Akk’a Davet İçin Hz. Peygamber (a.s.)’E Verilen Talimat
24.1.2. Hakk’a
Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat’e Verilen Önem
Burada Hakk’a davet konusunda iki şeye dikkat edilmesi
istenmiştir. Birincisi hikmet, ikincisi ise nasihat.
Hikmet; tebliğ ve telkin sırasında budalaca ve şuursuzca
davranmamak, aksine muhatabın zihniyetine, meyline, kabiliyetine, istidadına ve
içinde bulunduğu şartlara göre akıllıca ve ölçülü konuşmak, vaaz ve nasihatte
bulunmak demektir. Herkes aynı muameleye tabi tutulmamalıdır. Her bölge, her
grup ve her kişinin mizacına ve tabiatına uygun olarak hareket edilmelidir. Söz
konusu olan milletin ve halkın başlıca hastalığının ne olduğu araştırılmalı ve
ona göre ilaç ve tedaviye başvurulmalıdır. Hastalığı kökünden giderici çareler
aranmalıdır.
“İyi nasihat” iki mana taşımaktadır. Birincisi, dinleyici
yalnızca delillerle tatmin edilmeye çalışılmamalı, ayrıca duygularına da cevap
vermeye dikkat edilmelidir. Kötülükler ile saplantılar sadece akıl ve mantık
yoluyla reddedilmemeli, insan tabiatında bu gibi duygu ve davranışlara karşı
bulunan nefret ve tiksinti de iyice kamçılanmalı ve bunların kötü sonuçları
hakkında ikazda bulunulmalıdır. Hidâyet ve sâlih amelin iyi tarafları sadece
akıl ve mantık açısından anlatılmamalı, bunlara ilgi ve rağbet de
uyandırılmalıdır. “İyi nasihatin ikinci manası; samimiyet, iyilik ve
hayırseverliktir. Nasihat ciddi ve samimi bir şekilde yapılmalıdır. Nasihat
edilen şahıs, kendisine hakaret edildiği ve kendisinin küçük görüldüğü hissine
kapılmamalıdır. Nasihat eden yüksekten ve büyüklük kompleksiyle telkinde
bulunmamalıdır. Onu dinleyen kişiler, onun kendilerini ıslâh etmeyi candan
istediğini bilmeli ve gerçekten kendi iyiliklerini düşündüğü izlenimini
almalıdırlar.
Konuşma, münakaşa ve fikir alış verişi münazara ve kavga
şeklinde olmamalıdır. Hele bu konuşmalar akıl cambazlığı ve zihin güreşi
şeklinde hiç olmamalıdır. Saçma sapan itirazlara, gereksiz ve yersiz iftira ve
ithamlara, istihfaf, alay, hiciv, demagoji ve taşlamalara yer verilmemelidir.
Amaç, karşı tarafı bağırıp çağırarak susturmak ve gürültü patırtı yapmak
olmamalıdır. Nasihat eden, aksine tatlı dilli ve iyi huylu olmalıdır. Son derece
sabırlı, kibar ve nâzik olmalıdır, ileri sürdüğü deliller makul ve akla,
mantığa uygun olmalıdır; ayrıca kalbe de işlemelidir. Nasihat ederken muhatabın
inatlaşmasına izin verilmemelidir. Bahis mevzuu olan konu ona sade ve temiz bir
şekilde anlatılmalıdır ve her türlü nasihat, telkin ve ikazlara rağmen fikrinden
ve inancından vazgeçmiyorsa öyle bırakılmalıdır.
24.1.3. Hakk’a
Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp
“Mümin kullanma de ki: ‘Müşriklere iyilikle ve yumuşak söz
söylesinler’. Çünkü şeytan aralarına fesad sokar. Zira, Şeytan insana apaçık
bir düşmandır. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size rahmet eder ve
dilerse de sizi azaplandırır. Biz seni onların üstüne vekil göndermedik.” (İsra;
53-54)
Yani, iman ve inanç sahipleri, kâfirler, müşrikler ve din
düşmanlarıyla konuşur veya tartışırlarken sert dil kullanmasınlar ve mübalağalı
şekilde sözler söylemesinler. Muhalifler ne kadar nahoş ve sevimsiz söz
söylerlerse söylesinler, müslümanlar tavırlarını sertleştirmesinler, hak ve
hakikatten başka bir şey söylemesinler. Ayrıca kızgınlık içinde ileri geri
konuşmasınlar; yani kötülüğe kötülükle cevap vermesinler. Serinkanlılığı ve
sağduyuyu ellerinden bırakmasınlar. Her zaman doğru ve ölçülü konuşsunlar ve
ağızlarından çıkan her söz seviyeli ve vakarlı olsun. Yüce davetlerine
yakışmayan bir söz söylemesinler.
Müslümanlar, muhaliflerinin ve düşmanlarının kışkırtıcı ve
kızdırıcı sözlerine cevap verirlerken, kendilerinin öfkelendiklerini ve
karşılarındakileri dövme hırsına kapıldıklarını hissettikleri an, bu işi
Şeytan’ın yaptığını ve Din’e davet işine halel getirmek istediğini
anlamalıdırlar. Şeytan’ın maksadı, müslümanların da, muhaliflerinin yaptığı gibi
doğru yoldan sapıp fesada girmelerini temin etmektir.
İman sahipleri hiçbir zaman gururlanmamak ve kendilerini büyük
görmemelidirler. Hiçbir zaman sadece kendilerinin Cennet’e gideceklerine,
diğerlerinin ise Cehennem’e gideceklerine hüküm vermemelidirler ve bunu bir
emrivaki olarak kabul etmemelidirler. Çünkü bu hususta tek karar mercii Cenâb-ı
Allah’tır. Bir peygamberin işi sadece insanları hakka ve doğruya davet etmektir.
Ona insanların kaderleri hakkında ahkâm kesme hakkı ve yetkisi verilmemiştir.
Kimsenin kaderi ve akıbeti onun elinde değildir. Netice itibariyle, bir
peygamber birine rahmet birine de azap dileyemez.
24.1.4. Davet
Edenin Makamı ve Mes’ûliyeti
“Size Rabbiniz tarafından delil ve hüccetler geldi. Onları görüp
iman eden kendi lehinedir. Kör olup görmeyen de kendi aleyhinedir. Ben sizin
üzerinize bekçi değilim.” (En’am; 104)
Dikkat ederseniz, burada Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)’in
ağzıyla “ben sizin üzerinize bekçi değilim” diyor. Yani, bir peygamberin
vazifesi ancak Allah’ın nurunu ulaştırmaktır. Bundan sonra vazife ve mes’ûliyet
kullara aittir. Onlar ilahî daveti ister kabul ederler isterlerse de
reddederler. Gözlerini açıp, gerçeği görebilecekleri gibi açmayarak, gerçeğe
ulaşamayabilirler de. Bir peygamberin görevi, gözlerini açmamakta ısrar
edenlerin gözlerini zorla açmak veya görmek istemediklerini zorla göstermek
değildir.
“Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan Rabbin’den sana vahiy
olunana tabi ol. Müşriklerden yüz çevir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlar
Allah’a şirk koşmazlardı. Ve biz seni onlar üzerine bir gözcü yapmadık. Sen
onların üzerlerine vekil de değilsin.” (En’am; 106-107)
Yani, bir peygamber dünyaya, “Hakk’a davet eden ve insanlara
dini yayan bir kişi” olarak gönderiliyor; bir bekçi veya denetçi olarak değil.
Bir peygamber insanların peşine düşerek onları adım adım izlemelidir. Onun işi,
yalnızca insanlara ilahî ışığı ulaştırmak ve Hak din hakkında söylemediğini ve
yapmadığım bırakmamaktır. Fakat bundan sonra bir kişi bu hak sözleri
dinlemiyorsa, varsın dinlemesin. Bir peygamber, bütün insanları illâ “Hakk’a
tapan” yapmakla görevli değildir. İslâm’a ve Hakk’a davet ettiği kişilerden
bazılarının câhil ve dinsiz kalmaları onun kabahati değildir ve bu sebepten
dolayı âhirette kendisine herhangi bir soru sorulmayacak ve hesap vermek
durumunda olmayacaktır. O halde, bir peygamber, kör olanları nasıl göz sahibi
yapacağını düşünerek kendi hayatını zehir etmemelidir. Eğer Cenab-ı Allah’ın
maksadı ve gayesi dünyada tek bir kâfir ve müşrik bırakmamak olsaydı, bunun için
bir peygamberin hizmetine muhtaç olmayacaktı. Çünkü, O’nun en ufak bir işareti
bütün insanları “Hakk’a tapanlar” yapmaya yeter de artardı bile. Ne var ki,
Allah’ın temel hedefi bu değildi. Allah bu hususta insanlara belli bir
özgürlük ve seçim hakkı tanımak istiyordu ve öyle de yaptı. Amacı, insanların
kendi akıl, zekâ ve sezilerini kullanmak suretiyle Hak ile Batıl arasında seçim
yapmalarını sağlamaktı. İyi ile kötü arasında bir tercih yapmalarını mümkün
kılmaktı. Onun için, bir peygamberin yapması gereken şey, kendisine gösterilen
aydınlık yolda yürümesi ve başkalarının da yürümeleri için çaba harcamasıdır. Bu
konuda harcadığı çaba ve yaptığı davet meyvesini veriyorsa ne âlâ O, bu davete
evet diyenleri bağrına basmalı ve onlar dünyanın gözünde ne kadar hakir olursa
olsunlar, kendilerini yalnız bırakmamalıdır. Fakat bu daveti kabul etmeyenler
için fazla üzülmeye ve tasalanmaya da gerek yoktur. Doğru yoldan sapmış olan ve
işledikleri günâhlar konusunda inatçılık yapan bu kişiler kendi hallerine
bırakılmalıdırlar.
24.1.5.Tebliğ ve
Nasihatin Kolay Yolu
“Biz sana onda kolaylığı müyesser ederiz. O halde, faydası olsa
da olmasa da öğüt ve nasihat ver.” (A’lâ; 8-9)
Yani, “ey Nebî, dini yaymak konusunda Biz seni zora koşmak
istemiyoruz. Sen sağırların duymalarını veya körlerin görmelerini
sağlayamazsın. Biz bu konuda senin işini kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Senin
başlıca vazifen nasihat ve telkinde bulunmaktır. Sen ancak nasihatini dinleyecek
kişilere hitap et. Bu nasihatten kimin faydalanıp faydalanmayacağı konusuna
gelince, bunu ancak açık tebliğ ve nasihatini yaptıktan sonra anlayabilirsin.
Bu itibarla açık tebliğe devam etmelisin. Bu tebliğ sayesinde bazı kimseler
doğru yolu bulabilirler. İşte bu kişiler senin tebliğ, nasihat ve telkinine
muhtaçtırlar ve sen onların talim ve terbiyesine bilhassa ehemmiyet vermelisin.
Fakat, tecrübe ile senin nasihatinden yararlanmayacakları belli olan sapık
kimselerle uğraşarak zamanını kaybetme.”
24.1.6. İslâmî
Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler
“Allah’ın rızasını murad ederek akşam ve sabah Rabblerine ibadet
ve dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana ve senin hesabından
onlara bir şey yoktur. Onları kovarsan zâlimlerden olursun.” (En’am; 52)
Rasûlullah (a.s.)’a tebliğ ve hidâyetin ilk yıllarında iman
edenlerden bazıları fakir ve emekçiydiler. Kureyş kabilesinin önde gelen
reislerinin, zengin ve soylu kişilerinin Hz. Peygamber (a.s.)’e yönelttikleri
sözlü saldırıların bir sebebi de, O’nun etrafında çok sayıda fakir, mazlum,
köle ve hizmetçilerin toplanmış olmasıydı. Bu sözde soylu kişiler, Hz. Peygamber
(a.s.)’in, kendisine Hz. Bilâl, Ammâr, Suheyb ve Habbâb (ra) gibi alt tabakaya
mensup insanlardan “taraftar” ve “arkadaş” bulmasını alaya alıyorlar ve iğneli
sözler söylüyorlardı. Rasûlullah (a.s.)’ın ancak bu zavallı ve perişan kişileri
“kurtarabildiğini” söyleyerek onların fakirliklerini alaya alıyorlardı. Bu
küstah kabile reisleri ve varlıklı kişiler, fakir ve mazlum kişilerin sadece
maddi durumlarını eleştirmekle kalmıyorlar, geçmişte işledikleri bir hata veya
günahı da zevkle insanlara anlatmaya ve duyurmaya çalışıyorlardı. “Düne kadar
marifetleri falan falan olan bir şahıs nasıl kurtulmuş olabilir?” diye
Rasûlullah (a.s.)’ı soru yağmuruna tutuyorlardı. Nitekim, En’am sûresinin 53.
âyetinde bu kötü niyetli insanların şu sözleri naklolunmuştur: “Allah aramızdan
bunlara, bunların üzerine mi lütfunu reva gördü?” Yukarıdaki âyette işte bu nevi
itirazlara cevap verilmiştir. Burada denilmek isteniyor ki; “ey Peygamber,
Hakk’ı aramak üzere sana gelenleri, sakın Kureyş’in zengin, soylu ve büyük
kişileri sevmiyor diye kendinden uzaklaştırma. Onlar sana ciddiyetle,
samimiyetle ve Allah sevgisiyle yanarak gelmişlerdir. Bu zavallı ve mazlum
insanlardan yüzünü çevirme, aksine onları koru. Eğer geçmişte onlar bir hata
işlemişse de onları affetmelisin ve hatalarını görmezlikten gelmelisin. Zira,
bunun kabahati sana ait değildir. Rahmân ve Rahîm olan ancak Allah’tır.”