Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Otuz İkinci Bölüm: Mekke Döneminin Son Üç Yılı

32.1.11. Akabe
Bi’atının Ehemmiyeti

Son Akabe bi’atı, İslam tarihinde altın harflerle yazılacak
ehemmiyet­te çok büyük bir vak’adır. Akabe bi’atı Rasûlullah (a.s.)’ın
Mekke’deki teb­liğ çalışmalarının bir dönüm noktasıdır. Hatta diyebiliriz ki, bu
önemli fır­satı Cenab-ı Allah temin etti ve Rasûlullah (a.s.) da bunu
kaçırmayacak basiret örneğini verdi. Görüldüğü gibi, Medineliler, Hz. Peygamber
(a.s.)’i bir kaçak veya mülteci gibi değil, Allah’ın naibi ve kendi İmam ve
hü­kümdarları olarak davet ediyorlardı. Aynı şekilde Mekke’deki müslümanlar için
de Medine’nin kapıları İbni. Medineliler Mekkeli müslüman­ları birer mülteci
olarak çağırmıyorlardı. Onlar istiyordu ki, Arabistan’ın çeşitli bölgelerine
dağılmış vaziyette olan müslümanlar Yesrib’de toplana­rak güç birliği yapsınlar,
disiplinli ve düzenli bir İslam toplumu meydana getirsinler. Başka bir deyişle,
Yesrib ve Yesribliler “Medinet’ul-İslam” (İslam şehrinin temellerin attılar ve
Rasûlullah (a.s.) Medinelilerin bu da­vetini kabul etmek suretiyle Arabistan’da
ilk “Dar-ul İslam” (İslam belde­si) meydana getirdi. Medineliler attıkları bu
büyük adımın ehemmiyetini ve anlamını çok iyi biliyorlardı. Ama onlar, yiğit,
mert ve kahraman in­sanlardı. Bu hayırlı ve sevaplı girişimleriyle bütün
Arabistan’a açıkça meydan okuyorlar ve küçük bir kasabanın bütün ülkenin husumet
kılıçla­rına ve ekonomik ve sosyal boykotuna karşı cansiperane bir şekilde
ortaya çıktığını gösteriyorlardı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Akabe bi’atına
katı­lan İslam’ın bu ilk yardımcıları (ensâr) kendi yaptıkları konuşmalarıyla
da, ciddiyet ve sadakatle İslam Peygamberini ve sahabelerini her ne pahasına
olursa olsun desteklemeyi ve korumayı taahhüt ediyorlardı.

32.1.12. Ensâr’ın
Fedakârlık Duygusu

Ensâr, bütün güçlük ve tehlikeleri bilerek şuurlu bir biçimde
bi’at et­miş ve Rasûlullah (a.s.)’ı ve arkadaşlarını desteklemeye karar
vermişlerdi. Ensârın bu bi’atlarından endişe duymaları veya korkmaları şöyle
dursun, mutluluk ve heyecanları görülmeye değer bir şeydi. Onlar yaptıkları
işten o kadar memnun oluyor ve övünç duyuyorlardı ki, bi’atten hemen sonra
aralarında bir tartışma başladı: Acaba ilk önce bi’at için Rasûlullah (a.s.)’a
elini uzatan kimdi diye. Beni en-Neccâr iddia ediyordu ki, ilk bi’at eden Es’ad
bin Zürâre idi. Beni Abd el-Eşhel ise bu şerefin Ebu’l-Haysem bin et-Teyyihân’a
ait olduğunu ifade ediyordu. (Bk. İbni İshâk). İbni Esir, “Üsd-ul Ğabe”de diyor
ki, Beni Seleme, ilk önce bi’at edenin Ka’b bin Mâlik olduğunu ifade ediyordu.
İbni Sa’d Vâkıdi’ye dayanarak diyor ki; Evs ile Hazrec de birbiriyle bi’atte
öncelik konusunda tartışma yaptılar. Kısacası, herkes bu şerefi üstlenmeye
çalışıyordu. En son, bu işi en iyi Abbas’ın bildiği belirtilerek O’nun fikrinin
sorulmasına karar verildi. Do­layısıyla, Medineliler Hz. Abbas (r.a.)’a gittiler
ve Rasûlullah (a.s.)’a biat için ilk önce elini kimin verdiğini sordular. Hz.
Abbas şöyle dedi: “Rasûlullah (a.s.)’a bi’at eden ilk kişi Es’ad bin Zürâre idi.
Daha sonra Berâ’ bin Ma’rûr ve daha sonra Üseyd bin Hudayr”. Bu vak’a gösteriyor
ki, Medi­ne’li ensâr fedailik ve fedakârlıkta birbiriyle yansır hale
gelmişlerdi.

32.1.13. Nakib’in
Tayini

Yukarıya aldığımız Hz. Ka’b bin Mâlik’in rivâyetinin daha
sonraki bölümünde şu ifade yer almıştır: “Bi’atten sonra Rasûlullah (a.s.) bize
de­di ki kendi kabilelerinden sorumlu olacak aranızdan 12 nakib seçmelisi­niz”.
(İbni Sa’d’ın Tabakatında yer alan İbn İshâk’ın rivâyetine göre Rasûlullah
(a.s.) şöyle dedi: Bu nakibler, Hz. Îsa’nın havarileri gibi kendi kabi­lelerinin
kefili olacaklardır. Tabakatta Vâkıdî’nin de bir rivâyeti vardır bunda
Rasûlullah (a.s.)’ın şunları da söylediği kaydedilmiştir: “Mûsâ, Be­ni
İsrail’den 12 Nakib seçmişti”. Rasûlullah (a.s.)’ın bu talimatı üzerine Ensâr
aralarında görüşerek 12 kişinin ismini verdiler. Bunlardan 9’u Haz-rec’ten ve
3’ü Evs’ten idi. İbni İshâk’ın rivâyetine göre bu zevat şunlardı:

Hazrec’den:

1) Es’ad bin Zürâre. (Rasûlullah (a.s.), kendisini Nakiblerin
Nakibi yaptı).

2) Sa’d bin er-Rebi’: (Cahiliyye döneminde Medine’nin
okuma-yazma bilen birkaç kişisinden biriydi).

3) Abdullah bin Revâha: Bu da okuma yazma biliyordu.

4) Râfi’ bin Malik: Cahiliyye döneminde kâmil lakabına sahipti.

5) Berâ’ bin Ma’rûr: Hicretten kısa bir süre önce vefat etti ve
Rasûlullah (a.s.) onun kabrinde cenaze namazını kıldı.

6) Abdullah bin Amr bin Harâm: Akabe bi’atının yapıldığı gece
müslüman olmuştu.

7) Ubâde bin Samit.

8) Sa’d bin Ubâde: Bu da kâmil lakabıyla tanınırdı.

9) Münzir bin Amr. (Bunun da okuması vardı).

Evs’ten:

10) Üseyd bin Hudayr. (Bu da kâmil lakabıyla tanınırdı).

11) Sa’d bin Hayseme.

12) Rifâ’a bin Abd-il Münzir. (İbni Hişâm’ın ifadesine göre bu
zâtın yerine bazı tarihçiler Ebu’l-Haysem bin el-Teyyihân’ın ismini
yazmışlardır).

Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) ensarın kendi konak yerlerine ve
ça­dırlarına dönmelerini istedi ve onlar oradan ayrıldılar.

32.1.14. Akabe
Bi’atının Haberini Alan Kureyş’in İlk Tepkisi

İmam Ahmed, İbni Cerir, Taberî ve İbni Hişâm, Muhammed bin
İshâk’a istinâden, Hz. Ka’b bin Mâlik’in bir rivâyetini nakletmişlerdir ki,
bununla Kureyş’in Akabe bi’atına karşı ilk tepkisinin ne olduğu ortaya çı­kıyor.
Buna benzer bir rivâyet Vakıdi tarafından çeşitli senetlere dayanıla­rak
kaydedilmiştir. Bunu İbni Sa’d da kendi eserine almıştır. Rivayetler şöyledir:
Akabe bi’atı yapıldığı gece Kureyşliler bundan haberdar oldular ve sabah belli
başlı adamları Medinelilerin konakladığı yere geldiler. On­lar Medinelilere
şöyle dediler: “Ey Hazrec topluluğu, duyduğumuza göre siz bu adam (Rasûlullah
-a.s.-) ile görüşmüş, O’nu kendinize götürmek is­temiş ve bize karşı savaş açmak
amacıyla O’na bi’at etmişsiniz. Vallahi billahi, Arabistan’da sizinle savaşmamız
kadar bizim hoşumuza giden baş­ka bir şey yoktur.” Bunun üzerine Medineli
müşriklerden bazı kimseler kalkıp, “vallahi, böyle bir şey olmamıştır. Bizim
böyle bir şeyden haberi­miz yoktur” dediler. Bu müşrikler gerçekten doğru
söylüyorlardı, zira on­lar müslümanların bi’atından haberdar değillerdi. Fakat,
müslümanlar ara­larında gözleriyle işaretleşiyorlardı. Daha sonra Kureyşli
kabile reisleri, Medineli mümtaz kişi Abdullah bin Übeyy’e gittiler ve ona
durumu izah etmeye çalıştılar. Abdullah bin Übeyy dedi ki, “böylesine büyük bir
işe halkım beni atlatarak girişemez. Böyle bir şeyin olduğunu sanmıyorum.”

Kureyşliler bu cevaplardan tatmin olmadılar ve sürekli olarak
tahki­kat ve tetkikte bulundular. Bu soruşturmalarının sonunda bir bi’atın
yapıl­dığı kanısına vardılar. Nitekim, Medineliler hac farizalarını tamamlayıp
Mekke’den ayrıldıktan sonra, yol alırlarken Kureyşlilerin bir grubu Ezâhir
mevkiinde Hz. Sa’d bin Ubâde ve Münzir bin Amr’ı yakaladı. Münzir kar­gaşa
içinden kurtulmayı başardı, ama Sa’d yakalanıverdi. Kureyşliler Hz. Sa’d bin
Ubâde’nin ellerini arkaya bağladılar ve saçından tutarak ve döve­rek Mekke’ye
götürdüler.

Hz. Sa’d’ın ifadesine göre Mekke’de kendisine eziyetler
yapılırken bembeyaz, pembe, parlak yüzlü bir şahıs kendisine geldi. (Bu şahıs
Sü­heyl bin Amr idi). Bundan sonra Hz. Sa’d’ın ifadesi şöyledir: “Ben zannet­tim
ki, eğer bu insanlarda biraz insanlık varsa o da bu adamdadır. Fakat o herif
gelip yüzüme sert bir yumruk vurdu. Ben kendi kendime dedim, “vallahi, bu
hayvanlar arasında merhametli kimse yoktur.” Onlar beni yer­de sürüyerek
çekiyorlardı. Bir süre sonra bir Kureyşli (Ebu’l-Bahteri bin Hişâm) bana gelip,
“ey Allah’ın kulu, seninle Kureyş arasında herhangi bir eman ve himaye
sözleşmesi yok mudur?” Ben dedim ki, “ben kendi memleketimde Cubeyr bin Mut’im
ile Hâris bin Harb bin Ümeyye bin Abd-i Şems’in ticaret kafilelerine eman
verirdim. (İbni Sa’d, Cubeyr’in ye­rine babası Mut’im bin Adiyy’in ismini
yazmıştır). Bunun üzerine o adam dedi ki, “sen bu adamların ismini bağıra bağıra
söyle ve aralarındaki yakınlığı anlatmaya çalış.” Ben dediklerini yaptım. Sonra
o adam (Ebul-Bahteri) isimlerini verdiğim iki adamı aramaya çıktı ve onları
Ka’be’de buldu. Onlara dedi ki: “Hazrec’in bir adamı Ebtah (Mekke ile Mina
ara­sında Muhassab) vadisinde dövülüyor. Bu adam durmadan sizin isminizi
sayıklıyor ve diyor ki “onunla sizin aranızda bir eman sözleşmesi vardır.” Onlar
dövülen kişinin adını sordular. O adam (Ebu’l-Bahteri) “Sa’d bin Ubade” dedi.
Bunu duyunca ikisi dedi ki, “vallahi o doğru söylüyor. O, bizim tüccarlarımıza
eman veriyordu ve bize kimsenin zulüm etmesine imkân vermedi.” Sonra ikisi geldi
ve Hz. Sa’d’ı Kureyşli zalimlerin elin­den kurtardılar.”

Vâkıdî’nin rivâyetine göre, Hz. Sa’d’ın kaybolduğunu gören Ensâr
kendisini aramak üzere geri döndüler, ancak kısa bir süre sonra kendisinin
kafileye gelmekte olduğunu gördüler.

32.1.15.
Bi’at’ten Sonra Medine’de İslâm’ın Yayılışı

Ensâr, Mekke’den döndükten sonra Medine’de İslâm’ı hızla yaymaya
başladılar. Bu fedailer büyük bir coşku ve dini duyguyla putları ve
putpe­restleri yok etmeye çalıştılar. İbn Sa’d’ın verdiği teferruatlı malumata
göre Ebu Abs bin Cebr ile Ebu Bürde bin Niyâr, Beni Harise’nin putlarını; Umâre
bin Hazm, Es’ad bin Zürâre, Avf bin Afra’, Salit bin Kays ve Ebu Sırma, Beni
Neccâr’ın putlarını; Ziyâd bin Lebid ve Ferve bin Amr, Beni Beyâda’nın
putlarını; Sa’d bin Ubâde, Münzir bin Amr ve Ebû Dücane Beni Sâide’nin putlarını
ve Mu’az bin Cebel, Sa’lebe bin Ğanâme ve Ab­dullah bin Üneys, Beni Selime’nin
putlarını kırmak için seferber olmuşlar­dı. Bu seferberlik gösteriyor ki,
müslümanlar Medine’de söz geçirecek ha­le gelmişlerdi. Müslümanlar alenen
putları kırıyorlardı ve kendilerine ma­ni olacak veya mukavemet edecek hemen
hemen kimse yoktu.

Bu hususta İbni Hişâm ilginç bir olayı dile getirmiştir.
Rivayete göre Medine kabilelerinden Beni Selime’nin lideri Amr bin Camuh,
şirkine de­vam ediyordu. Halbuki, oğlu Mu’az bin Amr müslüman olup Akabe
bi’atı­na katılmıştı. Amr bin Camuh, evinde ağaçtan koca bir put yaptırmıştı. Bu
putun adı Menat idi. Bu tür özel putlar müşrik reislerin saray, köşe ve
ev­lerinde umumiyetle bulunuyordu. Amr’in oğlu ve kabilesinin bazı diğer
gençleri müslüman olduktan sonra Menat adlı putu gece vakti çukura atıp üzerine
çöp ve pislikler attılar. Sabah Amr kalkıp Menât’ı yerinde bulama­yınca çok
üzüldü, bağırdı, çağırdı ve etrafta aradı. Nihayet, onu çöplükte buldu. Onu geri
getirdi, yıkayıp temizledi ve kokular sürerek olduğu yere koydu. Fakat müslüman
gençler bu işi adet haline getirdiler ve birkaç gece bu işi tekrarladılar. Amr,
her sabah kalkar, putunu arar ve kızgınlıktan patlardı. Her defasında, “ah, ey
Menat, seni bu hale sokan rezilleri bir eli­me geçirsem…” diye söylenirdi. Bir
gün aynı şekilde bu putu çukurdan çı­kardı ve yerine koydu. Boynuna da bir kılıç
asarak; “sana bu muameleyi yapanı bilmiyorum. Fakat senin biraz gayretin varsa
bu kılıçla kendini ko­ru” dedi. Gece, gençler bu kılıcı çıkarıp bir yere
koydular ve buna bir kö­peğin ölüsünü bağlayıp Beni Selime’nin bir kuyusuna
attılar. Amr, adet üzere sabah putunu bulamayınca onu aramaya çıktı. Nihayet onu
bir ku­yuda devrilmiş vaziyette bir köpeğin ölüsüyle birlikte buldu. O zaman
ka­bilesinin adamları ona gelip yaptığı akılsızlığa dikkat çektiler. Onun da
gözü açıldı ve huşû ve huzu ile İslâmiyet’i kabul etti.



 




[1]
İbni Sa’d’ın
belirttiği gibi Bu’as muharebesi Hicret’leri 6 yıl önce cereyan etmişti.
Bu’as bir mer’a veya yerin ismiydi; ki Medine’ye iki mil uzaklıkta Benî
Kurayza’nin oturduğu bölgede idi. Muharebede Evs kabilesinin reisi Hz. Üseyd
bin Hudayr’ın babası Hudayr’dı. Evs’in yanında Benî Kurayza ile Benî Nadir
yer almışlardı. Karşı tarafta ise Hazrec’in reisi Amr bin Nu’mân Beyadi idi
ve bunun yanında yahudilerden Benî Kaynuka’ vardı. Muharebede Evs ve
müttefikleri zafer kazandı. Takat her iki taraf o kadar büyük zayiat verdi
ki ikisi de bu tür savaşlara fazla imkân vermemeyi ciddi olarak düşünmeye
başladı.



[2]
Belâzurî,
“Ensab ul-Eşrâf’ta Suveyd’in katlinin zaten Bu’as muharebesi için zemin
hazır­ladığını yazmıştır.



[3]
Akabe,
Arapçada “tepe”ye denilir. Burada bahsedilen tepe, Minâ bölgesinde ve Mekke
yolunda bulunuyor.



[4]
Hâkim ile
İbni Sa’d’ın rivâyetine göre o yıl Evs ve Hazrec’den 500 kişi hacca
gitmişti.



[5]
Teşrik
günleri, Hac sırasında Minâ’da geçirilen süreye denilir.



[6]
Hu hatun
sahte peygamber Müseyleme Kezzâb’a karşı savaşta oğlu Abdullah’ın yanında
idi. Bizzat savaşa katıldı ve, 12 yara aldı ve, bir kolunu kaybetti. Bundan
önce Müseyleme, onun başka bir oğlu Habib’i eziyet ederek ve kol bacak
keserek öldürmüştü. (İbn Hişâm, c. II, s. 108-109).



[7]
İbni Sa’d
bunun bugün bir caminin bulunduğu yer olduğunu kaydetmiştir. (Tabakat-ı İbni
Sa’d, Beyrut baskısı, 1957, c. I, s. 221). İbn Sa’d H.S. 168’de doğmuştu ve
230’da vefat etmişti. Bu demektir ki, bu yerde Hicret’in ikinci yüzyılında
bir cami vardı. 1936’da Muhammed Hüseyin Hey-kel’in “Kitabu fî-menzîl-ul
Vahy”de belirttiği gibi Hicaz’ı gezdi ve burada Mescid-ul Akabe diye bir
cami bulunduğunu gördü. Ne var ki bugün bu camiden herhangi bir eser
kalmamıştır.



[8]
İbni Sa’d,
Ebû Râfi’ Mevlâ’nın şu rivâyetini nakletmiştir: “Ben Hz. Abbas’ın kölesiydim
ve İslâm evimize girmişti. Hz. Abbas ve zevcesi Ümmül Fadl ve ben müslüman
olmuştuk. Ama Hz. Abbas, müslüman oluşunu gizli tutuyordu. Bedir savaşından
sonra kâfirlerin evlerinde matem varken biz sevinçten uçuyorduk.”



[9]
O devirde
Evs ile Hazrec’in her ikisi de Hazrec diye çağrılıyordu.

İlgili Makaleler