Otuz İkinci Bölüm: Mekke Döneminin Son Üç Yılı
32.1.2.1. Beni
Hemdân’a Mensup Bir Şahsın Tereddüdü
İmam Ahmed ile Hâkim ve bazı diğer muhaddisler Hz. Câbir bin
Abdullah’a atfen Rasûlullah (a.s.)’ın halka şöyle seslenerek yol kat ettiğini
kaydetmişlerdir: “Beni kendi kabilesine götürecek bir adam var mı?” Bu çağrıyı
duyan Hamdan kabilesine mensup bir şahıs Rasûlullah (a.s.)’a geldi ve onu kendi
kabilesine götürmeye razı oldu. Ama daha sonra kabilesinin kendisine kötü
muamele yapacağından korktuğu için Rasûlullah (a.s.)’a döndü ve şöyle dedi: “Ben
şimdi kabileme gidiyorum. Onlara senden söz edeceğim ve gelecek yıl Hac
mevsiminde seninle görüşeceğim.” Bundan sonra bu adamdan haber alınamadı.
32.1.2.2. Beni Bekr
bin Vâil İle Mülakat
Hafız Ebû Nuaym ve Yahya bin Sa’id-ul Ümevi; Kelbi’ye dayanarak
diyorlar ki, bir defasında Rasûlullah (a.s.) Beni Bekr bin Vail’e gitti ve
onlarla sohbet ederken “savaş durumunuz nasıl” diye sordu. Onlar dediler ki
“biz ne İran’la savaşacak durumdayız, ne de İran’a karşı kimseyi
koruyabiliriz.” Rasûlullah (a.s.) şöyle dedi: “Bir gün gelecek, siz onların
menzillerine ineceksiniz, onların kadınlarıyla evleneceksiniz ve onların
evlâtlarını esir alacaksınız.” Bu görüşmeden sonra Rasûlullah (a.s.) oradan
ayrıldı ve oraya Ebû Leheb geldi ve halka şöyle dedi: “Bu adam eskiden çok iyi
idi, ama şimdi aklını kaçırmıştır.” Beni Bekr bin Vail’e mensup olanlar da
dediler ki: “Evet, İranlılardan bahsedince onun akli dengesinin yerinde
olmadığına kanaat getirdik.” Bu vak’a gösteriyor ki, o sıralarda hiçbir Arap,
Arapların İran gibi muazzam bir saltanatı yerle bir edip bütün İran’a hâkim
olacaklarını akıllarının uçlarına bile getiremiyordu. Böyle bir şeyi onlarca
sadece deli-divane bir kişi söyleyebilirdi. Ama, aradan 15-16 sene geçmedi ki,
aynı adamlar Rasûlullah (a.s.)’ın söylediklerinin harfiyen gerçekleştiğine
şahit oldular.
32.1.2.3. Beni Amir
bin Sa’sa’a İle Görüşme
İbni İshâk’ın, İmam Zührî’ye dayanarak naklettiğine göre
Rasûlullah (a.s.) bir defasında Beni Sa’sa’a’nın oturdukları bölgeye gitti ve
davetini onlara iletti. Beni Amir’e mensup Beyhare bin Firaş dedi ki: “Vallahi
Kureyş’in bu gencini yanıma alsam bütün Arabistan’ı elime geçirebilirim.”
Bu adam daha sonra Rasûlullah (a.s.)’a şöyle dedi: “Diyelim ki,
sizin işinizde sizinle ortak olduk ve Allah da sizi muhaliflerinize galip
kıldı. Bundan sonra siyasi iktidar bizim olacak mı?” Rasûlullah (a.s.) cevap
verdi: “Bu iş Allah’ın elindedir. O kime isterse iktidar verir.” Bunun üzerine
Beyhare bin Firaş şöyle dedi: “Vay be, biz gırtlağımızı Araplara teslim edeceğiz
âma Allah sizi galip kılınca iktidarı bize değil başkalarına vereceksiniz.
Gidin, biz böyle bir şey istemiyoruz.” Beni Amir bin Sa’sa’a’ya mensup olanlar
hacdan sonra memleketlerine dönünce Rasûlullah (a.s.) ile görüşme olayını yaşlı
bir şeyhe anlattılar ki, şöyle idi: “Kureyşli Beni Abdulmuttalib’in bir genci
bize geldi. Kendisinin peygamber olduğunu iddia ediyordu ve bizden yardım talep
ediyordu. O bizim memleketimize gelmek istiyordu. Biz onunla şunları şunları
konuştuk. Sonra onu geri çevirdik.” Yaşlı şeyh bu hikâyeyi duyunca başını
elleri arasına aldı ve şöyle dedi: “Ey Beni Amir, bu hatayı telafi etmeliyiz.
Biz büyük bir fırsatı kaçırdık. Elinde canım olan Allah’a yemin ederim ki,
hiçbir İsmaili hiçbir zaman böyle bir şey uydurmamıştır. Bu mutlaka doğrudur.
Siz o zaman aklınızı mı kaçırmıştınız?”
31.1.2.4. Beni Şeybân
bin Sa’lebe İle Görüşme
Ebû Nuaym, Hâkim ve Beyhakî Hz. Abdullah bin Abbas’a dayanarak
Hz. Ali’nin bir rivâyetini nakletmişlerdir. Bu rivayet şöyledir: “Ben (Ali) bir
defasında Rasûlullah (a.s.) ve Ebu Bekr ile Minâ’da çeşitli kabilelere
gidiyorduk. Biz şöyle dolaşırken çok görkemli bir toplantıya vardık. Burada
bulunanların hepsi varlıklı ve yaşlı, başlı kimselerdi. Hz. Ebû Bekr sordu,
“sizler kimsiniz?” Onlar dediler ki: “Biz Beni Şeybân bin Sa’lebe’liyiz.” Bunun
üzerine Hz. Ebû Bekr Rasûlullah (a.s.)’a dönerek şöyle dedi: “Annem ve babam
size fedâ olsun. Bunlardan daha muhterem şahsiyetleri daha göremezsiniz.” Bu
toplantıda Mefrûk bin Amr, Hâni bin Kabisa, Müsennâ bin Hâris ve Nu’man bin
Şerik hazırdılar.
Hz. Ebû Bekr’e yakın olan Mefrûk dedi ki: “Galiba siz
Kureyş’tensiniz”. Hz. Ebu Bekr dedi ki: “Belki de siz biliyorsunuzdur, buraya
Allah’ın Rasûlü teşrif etmişlerdir. Huzurunuzdaki şahsiyet ise kendileridirler.”
Mefrûk, “evet, biz böyle bir şey işittik” dedi ve sonra dikkatini Rasûlullah
(a.s.)’a çevirdi. Rasûlullah (a.s.) kendisine şöyle dedi: “Ben sizi İslâm’a
davet ediyorum. Siz, Allah’ın tek olduğuna, hiçbir ortağı olmadığına, ibadete
layık olan tek varlığın Allah olduğuna ve benim de O’nun Rasûlü olduğuma
şahadet ediniz. Sizden yardım ve emân talep ediyorum. Böylece, Allah’ın bana
verdiği vazifeyi tam manasıyla yerine getirebilirim. Zira
Kureyş, Allah’ın işini durdurmak için ittifak kurmuştur. Kureyş,
Allah’ın Rasûlünü tekzip etmiş ve Hak yerine Batıldan yana çıkmıştır. Halbuki,
Allah kullarının yardımına muhtaç değildir ve kendi başına Mahmûd’dur”. Mefrûk
dedi ki: “Kureyşli kardeş, sen başka neyi emrediyorsun?” Bunun üzerine
Rasûlullah (a.s.) En’âm sûresinin 151’den 153’e kadar olan ayetlerini okudu.
Mefrûk daha sonra şunları söyledi: “Ey Kureyşli kardeş sen başka neyi vaaz
ediyorsun? Vallahi bu, dünyalıların kelâmı değildir. Zira böyle bir şey olsaydı,
ben anlardım.” Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) Nahl sûresinin 90. ayetini tilavet
etti. Mefrûk şunları söyledi: “Vallahi, ey Kureyşli birader, siz en güzel
ahlâki vasıflara ve iyi amellere davet ettiniz. Sizi yalanlayan millet çok aptal
ve akılsızdır.” Bundan sonra Mefrûk, Hâni bin Kab Îsa’ya işaret ederek kendi
kabilesinin şeyhi ve din adamı olduğunu söyledi. Hâni dedi ki: “Ey Kureyşli
kardeş, ben sizin söylediklerinizi duydum ve sizi teyid ediyorum. Fakat, bizim
bir toplantıda aniden dinimizi değiştirip sizin dininizi kabul etmemiz biraz
acele bir iş olacaktır. Arkamızda milletimiz vardır ki, onun rey ve fikrini
almadan onlara bir şey empoze etmemiz doğru olmayacaktır. Biz şimdi
memleketimize geri dönüyoruz, siz kendi işinize bakın. Biz meseleyi gözden
geçireceğiz. Siz bunun neticelerinin ne olacağını düşünün.” Bundan sonra Hâni,
Müsennâ bin Haris’i Rasûlullah (a.s.)a tanıştırdı ve kendisinin bir şeyh ve
askeri komutan olduğunu bildirdi. Müsennâ dedi ki: “Ey Kureyşli kardeş, ben
senin sözlerini dinledim ve beğendim. Fakat, benim cevabım da Hâni’ninki
gibidir. Biz bir toplantıda kendi dinimizi bırakıp senin dinini kabul etmeyi
doğru bulmuyoruz. Biz oturduğumuz yerde iki zorlukla karşılaşıyoruz: Birincisi
Yemâme ve ikincisi Semâve (Arap yarımadasına yakın olan Irak’ın toprakları).”
Rasûlullah (a.s.) “Bu iki zorluğun anlamı nedir?” diye sordu. Müsennâ dedi ki:
“Birincisi, dağ ve Arap toprakları. İkincisi İran toprakları ve Kisrâ (İran
Hükümdarının) nehirleri. Kisrâ ne bizim ne de himayemizde olan başka birinin
fevkalâde bir şey yapmasını istiyor. Sizin bizi davet ettiğiniz şey
hükümdarların hoşlarına gitmeyebilir. Arap topraklarına gelince, kusur ve
özrümüzü kabul edebilirsiniz. Fakat İran ile ilgili herhangi bir yükümlülüğün
altına giremeyiz.” Rasûlullah (a.s.) kendisine şu cevabı verdi: “Doğruyu
söyledinizse yanlış bir hareket yapmadınız. Fakat, şurasını bilin ki, Allah’ın
diniyle kalkan bir kişi için müstesnalar söz konusu değildir. O her bakımdan
bunu himaye etmelidir.” Daha sonra şunları ekledi: “Biraz sabredin, Allah
İranlıların mal ve mülkünü size verecektir; onların kızlarını sizin
tasarrufunuza verecektir. Evet, bütün bunlardan sonra, siz Allah’ı tesbih ve
tenzih edecek misiniz?”
Numan bin Şerik dedi ki: “Ey Kureyşli kardeş, biz senin
söylediklerini kabul ettik.” Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) “İnnâ erselnâke
sahiden ve mübeşşiren ve nezira” ayetlerini okuyarak kalktı ve Hz. Ebu Bekr’i
elinden tutarak oradan ayrıldı.
31.1.2.5. Beni Abs
ile Görüşme
Vakıdi, Abdullah bin Vâbiste el-Absi’ye dayanarak dedesinin şu
rivâyetini nakletmiştir: Kabilemiz Beni Abs Mescid-i Hayf yakınlarında Cemret-ul
Ulâ’ya konaklamıştı. Rasûlullah (a.s.) bizim bulunduğumuz çadıra geldi. Yanında
Zeyd bin Hârise de vardı. Rasûlullah (a.s.) bizi İslâm’a davet etti ve biz bu
daveti kabul etmedik. Bundan önce de her hac mevsiminde Rasûlullah (a.s.) bizim
yanımıza gelip Hak dininden söz ederdi ve biz hiçbir zaman onun çağrısını
dinlemedik. Son defasında Meysere bin Mesrûk el-Absi de yanımızda idi. O şöyle
dedi: “Vallahi biz O’nu tasdik eder ve yanımıza alıp memleketimize götürürsek bu
iyi bir hareket olacaktır. Zira, Allah’a yemin ederek söylüyorum, onun kelâmı
galip gelecektir, hem de ezici bir şekilde galip gelecektir.” Rasûlullah (a.s.)
Meysere’nin bu sözleri üzerine ümitlendi ve onunla biraz daha konuştu. Fakat,
Meysere daha sonra dedi ki: “Kelâmınız ne kadar güzel ve şahanedir. Ama, benim
halkım bana karşı çıkıyor. Benim halkım beni desteklemezse başka kimlere
yalvaracağım?” uzun bir müddet sonra Vedâ Haccı sırasında Rasûlullah (a.s.),
Meysere’yi gördü ve tanıdı. O zaman Meysere şöyle dedi: “Ya Rasûlullah, ilk defa
bizim çadırımıza geldiğiniz zamandan beri size tutkundum, fakat ne çare ki
amacıma ulaşamadım. Artık ne olduysa oldu. Şimdi bunca zaman geçtikten sonra
müslüman oluyorum.”
Kısacası, bütün Arap kabileleri ayaklarına kadar gelen Hak
davetine sırt çevirdiler ve büyük bir fırsatı kaçırdılar. Buna karşı Medineliler
şanslı ve talihliydiler ki, kendileri Rasûlullah (a.s.)’ın ayağına kadar
geldiler ve hem dünyada, hem âhirette felâh buldular. Biz şimdi biraz geriye
dönerek mübarek şehir Medine’nin sakinlerinin hangi sebeplerden dolayı zihnen ve
fikren Rasûlullah (a.s.)’ın davetini kabul etmeye amade olduklarını anlatmaya
çalışacağız.