Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Otuz İkinci Bölüm: Mekke Döneminin Son Üç Yılı

32.1.3. Evs ve
Hazrec’in Tarihçesi

M.S. 450 ya da 451’de Mârib Seddinin yıkılmasıyla Yemen’in marûz
kaldığı sel felâketinden kurtulan Sabâ (Sebe’) kavmine mensup Amr bin Amr çoluk
çocuklarını alıp ülkenin kuzeyine yerleşmişti. Onun bir oğlu Cüfne’nin evlatları
Suriye’ye yerleşti ve Gassân ismiyle şöhret kazandı. İkinci oğlu Hârise ise
Hicaz’ın dağlık bölgeleri ve Kızıldeniz kıyısı arasın­da uzanan Tihame adlı
düzlüğe yerleşti. Onun evlatları Huzâ’a ismiyle meşhur oldu. Üçüncü oğlu
Salebe’nin evlâtları arasında Hârise adında bir kişi vardı. Onun iki oğlu,
karılarından birisi Kayle’den doğmuşlardı. Bun­lardan birinin adı Evs, diğerinin
ise Hazrec idi. Bu iki kardeşin evlâtla­rı gidip Yesrib’e (Medine’ye)
yerleştiler. Bu şehre daha önceden Yahudiler hâkimdi. Yahudiler uzun bir müddet
Evs ile Hazrec’in evlâtlarına şeh­rin en güzel mer’a ve diğer yerlerine girme
izni vermediler. Bu sebeple Evs ve Hazrecliler çaresizlik içinde şehrin dışında
verimsiz, kurak ve çorak arazilerde kalmaya mecbur oldular. Geçimlerini zor
sağlayabiliyor­lardı ve daima sıkıntı içinde idiler. Nahiyet bunlar, akrabaları
olan Suri­yeli Ğassânlılardan yardım istediler. Gassanlılar kuvvetli bir orduyla
ge­lip Yahudileri Medine’nin dışına çıkarıp Evs ile Hazrec’i buranın hâkimi
yaptılar. Yahudilerin Beni Kureyza ve Beni Nadir adlı iki kabilesi şeh­rin
çevresinde oturmaya mecbur oldular. Yahudilerin bir başka kabilesi, Beni Kaynuka
ise Hazrec’in himayesine girip şehrin bir mahallesine yer­leşmeyi başardı. Bu
kabile yukarıda bahsedilen iki Yahudi kabilenin ra­kiplerinden biriydi. Bu iki
kabile bu gelişmeye karşı harekete geçtiler ve Evs kabilesiyle anlaşma
imzalayarak bunun müttefiki oldular. Bundan sonra Evs ile Hazrec te 15 yıl
Yahudilerle beraber aynı şehrin içinde ve çevresinde iç içe yaşadılar. Bu arada,
bu iki Arap kabilesi aynı soydan gelmelerine ve aralarında evlilik bağları
bulunmasına rağmen cehaletleri yükünden hem birbirleriyle sık sık çatışmaya
giriyorlardı, hem de ken­di müttefikleri arasında çatışma çıkarıyorlardı. Zira,
bunlar kendi mütte­fiklerin birleşmelerini istemiyorlardı ve çarpışarak
güçlerini kaybetme­lerinden yana idiler. Ayrıca, Yahudiler de bu iki kabilenin
birbiriyle dai­ma çatışma durumunda olmalarını kendileri için hayırlı
sayıyorlardı. Böy­lece, Evs ile Hazrec arasında 175 yılda ufak tefek çatışmalar
hariç, 11 bü­yük kanlı muharebe oldu. Bu muharebelerin sonuncusu hicretten
sade­ce beş yıl önce (Yani Bi’set’ten 8 yıl sonra ve M.S. 618’de) meydana
gel­di. Bu muharebede her iki kabilenin büyük adamları öldü.[1]
Fakat bu çatışma ve savaşlara rağmen Medine’de Yahudilerin dini etkisi o kadar
kuvvetliydi ki, çocuk doğurmayan veya çocukları sık sık ölen bir ka­dın, gelecek
defa çocuğunun doğması halinde bunu Yahudi yapacağına dair adakta bulunuyordu.
Bu durumu İbni Cerir kendi tefsirinde Hz. Ab­dullah bin Abbas’a dayanarak
anlatmıştır. Ebu Davud, Nesâî, İbni Ebi Hâtim ve İbni Hibbân da bu konuda
çeşitli rivâyetleri İbn Abbas’a, Mücâhid’e, Sa’id bin Cubeyr’e, Şa’bi’ye Hasan
Basri’ye vs.’ye dayanarak nakletmişlerdir.

32.1.3.1. Bu Tarihi
Durumun Etkileri

Yukarıda gayet kısa olarak anlatmaya çalıştığımız Evs ile
Hazrec’in tarihinden anlaşılacağı gibi bu iki Arap kabilesi üç büyük sebeple
İslâmi davete Arabistan’ın diğer bütün kabilelerine oranla daha yatkın idiler.
On­lar, zihnen ve fikren İslâmiyet’i kabul etmeye hazırdılar ve zamanı gelin­ce,
Rasûlullah (a.s.)’a, suya susamış kişiler gibi koştular.

Birinci sebep şuydu: Evs ile Hazrec uzun yıllardan beri
Yahudilerle beraber yaşadıkları için kulakları ve kalbleri nübüvvet, vahiy,
kitap, şeriat vs. gibi kavramlara alışmıştı. Diğer Arap kabileleri için ise bu
kavramlar yabancıydı.

İkincisi, İbni Hişâm ile Taberî’nin İbni İshâk’a dayanarak
belirttiği gi­bi Evs ile Hazrec Yahudi komşularıyla sohbetleri sırasında
bunların sabır­sızlıkla bir peygamberi beklediklerini öğreniyorlardı. Böyle bir
peygam­berin gelişinin Yahudilerin kitabında yazılı olduğunu biliyorlardı.
Yahudiler ayrıca böyle bir peygamberin çabuk gelmesi için sık sık Allah’a dua
ediyorlardı, zira bu peygamberin gelmesinden sonra üzerlerinden diğer
milletlerin galebesinin kalkacağına inanıyorlardı. Özellikle Yahudiler ile Evs
ve Hazrec birbiriyle hırlaşınca şöyle derlerdi: “Göreceksiniz, kısa bir zaman
sonra bizden bir peygamber çıkacaktır. O peygamber ortaya çıkın­ca biz ona tabi
olacağız ve biz onunla bir olup sizi Ad ve İrem milletleri gibi yok edeceğiz.”
Yahudilerin bu gibi sözlerine Kur’an-ı Kerim’de de te­mas edilmiştir:

“Onlar o kitapla müşrikler üzerine fetih ümit ederlerdi.”
(Bakara; 89)

Yahudilerin bu söz ve hareketlerini yakından izleyen Evs ve
Hazrec kabileleri de yeni peygamberleri bekler hale gelmişlerdi ve bu nebi
ortaya çıkar çıkmaz kendisine biat etmek ve böylece hasımları olan Yahudileri
alt etmek niyetinde idiler.

Üçüncüsü, Evs ile Hazrec kendilerini kemiren ve gün geçtikçe
zayıf­latan iç savaştan bıkmışlardı. Onlar kendilerini bir bayrak altında
birleşti­recek bir lideri bekliyorlardı. Kur’an-ı Kerim’de bu kabilelerin bu
durumu­na da temas edilmiştir:

“Cehennem kuyusunun kenarında iken sizi ondan kurtardı.” (Al-i
İmran; 102)

Medineliler bu durumlarından kurtulmak için Hazrec’in bir reisi
olan Abdullah bin Übeyy’i kendi kralları olarak seçmeye de hazırdılar, işte bu
şartlar altında Medinelilere, öteden beri bekledikleri ve can-ü gönülden
is­tedikleri nimet gelmiş oldu. (Bk. İbni Hişâm, eli, s. 234)

32.1.4.
Rasûlullah (a.s.) İle Görüşen İlk Medineli

İbni Hişâm ile Taberî, İbni İshâk ve Asım bin Ömer bin Katâde
Ensarî’ye dayanarak naklettikleri rivayetle Rasûlullah (a.s.) ile görüşen ilk
Me­dineli vatandaşın Hz. Suveyd bin Sâmit olduğunu ifade etmişlerdir. Hz. Suveyd
kabiliyeti, yiğitliği, şiir ve edebiyatı sevmesi ve soylu bir aileye mensup
olması sebebiyle “kâmil” lakabıyla tanınırdı. (İbni Sa’d’ın açıkla­masına göre
halkı arasında son derece zeki, akıllı, okuma-yazması olan, okçuluk ve yüzmede
üstün bir yere sahip kişiye cahiliyye döneminde “kâmil” denirdi. (Bk. Tabakat,
c. III, s. 603). Hz. Suveyd, Rasûlullah (a.s.)’a akraba da oluyordu. Zira annesi
Leylâ binti Amr, Rasûlullah (a.s.) adet üzere kendisiyle görüştü ve kendisini
Hak dine davet etti. Suveyd de­di ki, “galiba bende olan sizde de vardır.”
Rasûlullah (a.s.) “sizde ne var?” diye sordu. Suveyd, “Mecelle-i Lokman (Yani
Hikmet-i Lokman”. Rasûlullah (a.s.), ondan Lokman’ın sözlerini okumasını istedi.
Suveyd dediğini yaptı. Hz. Peygamber (a.s.) dedi ki, “şüphesiz bu iyi bir
kelâmdır, ama bende olan kelâm bundan çok daha üstündür. O da Kur’an’dır ki,
Allah ba­na nazil etmiştir. Kur’an bir hidayet ve bir nur’dur”. Bundan sonra
Rasûlullah (a.s.), Suveyd’e Kur’an’dan bazı parçalar okudu ve kendisini İslâma
davet etti. Suveyd bu davetten kaçmadı ve bunun (Kur’an’ın) gerçekten iyi bir
kelâm olduğunu söyledi. Bundan sonra Suveyd Medine’ye döndü, ama kısa bir süre
sonra Hazrec tarafından öldürüldü. Bu Bu’as savaşından ön­ceki bir olaydır.[2]

32.1.5.
Rasûlullah (a.s.)’ın Medine’nin İkinci Heyetiyle Görüşmesi

İbni Hişâm ile Taberî’nin İbni İshâk’a istinaden naklettikleri
rivayete göre Buâs muharebesinden öne Evs ile Hazrec arasında husûmet ve
çatış­ma başlayacakken, Evs’in bir kolu olan Beni Abd-el Eşhel’in bir heyeti
Ebu’l-Haysir (ya da Ebul-Hayser) Enes bin Kâfi’nin liderliğinde Hazreç’e karşı
Kureyş’i kendi müttefiki yapmak üzere Mekke’ye geldi. Hz. Pey­gamber (a.s.), bu
heyetin geldiğini duyunca onların yanına gitti ve kendi­lerine şöyle dedi: “Siz,
uğruna geldiğiniz şeydan daha iyi bir şey kabul et­mek istiyor musunuz?” Onlar
bunun ne olduğunu sordular. Rasûlullah (a.s.), karşılık verdi: “Ben Allah
tarafından kullarına gönderilen Rasûlü­yüm. Ben kulları Allah’tan başka kimseye
kulluk etmemek, O’nun dışında kimseye ortak koşmamaya davet etmeye geldim. Bana
ayrıca bir Kitab nazil olmuştur.” Rasûlullah (a.s.), bundan sonra İslâmın ana
ilkelerini açıkladı ve kendilerine Kur’an okudu. Heyette yer alan İyas bin Mu’az
adında bir genç bunları duyduktan sonra dedi ki: “Vallahi, arkadaşlar, uğ­runa
geldiğiniz şeyden bu mutlaka daha iyidir.” Fakat Ebu’l-Hayser bu gencin yüzüne
toprak alıp, “bizi böyle şeyler için bağışla. Biz buraya baş­ka bir iş için
geldik” dedi. Bunun üzerine İyas sustu ve Rasûlullah (a.s.) da oradan ayrıldı.
Bu heyetin Medine’ye dönmesinden sonra Bu’as muha­rebesi patlak verdi ve bundan
kısa bir süre sonra İyas da vefat etti. Ölüm anında yanında bulunanların
ifadelerine göre İyas son nefesine kadar Allah’ın adını andı ve O’nun için hamd
ve tesbihte bulundu. Aynı kişiler Mekkedeki görüşmeden sonra İyâs’ın, İslâmın
bir neferi olarak Medine’ye döndüğünü ve müslüman olarak öldüğünü beyan
etmişlerdir.

İbni Sa’d’ın Vâkıdi’ye dayanarak verdiği teferruatlı bilgi, bazı
nokta­larda İbni İshâk’ın rivâyetinden fazladır. Buna göre, Beni Abd el-Eşhel
heyeti Mekke’de Utbe bin Rebi’a’nın evinde kalmıştı. Utbe, heyeti çok iyi
ağırladı, ama ittifakla ilgili muahede imzalanması teklifini “biz sizden çok
uzaktayız, böyle bir şeye gerek yok” diye nezâketle geri çevirdi. Vâkıdi’nin
ifadesine göre İyâs bin Mu’az, heyetin İslâmiyet’i kabul etmesini teklif ettiği
zaman Ebu’l-Hayser kendisine toprak attı ve şöyle dedi: “Am­ma da konuşuyorsun,
biz buraya Kureyş’i düşmanlarımıza karşı müttefik yapmaya geldik, sen de
istiyorsun ki Kureyş’i düşman yapıp gidelim.” Vâkıdî’nin rivâyetinde ayrıca,
İyâs’ın son nefesini alırken yanında bulu­nanlar arasında Muhammed bin Mesleme,
Hz. Seleme bin Selâme bin Vakş ve Ebu’l-Heysem bin et-Teyyihân’ın bulunduğu
kaydedilmiştir.

İlgili Makaleler