gi­bi civarındaki bütün memleketlere
öylesine yayıldı ki bazı yerlerde nüfu­sun yüzde 100’ü, bazı yerlerde 90’ı ve
bazı yerlerde de yüzde 80’i müslü­man oluverdi.

3) Davet çalışmaları sırasında hak ve hayırı arayanlara basit ve
sade gerçeklerin anlatılması ne kadar gerekliyse, cahil ve inatçı kişilerle,
bütün çabalarına karşı mümkün olduğu kadar az tartışmak ve kavgaya girme­mek de
o kadar önemlidir. Davet eden kişi bu hususta çok dikkatli ve ihti­yatlı
davranmalıdır. Bu tür insanlarla münakaşa ve kavga etmemeye özen göstermelidir.
Muhatapları ma’kûl söz ve öğütleri dinlemeye yanaşmıyor­larsa üzerlerine
gitmemelidir. Muhataplarının maksadı doğru yolu bulmak ve hakikati öğrenmek
değil de sadece kavga, münakaşa, lüzumsuz söz dü­ellosu, alay, eleştiri ve
demagoji ise, vaaz ve telkinde bulunan kişi bunlara alet olmamalıdır ve derhal
oradan uzaklaşmalıdır. Zira bu tür münakaşa ve kavgaların hiçbir faydası yoktur,
aksine zararı vardır. Şöyle ki, Hakk’a davet eden kişinin zamanı ve enerjisi boş
yere harcanmış olur.

4) Yukarıdaki kurala bağlı olarak bir başka kural daha
getirilmiştir. Buna göre Hakk’a davet eden kişi, muhalif ve hasımlarının zulüm
ve şeytanlıklarıyla cahilane soru, itiraz ve iftiraları üzerine sinirlendiği ve
hid­detlendiği zaman, bunun bir şeytan işi olduğunu hemen anlamalıdır. Hakk’a
davet eden kişi bu gibi anlarda derhal Allah’a yalvarmalı ve sığın­malıdır.
Öfkeye ve hiddete kapılarak, davasına zarar verecek ve menfi yönde tesir edecek
herhangi bir harekette bulunmaması için Allah’tan yar­dım istemelidir. Hakka
davet ancak soğukkanlılıkla yürütülebilir ve ger­çekleştirilebilir. Ancak
hislere ve öfkeye kapılmadan atılan adım doğru ve yerinde olabilir. Şeytan
elbette ki Hak davanın gelişmesini ve kök salma­sını istemez. Şeytan pusuda
yatıp her zaman ve her an yandaşlarının, Hak yolunda olanlara ve Hakk’a davet
edenlere sözle ve hareketle saldırmaları­nı ve böylece hak yolunda olanları
kışkırtıp öfkelendirerek davalarına za­rar verici harekette bulunmalarını
sağlamaya çalışır. Şeytan ekseriya Hak yolunda olanların nefislerine de saldırır
ve zayıf bulduğu yerlerden darbe­yi vurur. Bu saldırı ve darbeler genellikle
gizli ve dini teviller ile ıstılahla­rın kılıfları içinde bulunur. Bu sebeple,
yukarıda naklettiğimiz âyetlerden son ikisinde Hak yolunda olanların basiret
sahipleri olduğu, Allah’tan korktukları ve kötülüklerden kaçınmak istedikleri
için Şeytan’ın her türlü oyununu boşa çıkarmaya çalıştıkları kaydedilmiştir. Bu
kişiler kendilerine ters gelen her şeye karşı derhal uyanırlar ve tetikte
olurlar. Hak dininin çı­karının nerede olduğunu derhal fark eder ve ona göre
hareket ederler. Ama nefislerine esir düşenler ya da Şeytan’la akrabalık
derecesine yakın olan­lar, Şeytan’ın hamlelerine dayanamayarak mağlup olurlar ve
kötü yola sa­parlar. Bundan sonra Şeytan nereye giderse, hangi bataklığa
girerse, bun­lar da oraya girerler. Şeytan’a mağlup olanlar bir daha paçalarını
kurtaramazlar. Muhaliflerin her küfrüne küfürle ve her oyununa oyunla karşılık
verirler.

Bu buyruğun bir genel anlamı daha vardır. Takva sahiplerinin
tutumu ve davranışı müttakî olmayanlardan değişik oluyor. Allah’tan gerçekten
korkanların ve kötülüklerden kaçınmak isteyenlerin kalplerine en ufak bir kötü
duygu geldiği zaman sanki gözlerine bir şey kaçmış ya da parmakla­rına iğne
batmış gibi rahatsızlık duyarlar. Kötü fikir, kötü istek ve kötü ni­yetle alışık
olmadıkları için bunlar onlara gözlerindeki bir zerrecik, par­maklarındaki bir
iğne ya da tertemiz elbiselerindeki kötü bir leke gibi ge­lir ve bunlardan
tiksinip irkilirler. Bu tiksinti ve irkilme bir uyancı niteli­ğinde olup
gözlerinin açılmasına sebep olur. Bu İnsanlar vicdanlarının se­sini duyarlar ve
derhal kötü fikir ve düşünceleri kafalarından atarlar. Buna karşı, Allah’tan
korkmayanların, kötülükten kurtulmak istemeyenlerin ve aksine Şeytan ile ittifak
halinde olanların kafalarında kötü fikir ve plânlar oluşmaya ve büyümeye devam
eder. Onlar bu kötülüklerden herhangi bir tiksinti ya da iğrenme de duymazlar.
Tıpkı, domuz etini yiyenlerin tence­rede domuz eti pişerken herhangi bir
tiksinti duymadıkları gibi.

24.1.10. Muhalif
Bir Bölgede Allah’a Davet

“Allah’a (ibadete) davet eden ve sâlih amel işleyip, ‘ben
Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussilet; 33)

Hatırlanacağı üzere, daha önceki âyetlerde iman ve inanç
sahipleri te­selli edilmiş ve cesaretlerini kırmamaları istenmişti. Daha sonra,
bu âyette müslümanlara asıl vazifeleri hatırlatılmıştır, İslamiyet’i ne amaçla
kabul ettikleri ve hangi hedefe varmaları gerekliği açıklanmıştır. Daha önceki
âyetlerde Allah’a itaat etmeleri ve bu hususta kararlı ve azimli davranma­ları
istenmişti. Ayrıca din düşmanlarının bütün baskı ve zulümlerine rağ­men doğru
yoldan ayrılmamaları zaten en büyük fazilet olarak gösteril­mişti.
Müslümanların, bu davranışlarıyla meleklerle dost ve Cennet’e lâyık oldukları
vurgulanmıştı. Şimdi ise iman sahiplerinin en yüksek mev­kiye varma yolu
gösteriliyor. Burada deniliyor ki, ameli sâlih olan, Al­lah’a ibadet eden ve
başkalarını da Allah’a ibadete ve itaate çağıran ve İs­lâm sözcüğünü bile ağzına
almanın bin bir musibeti ve felaketi davet ettiği muhalif bir muhitte göğüs gere
gere “ben müslümanım” diyebilen bir kişi büyük fazilet sahibidir. Bu buyruğun
gerçek anlam ve önemini anlayabil­memiz için bu sözlerin söylendiği ortamı
gözümüzün önüne getirmeye çalışmalıyız. O devirde durum öylesine kötü ve
ümitsizdi ki, müslüman ol­duğunu açıklayan bir kişi kendisini sanki birden bire
vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda bulurdu ve bütün hayvanların kendisini
parçalamaya kalktıklarını görürdü. İslâm’ı tebliğ etmeye kalkışan bir kişi bir
bakıma bu vahşi hayvanlara “gelin beni parçalayın” derdi. İşte bu ortama dikkat
çeki­lerek, bir kişinin Allah’ı kendi Rabbi olarak kabul etmesinin ve bulduğu
doğru yoldan ayrılmasının büyük bir iyilik olduğu, ancak bundan daha büyük
iyiliğin, bir insanın kalkıp “ben müslümanım” demesi, akıbetini hiç düşünmeden
insanları Allah’a itaate davet etmesi, ve bu işi yaparken, ken­di amelini ve
ahlâkını temiz tutması olduğu önemle belirtilmiştir.

İlgili Makaleler