Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Akk’a Davet İçin Hz. Peygamber (a.s.)’E Verilen Talimat

24.1.11. Kötülüğe
İyilikle Karşılık Vermek

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile
önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi
olur.” (Fussilet; 34)

Bu buyruğun taşıdığı manayı anlayabilmemiz için, Hz. Peygamber
(a.s.)’e ve taraftarlarına bu emrin geldiği ortamı göz önüne getirmeliyiz.
Bilindiği gibi, Hakk’a davet en amansız, acı ve şiddetli bir muhalefetle
karşılaşıyordu. Hz. Peygamber (a.s.) ve taraftarlarının susturulması ve
tut­tukları doğru yoldan döndürülmeleri için insafa, adalete sığmayan yollara
başvuruluyordu. Hem Hz. Peygamber (a.s.), hem de ona tabi olanlar en acımasızca
iftira ve ithamlara maruz kalıyorlardı. Her türlü tertip ve komplolar
hazırlanıyordu. Müslümanların karşısındakiler sayıca çok fazla ve çok
güçlüydüler. Düşmanların lamamı müslümanlar aleyhinde propa­ganda yapıyor ve
halk arasında şüphe ve tereddüt havası estirmeye çalışı­yorlar, fitne ve
fesatları gün geçtikçe anıyordu. Müslümanlara olmadık eziyetler yapılıyordu. Bu
zulüm ve iftira kampanyası yüzünden müslü­manların önemli bir bölümü yurtlarını
terk etmeye mecbur olmuştu. Hz. Peygamber (a.s.)’in tebliğine mani olmak üzere
kabadayı ve serserilerden bir grup da oluşturulmuştu. Hz. Peygamber (a.s.)
nereye gider ve nerede vaazda bulunursa bu grup da kendisini gölge gibi izler ve
konuşması sıra­sında o kadar gürültü yapardı ki kimse ne dediğini anlayamazdı.
Bu gru­bun görevi, Hz. Peygamber (a.s.)’in bütün toplantılarını bozmak ve
dağıt­maktı. Bunlar hakikaten cesaret kırıcı şartlardı ve görünüşte
müslümanla­rın hiçbir başarı şansı görülmüyordu. İşte bu şartlarda Hz. Peygamber
(a.s.)’e ve taraftarlarına davetin bazı diğer püf noktaları anlatıldı.

İlk olarak iyilikle kötülüğün aynı olmadığı vurgulandı. Yani,
müslü­manların muhaliflerinin kopardığı yaygara ve muhalefet kasırgası her ne
kadar büyük ve şiddetli gözüküyorsa da kötülüğün bazı temel zaafları var­dı ve
bunlar muhalefet tufanının eninde sonunda dinmesine sebep olacak­tı. İnsan,
tabiatı itibariyle kötülüğe karşıdır ve kötülükten nefret eder. Kö­tülüğe âlet
olanlar bir yana, kötülüğü sürdüren ve öncülüğünü yapanlar bi­le söylediklerinin
ve yaptıklarının yalan olduğunu, başkalarına haksızlık ettiklerini ve sırf kendi
çıkarları için inatçılık ettiklerini çok iyi biliyorlar. Bu suçluluk duygusu,
onların başkalarının gözlerinde yükselmelerine im­kân vermek şöyle dursun,
bizzat kendi gözlerinde bile küçük düşmelerine sebep oluyor. Bu duygu,
muhalefete doğru attıkları her adımda ve söyle­dikleri her yalanda kendilerine
ağır darbeler vuruyor ve onları içten içe kemiriyor. Kötülük karşısında ilk
başta çaresiz gözüken iyilik, faaliyetini sürdürmesi halinde eninde sonunda ona
galip geliyor. Çünkü, bir kerre iyilik, zaten kalpleri fetheden büyük bir güçtür
ve insan her ne kadar kötü­lüğe bulaşmış olursa olsun, iyiliği takdir etmek ve
beğenmekten geri kal­maz. Ayrıca, iyilik ve kötülük açıkça birbirine karşı
gelince, iyi ve kötü yanları daha iyi bir şekilde ortaya çıkar. Hayır ile şer
arasındaki bu müca­dele uzun müddet devam ettikten sonra kötülükten nefret
etmeyen ve iyi­liğe yanaşmayan çok az kişi meydanda kalır.

Burada anlatılan bir başka kural; kötülüğe sadece iyilikle değil
iyili­ğin en iyisiyle ve hasletin en güzeliyle karşılık vermektir. Yani bir kişi
si­ze kötülük yapar ve siz onu affederseniz, bu bir iyiliktir. Ama iyiliğin
iyi­si, o kişiye kötülük yapma fırsatı elinize geçmişken ona ihsan ve ikramda
bulunmanızdır.

Güzel hasletin meyvesi de güzeldir. İyiliğiniz ve efendiliğiniz
saye­sinde en kötü düşmanınız bile bir gün en iyi dostunuz olacaktır. Zira,
in­san tabiatı bunu gerektirmektedir. Size küfür edildiği zaman hiç ses
çıkar­mazsanız, bu bir haslettir. Ama, bu davranışınız, küfredenin ağzının
kapa­tılmasına yetmeyecektir. Fakat, küfreden hakkında hayır duası yaparsanız,
en ezeli ve en hayasız muhalif ve düşmanınız bile utancından ölecektir. Bundan
sonra, ağzına kötü laf alamayacaktır. Eğer bir kişi size zarar ver­mek için
hiçbir fırsatı kaçırmıyorsa ve siz de her türlü haksızlığına taham­mül
ediyorsanız, onun bu kötü huyundan vazgeçmemesi, hatta daha da şı­marması pek
mümkündür. Fakat, fitne ve fesadı devam ederken onu, tesa­düfen düştüğü zor bir
durumdan kurtarırsanız, o mutlaka köleniz olacak­tır. Zira bu iyiliğinizden
sonra kötülüğe devam etmesine imkân yoktur. Fakat şunu da unutmamalıyız ki, en
güzel haslet bile bir düşmanı her zaman dost yapmaz. Dünyada öylesine alçak ve
şeytan huylu İnsanlar bulu­nuyor ki, onlara ne kadar iyilik yaparsanız yapınız,
onlar kötü huylarından ve şeytanlıklarından vazgeçmezler. Fakat, nasıl ki
melekler gibi “müces­sem hayır” olan İnsanlar azsa, şeytan gibi “mücessem şer”
olanlar da az­dır.

24.1.12. Hakk’a
Davet Sırasında Sabrın Önemi

Bundan sonra şöyle buyuruldu:

“Bu haslete, ancak sabredenler, hayra ve ruh olgunluğuna sahib
olanlar erişirler.” (Fussilet; 35)

Yani, bu reçete çok etkileyici ve şifa vericidir, ama bunu
kullanmak kolay değildir. Bunu kullanırken geniş bir yüreğe gerek vardır. Bu
yolda azim, cesaret, çelik gibi irade gücü ve nefsi sıkı bir kontrole ihtiyaç
var­dır. Belki de geçici olarak bir insan, kötülüğe iyilikle cevap verebilir. Bu
da küçümsenecek bir haslet değildir. Ne var ki, ahlâk, adalet ve insafın bütün
sınırlarım aşmaktan çekinmeyen, kuvvet ve iktidar sarhoşluğuyla gözleri dönmüş
olanlar arasında yıllarca Batıl’a karşı Hak için mücadele etmek ve her zaman
kötülüğe iyilikle cevap vermek ve bir an bile sabrını yitirmemek kolay bir iş
değildir. Bu işi, ancak aklıselimle ve serinkanlı­lıkla Hakk’ın yüceltilmesi
için çalışacağına and içmiş, bütün nefsini akıl ve şuurunun emrine yermiş,
muhaliflerin ve düşmanın bütün kötü niyetle­ri ve şeytanlıklarına rağmen
yolundan zerre kadar ayrılmayacak şekilde iyilik ve hasletin simgesi haline
gelmiş olan bir kişi yapabilir.

Yukarıdaki âyetin son bölümünde, ancak “hayra ve ruh olgunluğuna
sahib olanlar erişirler” denilmiştir, ki bu bir tabiat kanununun dile
getiril­mesinden başka bir şey değildir. Bu haslete ancak büyük vasıfları haiz
olan bir kişi erişebilir. Bu sıfatlan taşıyan bir kişinin dünyada başarılı
ol­masına hiçbir kuvvet mani olamaz. Hele seviyesiz, âdi, rezil ve küstah
in­sanların, alçaklıklarıyla böyle bir yüce insanı mağlup etmesi ve
başarısız­lığa uğratması düşünülemez.

24.1.13.
Şeytan’ın Kışkırtmalarından Kurtulmak

Bundan sonraki âyette şöyle denilmektedir.

“Eğer şeytandan sana bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın.”
(Fussilet; 36)

Hak ile Batıl arasındaki savaşta, kötülük ve alçaklığa, iyilik
ve hoş­görü ile karşılık verilince Şeytan öfkeden kudurur. O ister ki, hiç
olmazsa bir defa, Hak için savaşan ve çırpınanlar, -özellikle liderleri ve
önderleri- hataya düşsünler. Böylece, Şeytan’ın eline cahil insanları aldatmak
için iyi bir koz geçmiş olur. Böyle bir durumda Şeytan halka, “bakın, Hak
yolun­da olduklarını iddia edenler de öyle sandığınız gibi temiz ve efendi
İnsanlar değildir. Bunların muhaliflerinin alçak ve küstah olduğu söyleniyor.
Ancak kendileri de böyle gaf ve hatalar yapabiliyorlar,” diyebilir. Alelâde
İnsanlar durumu genellikle iyi değerlendirecek imkânlara sahip olmadık­ları için
Şeytanın bu oyunlarına âlet olabilirler. Halk, Batıl’dan yana olan­ların bütün
alçaklıklarına karşı Hak’tan yana olanların sessiz kaldıklarını, aşırı tepki
göstermediklerini gördüğü zaman ikinci tip insanlara sempati duyar. Fakat,
Şeytan’ın kışkırtması neticesinde Hak’tan yana olanlar da bazı kötü sözler
söyler veya, kötü hareketlerde bulunurlarsa, halkın gö­zünde ikisi de aynı
seviyeye inmiş olur, ve aralarında herhangi bir fark gözetilmez. Üstelik,
muhalifler kendilerine söylenen kötü bir sözü veya yapılan kötü bir muameleyi
bahane ederek onlara bin bir kötülükle cevap verirler. İşte bu sebepten
dolayıdır ki yukarıdaki âyette Hak’tan yana olan­lar Şeytan’ın fitne ve fesadına
karşı uyarılmışlardır. Şeytan bir dost ve ha­yırsever kılığına girip falanca
haksızlığa karşı sessiz kalınmamasını iste­yebilir. Şeytan falanca kötü muamele
karşısında susmanın korkaklık ola­cağını ve sertliğe aynı sertlikle cevap
verilmesini öğütlemiş olabilir. Bu gibi durumlarda Hak yolunda olanlar Şeytan’ın
oyununu bozmaya çalış­malıdırlar. Muhalifler ile düşmanların kötülükleri üzerine
öfke ve hiddet duyulduğu zaman, bundan Şeytan’ın parmağı olduğu anlaşılmalıdır.
Böyle bir durumda, Hak’tan yana olanlar kendi kendilerine Şeytan’ın ağına
düş­memek konusunda söz vermelidirler. Bu işi başardıktan sonra, “irade gü­cüm
sayesinde hata işlemedim” diye düşünmek te Şeytan’ın başka bir oyununa gelmek
demektir. Bunun aksine, Allah’a sığınılmalıdır ve ancak O’ndan yardım talep
edilmelidir. Çünkü, ancak Allah’ın inayetiyle bir in­san Şeytan’ın şerrinden
paçasını kurtarabilir.

Bu durumun en iyi izahını, İmam Ahmed’in “Müsnedinde Hz. Ebû
Hureyre tarafından nakledilen hadiste bulmak mümkündür. Hadis şöyle­dir. “Bir
defasında bir şahıs Rasûlullah (a.s.)’ın yanına Hz. Ebû Bekr’e ağ­za alınmayacak
küfürler savurmaya başladı. Hz. Ebû Bekr bu küfürleri sessizce dinliyordu ve Hz.
Peygamber (a.s.)’de kendisine bakarak tebes­süm ediyordu. Nihayet, Hz. Ebû
Bekr’in sabrı taştı ve o da sert bir söz söyleyiverdi. Hz. Ebû Bekr’in bu sözü
Rasûlullah (a.s.)’ı biraz kızdırdı ve yüzünde kızgınlık ifadesi belirdi; sonra
da dışarıya çıktı. Hz. Ebu Bekr de oradan kalktı ve Rasûlullah (a.s.)’ın
peşinden yürümeye başladı. Yolda da­yanamayarak Rasûlullah (a.s.)’a sordu. ‘Yâ
Rasûlallah, ne oldu? O adam bana küfürler savururken siz sessizce
gülümsüyordunuz. Fakat, ben tek bir kelime söyleyince bana kızdınız?’ Rasûlullah
(a.s.) buyurdular: ‘Ey Ebu Bekr, sen sessizce oturduğun müddetçe bir melek senin
yanında bu­lunuyor ve senin adına o adama cevap veriyordu. Fakat sen ağzını
açınca o melek kayboldu ve yerini Şeytan aldı. Tabii ki, benim Şeytanla kalma­mı
beklemezdin.”

İlgili Makaleler