Otuz İkinci Bölüm: Mekke Döneminin Son Üç Yılı
Bi’set sonrası 13. yılda Zilhicce’de (Haziran veya Temmuz başı,
622); Hac mevsimi yaklaşmaya kadar İslâm Medine’de bir hayli inkişaf etmişti.
İmam Ahmed ve Taberî’nin Câbir bin Abdullah Ensarî’ye dayanarak naklettikleri
rivayete göre, “Rasûlullah (a.s.) 10. yıl Ukâz ve Mecenne’deki panayırlarda ve
Hac mevsiminde kabilelerin konak yerlerinde dolaşarak “benim Rabbimin mesajını
kullarına iletebilmem için beni kim himaye edecek ve yardım edecek ve buna
karşı Cennet’i alacak?” diye seslenirdi. Ne var ki, Rasûlullah (a.s.)’ın bu
çağrısına müsbet cevap veremiyorlardı. Bunun sebebi, Kureyşli serserilerin
daima aleyhinde propaganda yapmalarıydı. Nihayet, bizi (Medinelileri) Allah
Yesrib’ten Rasûlullah (a.s.)’a gönderdi ve biz onu teyid ettik. Bundan sonra
İslâm öylesine gelişmeye başladı ki, eğer bir kişi evinden çıkıp iman eder,
Kur’an okur ve müslüman olursa, eve döndüğünde bakardı ki, evdekilerin hepsi
müslüman olmuş. Böylece Ensar bölgesinde müslümanların bir grubunun bulunmadığı
ve kişilerin dini inançlarını alenen ilân etmedikleri tek bir mahalle kalmadı.
Bir gün biz bir yerde toplandık ve Rasûlullah (a.s.)’ın durumunu görüştük. Biz
aramızda dedik ki, Rasûlullah (a.s.) ne zamana kadar Mekke’nin dağlarında ve
tepelerinde çaresiz ve acıklı bir şeklide İslâmı yaymak için uğraşacaktır.
Rasûlullah (a.s.) her yerde reddediliyor ve hiçbir yerde eman bulmuyor. En
iyisi, onu bizim buraya getirelim. Bunu tartıştıktan sonra bizden 70 kişi Hac
mevsiminde Mekke’ye gitti ve Rasûlullah (a.s.) ile Akabe’de buluştular.” (Bu
hadisin geri kalan kısmını biz daha sonra aktaracağız).
İmam Ahmed, Taberânî, İbni Cerir, Taberî ve İbni Hişâm,
Muhammed bin İshâk’a dayanarak Hz. Ka’b bin Mâlik’in bir başka rivâyetini
nakletmişlerdir ki şöyledir: “Biz milletimizin müşrikleriyle[4]
hacca çıktık. Bizimle beraber kabile reisimiz Hz. Berâ’ bin Ma’rûr da vardı.
Yolda bize dedi ki ‘benim bir fikrim var. Bilmem siz bu fikre katılır misiniz?’
Biz fikrini sorduk, dedi ki: ‘Bence biz Kâ’be’ye sırtımız dönük vaziyetle
değil, Kâ’be’ye yüzümüz dönük vaziyette namaz kılmalıyız”. Biz dedik ki,
‘Rasûlullah (a.s.)’tan bize gelen emre göre biz Suriye’ye (Kudüs) dönerek namaz
kılarız. Biz Rasûlullah (a.s.)’ın emrine aykırı hareket etmemeliyiz.’ Ne var ki
Hz. Berâ’ Kâ’be’ye dönerek namaz kılmaya ve biz de onu kınamaya devam ettik.
Mekke’ye vardıktan sonra Hz. Berâ’ bana dedi ki, “yeğenim, gel Rasûlullah
(a.s.) ile görüşelim; ve kıble ile ilgili meseleyi onunla konuşalım. Zira, sizin
muhalefet göstermeniz yüzünden ben de tereddüde kapılmışımdır”. Biz bundan önce
Rasûlullah (a.s.)’ı hiç görmemiştik ve hiç tanımıyorduk. Bu sebeple,
Mekkelilerden birine sorduk. O adam, Rasûlullah (a.s.)’ın amcası, Hz. Abbas’ı
tanıyıp tanımadığımızı sordu. Biz evet dedik, zira ticaret için Hz. Abbas bize
gelip giderdi. Dedi ki, “Harem’e gidin, Rasûlullah’ı Hz. Abbas ile oturur
görürsünüz.” Biz onun tarif ettiği gibi Harem’e gittik ve Rasûlullah (a.s.)’a
selam verdik. Rasûlullah (a.s.) Abbas’a dönerek, “Siz bu beyleri tanır mısınız?”
diye sordu. O, “evet” dedi. “Bu Berâ bin Ma’rûr’dur ve bu da Ka’b bin Mâlik.”
Hiç unutmam, Rasûlullah (a.s.) benim ismimi duyar duymaz “şair” diye sordu. Hz.
Abbas da ‘evet’ dedi. Bundan sonra Hz. Berâ’ kendi meselesini sordu ve
Rasûlullah (a.s.)’ın buyruğu üzerine Rasûlullah (a.s.)’ın yönüne doğru namaz
kılmaya başladı. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) Teşrik günlerinin ortasında,[5]
gece vakti kendisiyle buluşmamızı teklif etti. Kararlaştırılan gece biz
halkımızın konakladığı yerden kalktık ve Rasûlullah (a.s.) ile gizlice buluşmak
üzere Akabe’ye hareket ettik, zira milletimizin müşriklerinin bundan haberdar
olmalarını istemiyorduk. Fakat aramızda hâlâ eski dininde olan eşraf ve kabile
reislerinden Ebu Cabir bin Amr bin Haram’da vardı. Onu da yanımıza aldık. Biz
ona dedik ki, “Siz bizim eşraf ve kabile reislerimizden birisiniz. Biz sizin
Cehennem ateşinde yanmanızı istemiyoruz. Ona İslâm’ın öğretilerini anlattık ve
Rasûlullah (a.s.) ile Akabe’de buluşmaya karar verdiğimizi söyledik. Ebu Cabir
o an İslam’ı kabul etti ve bizimle beraber Akabe biatına katıldı. Biz o sırada
73 erkek ve 2 kadındık. Kadınlardan biri Beni Ncccâr’dan Nesibe veya Nuseybe
binti Ka’b Ümm-ü ‘Umâre[6]
ve diğeri Beni Seleme’den Esma binti Amr Ümm-ü Menî idi.”
Hz. Câbir (r.a.) bu biata katılanların sayısının 70 olduğunu
belirtmiş ve kadınlardan bahsetmemiştir. Amir bin Şa’bi’nin benzeri bir rivâyeti
İmam Ahmed ve Beyhâki tarafından nakledilmiştir. Ancak, Hz. Ka’b bin Mâlik
bi’aıa 73 erkek ve 2 kadının iştirak ettiğini yazmıştır ve isimlerini de
vermiştir. İbni İshâk ise bu hususla daha çok ayrıntılar vermiş ve 73 erkekten
11’inin Evsli, 62’nin Hazreçli ve iki kadının bulunduğuna işaret etmiştir. İbni
İshâk’a göre kadınlardan biri Nuseybe binti Ka’b idi. Nuseybe, kocası Zeyd bin
Asım ve iki oğlu Habib ve Ubeydullah ile gelmişti, ikinci kadın Esma binti Amr
idi. Rivayetlerdeki bu değişik ifade Arapların ekseriya küçük sayıları,
özellikle kadınları unuttuklarından kaynaklanmış olsa gerek.
İbni Sa’d, Vâkıdi’ye dayanarak Uveym bin Sâide’nin şu rivâyetini
nakletmiştir: “Biz Mekke’ye vardığımızda Sa’d bin Hayseme ve Ma’n bin Adiyy ve
Abdullah bin Cubeyr bize dediler ki, gelin Rasûlullah (a.s.) ile
görüşelim ve kendisine selâm verelim. Zira, biz ona iman
etmiştik, ama onu henüz görememiştik. Dolayısıyla, biz oradan çıktık. Bize
dediler ki Rasûlullah, Hz. Abbas bin Abdulmuttalib’in evinde oturuyor. Biz oraya
gittik ve Rasûlullah (a.s.)’a selâm verdik ve biz onun Medine’den gelen heyetle
nerede görüştüğünü sorduk. Hz. Abbas dedi ki, “bakın sizinle beraber
milletinizin müşrikleri de vardır. Onun için bu meseleyi gizli tutun ve
hacıların dağılışına kadar bekleyin.” Rasûlullah (a.s.) bizimle görüşmek için
sabahına “yevm-un nefes il-âhir” denilen geceyi tesbit etti. (Yani, hacıların
Mina’dan ayrılacakları son gün). Rasûlullah (a.s.) görüşme için Akabe’nin alçak
yerini teklif etti.[7]
Rasûlullah (a.s.) ayrıca uyumakta olan birini uyandırmamızı ve kararlaştırılan
yere gelmeyen bir kişiyi aramamızı istedi”.
Son Akabe bi’atıyla ilgili rivayetlerde ittifak halinde
belirtilen bir husus; gece vakti, Medinelilerin ikişer-dörder grublar halinde
kararlaştırılan yere vardıklarında Rasûlullah (a.s.)’ı Hz. Abbas bin
Abdulmuttalib’in yanında bulmalarıdır. Rasûlullah (a.s.), bu gibi şahsi ve
gizli meselelerde Hz. Abbas’a çok güvenirdi. Halbuki, Hz. Abbas o zamana kadar
müslümanlığını gizli tutuyordu ve gayrimüslim olarak görünüyordu.[8]
Hz. Abbas’ın orada bulunmasının bir sebebi de, Rasûlullah (a.s.)’ın Medine’ye
hicretiyle ilgili en küçük ayrıntıları tesbit etmek ve herhangi bir pürüz
bırakmamaktı.
İmam Ahmed, Beyhâki ve Amir Şa’bi’nin rivâyetine göre Akabe’de
herkes toplandıktan sonra Rasûlullah (a.s.) şöyle dedi: “Kim konuşmak istiyorsa
kısa konuşsun, fazla uzatmasın. Zira, müşriklerin casusları sizi her yerde
aramaktadırlar”. Yukarıda aktardığımız Hz. Ka’b bin Mâlik daha sonra rivâyetinde
şöyle diyor: “İlk önce Hz. Abbas (r.a.) söze başladı ve şunları söyledi: “Ey
Hazrecliler[9]
Muhammed’in aramızda nasıl bir mevki ve makamı olduğunu biliyorsunuz. O’nun
hakkında hemfikir olanlara, (yani, İslâmiyet’i kabul etmemiş olanlar) nisbetle
biz (yani, Beni Hâşim ve Beni Muttalib) onu destekledik ve himaye ettik. Bu
sebeple, kendisi milletinde güçlü bir mevkiye sahiptir ve kendi şehrinde emin
bir yerde bulunuyor. Fakat o size gitmekte ısrar ediyor. Şimdi eğer siz davet
ettiğiniz gibi sözlerinize bağlı kalacak ve muhaliflerine karşı onu
koruyacaksınız, üzerinize almak istediğiniz mes’uliyeti alın. Fakat eğer onun
buradan çıkması ve size katılmasından sonra herhangi bir zorlukla
karşılaşacağınıza dair endişeniz varsa açık açık söyleyin. Eğer, o size
gittikten sonra onu bırakmanız veya düşmanlarına teslim etmeniz gerekecekse o
zaman şimdiden bu işten vazgeçin. Zira, o halkı arasında kuvvetli bir mevkiye
ve şehrinde emin bir yere sahiptir”. Biz dedik ki; “Sizin söylediklerinizi
dikkatle dinledik. Bundan sonra ey Rasûlullah, siz buyurun ve bizden ne gibi
taahhüt almak istiyorsanız alın.” Bundan sonra, Hz. Peygamber (a.s.) bir
konuşma yaptı ve Kur’an’dan ayetler okudu, bizi Allah’a davet etti, bizim
İslâm’a sadık kalmamızı istedi ve şöyle devam etti: “Sizin kendi çoluk
çocuklarınız gibi beni de himaye edeceğinize ve destekleyeceğinize dair sizden
bi’at almak istiyorum.” Bunun üzerine Berâ’ bin Ma’rûr, Rasûlullah (a.s.)’ın
mübarek elini kendi eline alarak, “evet, sizi Hak ile beraber göndermiş olan
Allah’a and içeriz ki, sizi, kendimiz ve çoluk-çocuklarımız gibi koruyacağız. O
halde, ya Rasûlullah (a.s.) bizden biat alın. Biz savaşçı kişileriz. Biz
kahramanlığı atalarımızdan miras almış bulunuyoruz.” Bu sırada Ebu’l.Haysem bin
et-Teyyihân lafa karıştı ve dedi ki: “Ya Rasûlullah, bizimle diğerleri
(Yahudiler) arasında bir ittifak vardır. Biz bu ittifakı bozmak istiyoruz. Biz
şundan kuşkulanıyoruz: Allah bize galebe verirse bizi bırakıp kendi halkınıza
(kabilenize) dönebilirsiniz.” Rasûlullah (a.s.) tebessüm etti ve dedi ki:
“Hayır, artık kanla kan ve kabirle kabir vardır. (Yani hepimiz beraber
yaşayacağız ve öleceğiz). Ben sizinim ve siz de benimsiniz. Siz kiminle
savaşıyorsanız, ben de onunla savaşacağım ve siz kiminle sulh yaparsanız ben de
onunla sulh yapacağım.”
Daha önce Müsned-i Ahmed ve Taberânî’ye dayanarak naklettiğimiz
Hz. Câbir bin Abdullah’ın rivâyetinde daha sonra şöyle deniliyor: “Biz Akabe’de
toplandıktan sonra dedik ki, “Ya Rasûlullah, biz ne hakkında size biat
edeceğiz?” Rasûlullah (a.s.) dedi ki: “İyi ya da kötü her vaziyette emirlerimi
dinleyeceğinize, itaat edeceğinize, ister varlıklı ister sıkıntılı halinizde
olsun mallarınızı harcayacağınıza, iyilik için çalışacağınıza, herkesi
kötülükten men edeceğinize, Allah ile ilgili olarak her zaman doğruyu
söyleyeceğinize, sizi kınayan veya size karşı gelenlerden korkmayacağınıza ve
ben size geldiğim zaman beni kendi aileniz ve çoluk-çocuğunuz gibi
koruyacağınıza dair bi’at edeceksiniz. Bunun mükâfatı olarak siz Cennet’e
gideceksiniz.” Bundan sonra biz kalkıp Rasûlullah (a.s.)’a yaklaştık ve
Rasûlullah (a.s.)’ın elini grubumuzun en genci olan Es’ad bin Zürâre kendi eline
aldı ve dedi ki: “Durun ey Yesribliler, biz kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunu
bilerek develerimizi koşturduk ve kendisine geldik. Bugün kendisini yanımıza
almak bütün Arapların düşmanlığını kazanmaktır. Bunun neticesinde bebekleriniz
ölecek ve kılıçlar kanlarınızı emecekler. Onun için, bütün bunlara
dayanacağınıza inanıyorsanız Rasûlullah (a.s.)’ın elini tutun. Allah size bunun
mükâfatını verecektir. Fakat eğer siz canınızdan korkuyorsanız, şimdiden bu
işten vazgeçin ve açıkça menfi cevabınızı verin. Zira, şu anda menfi cevap
vermeniz Allah katında daha makbul sayılacaktır.” Bunun üzerine orada bulunanlar
dediler ki: “Ey Es’ad, önümüzden çekil. Allah’a yemin ederiz, biz ne bu biattan
vazgeçeceğiz ne de elimizi O’nun (Rasûlullah’ın) elinden çekeceğiz.” Bundan
sonra bütün Medineliler Rasûlullah (a.s.)’a biat ettiler.” (Hakim ve Bezzâr da
bu rivâyeti nakletmişlerdir).
İbni Cerir, Taberî ve İbni Hişâm, Asım bin Ömer bin Katâde’ye
istinaden Muhammed bin İshâk’ın bu rivâyetini nakletmişlerdir. Rivayet
şöyledir: “Bi’at sırasında Abbas bin Ubâde bin Nadle Ensarî dedi ki, ‘ey
Hazrecliler, siz bu muhterem şahsiyetin eline ne için bi’at ettiğiniz biliyor
musunuz?” “Evet biliyoruz” diye birkaç ses yükseldi. Abbas, kelimelere basa
basa şunları söyledi: Siz siyah ve beyaz, herkesle savaşmak için bi’at
ediyorsunuz (yani, biat ettikten sonra bütün dünya size düşman olacaktır).
Şimdi eğer malınızın ve eşrafınızın canının tehlikeye gireceğini düşünüyor ve
zor şartlarda Rasûlullah (a.s.)’ı düşmanlara teslim edeceğinizi aklınıza
getiriyorsanız daha iyisi bugün O’nun peşini bırakın. Zira, Allah’a yemin
ederek söylüyorum, böylece hem dünyada hem ahirette rezil olacağız. Fakat eğer
diyorsanız ki, malınız ve eşrafınızın canının tehlikeye girmesine rağmen davet
etmekte olduğunuz şahsiyeti koruyacaksınız, o zaman O’nun elini tutabilirsiniz.
Allah şahittir bu, dünya ve ahiretin en hayırlı en sevaplı işidir.” Toplantıda
hazır bulunanlar dediler ki, “Biz O’nu almamızdan dolayı mallarımız ve
eşrafımızın canlarının tehlikeye girmesine razıyız.” Bundan sonra, “Ya
Rasûlullah, biz taahhüdümüzü yerine getirirsek, mükâfatımız ne olacaktır?” diye
sordular. Rasûlullah “cennet” diye cevap verdi.”
İbni Sa’d, Hz. Mu’az bin Rifâ’a’nın rivâyetini Vakıdi’ye
dayanarak nakletmiştir ki, şöyledir: “Akabe’de herkes toplandıktan sonra Hz.
Peygamber (a.s.)’in amcası, Hz. Abbas bin Abdulmuttalib söze başladı ve şöyle
dedi: “Ey Hazrec topluluğu, siz Muhammed (a.s.)’ı kendinize davet etmiş
bulunuyorsunuz. Gerçek şu ki, Muhammed (a.s.) kendi ailesi ve akrabaları
arasında en güçlü durumda bulunuyor. Bizden dini kabul etmiş veya etmemiş olan
herkes namus ve şerefini korumak amacıyla O’nu himaye etmekte ve
desteklemektedir. Fakat Muhammed (a.s.) hepimizi bırakıp size gitmek istiyor.
Şimdi kendi kuvvetinizi, sebat, kararlılık ve savaş tecrübenizi iyice gözden
geçirin ve bütün Arabistan’ın husûmetini kazandıktan sonra direnecek durumda
olup olmadığınızı araştırın. Çünkü, şurası muhakkak ki, bütün Araplar birleşip
size çullanacaklardır. Onun için, iyice düşünüp taşınıp karar verin. Aranızda
fikir teatisinde bulunun ve oy birliğiyle bir karara varın. Zira, en iyi söz
doğru sözdür.” Toplantıdakiler susup beklediler. Daha sonra Akabe biatından
hemen önce İslâmiyet’i kabul etmiş olan Abdullah bin Amr bin Haram şu cevabı
verdi: “Vallahi, biz savaşçı bir milletiz. Savaşmak bizim mesleğimizdir. Bu
işte biz usta olmuşuz. Savaşmayı atalarımızdan miras aldık. Biz ilk önce okları
atarız. Oklar tükenince mızraklarımızı kullanırız. Mızraklar kırılınca
kılıçlarımıza sarılırız ve bizden veya düşmandan cesetler serilinceye kadar
kılıç sallarız.” Hz. Abbas “evet siz gerçekten savaşçı bir milletsiniz” diye
tasdik etti. Daha sonra Hz. Berâ’ bin Ma’rûr ileriye geldi ve şöyle konuştu:
“Biz söylediklerinizi dinledik. Allah şahittir, eğer kalbimizde başka bir şey
(fitne, hile) olsaydı, açık açık söylerdik fakat, inanın, biz Rasûlullah
(a.s.)’a sadık kalmak ve kendisi için canımızı feda etmek istiyoruz.” Vâkıdî’nin
başka bir rivâyetinde Hz. Berâ’ bin Ma’rûr’un konuşmasından şu bölümlere de yer
verilmiştir: “Bizde iyi silah ve savaş malzemesi var ve biz iyi savaşan bir
milletiz. Taştan putlara taptığımız zaman böyle idik. Şimdi de Allah bize
hakikati göstermiştir ve diğer İnsanlar bundan uzaktırlar. Cenab-ı Allah bizim,
Rasûlullah (a.s.)’ı himaye etmemizi sağlamıştır. Böyle bir durumda bizim ne
kadar canla ve başla direneceğimizi tahmin edin.”