Nübüvvet, Nebî ve Resul
Peygamberlere İndirilen İlahî Kitab Ve Sahîfeler : Başa Dön
Yüce Allah tarafından, Peygamberlere indirilen yüz
dört Kitabtan, dördü Tevrat, Zebur, İncil ve Furkan (Kur’an), yüzü de,
Sahifeler halinde olup dört büyük Kitabdan, Tevrat Mûsâ Aleyhisselâm’a, Zebur
Dâvûd Aleyhisselâm’a, İncil İsâ Aleyhisselâm’a, Furkan (Kur’an)da, Muhammed
Aleyhisselâm’a indirilmiştir.
[133]
Sahîfe halindeki Kitablardan On Sahîfesi Âdem
Aleyhisselâma, Elli Şahîfesi Şis Aleyhisselâma, Otuz Sahîfesi İdris
Aleyhisselâm’a, On Sahîfesi de İbrahim Aleyhisselâm’a indirilmişti.
[134]
Tevrattan önce Mûsâ Aleyhisselâm’a da, on Sahife
indirilmişti.
[135]
Din Ve Mâhiyeti: Başa Dön
Din; Dil teriminde: Ceza, İslâm, Âdet, İbâdat, Tâat,
Inkıyad, Hükm, Ferman, Tevhid, Millet, Şeriat, Vera ve Takva, Hisab… gibi
türlü mânâlara gelir.
[136]
Şeriat Teriminde Din: Peygamberin, Allah tarafından
getirip tebliğ ettiği şeyleri kabule, akıl sahiplerini davet eden İlâhî
Kanundur.
[137]
Bu İlâhî Kanun’a, uyulduğu için, Din denir.
[138]
Allah’ın, açık ve geniş yolu olduğu
[139]
,
Kullar, bağlansınlar diye konulan hükümlerden ibaret
bulunduğu için de, Şeriat denir.
[140]
Şeriat’a, Şeriat denilmesi, sıdk ve sadâkatla
bağlananın hem susuzluğunu gidereceği, hem de, günah kirlerinden arıtıp
temizleyeceği içindir.
[141]
Din’e, Millet denilmesi de; üzerinde toplanıldığı, yüründüğü
içindir.
Din ve Millet, aslında bir olup aralarındaki fark,
itibarîdir ve Din’in, Yüce Allah’a, Millet’in de, Peygambere nisbet edilmiş
olmasından ibarettir.
[142]
Din; İmân, İslâm ve bütün Şeriatları kaplayan umûmî
bir isimdir.
[143]
İman Ve Mü’min: Başa Dön
İman; Dil Teriminde: bir kimseyi, söylediği sözde
tasdik edip doğrulamak, kendisine inanmak demektir.
[144]
Başka bir deyişle: İman, kalb ile tasdik etmektir.
[145]
Şeriat Teriminde: İman, Yüce Allah katından
getirdiği şeylerde, Peygamberi
[146]
,
kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek
[147]
,
beden ile de, gereğini, yerine ge-tirmektir.
[148]
Mü’min: Allah’ı, Allah’ın Resulünü ve Onun,
Allâh’dan getirdiği şeyleri tasdik eden kimse demektir.
[149]
Gök ve yar halkının İmanı, inanılacak şeyler
cihetinden, ne artar, ne de, eksilir. Fakat, İman, yakîn ve tasdik cihetinden,
artar da, eksilir de.
Mü’minler; İmanda ve Allah’ı tevhid (bir tanıma)
hususunda, birbirlerine eşid, amellerde ise, birbirlerinden farkhdırlar.
[150]
İman’ın Çeşidleri: Başa Dön
Beş türlü İman vardır:
1) Matbu
İman,
2) Masum
İman,
3) Makbul
İman
4) Mevkuf
İman,
5) Merdud
İman,
Matbu İman: Meleklerin İmanıdır.
Masum İman: Peygamberlerin İmanıdır.
Makbul İman: Mü’minlerin İmanıdır.
Mevkuf İman: Bid’atcıların İmanıdır.
Merdud İman: Münafıkların İmanıdır.
[151]
İman; öyle bir nurdur ki, onun nuru, insanın bütün
azasına yayılmıştır.
Fakat, insanın âzasından birisi kesilince, İman,
parçalanmaz olduğu için, ora-lan, kalbe gider.
İslâm; Allah’ı, keyfiyetsiz olarak bilmektir.
Bunun yeri, göğüstür.
İman; Allah’ı, Allâh’lığı ile bilmektir.
Bunun yeri, yürektir.
Yürek te, göğsün içindedir.
Marifet; Allah’ı, Sıfatları ile bilmektir.
Bunun yeri, Gönüldür.
Gönül de, Kalb’in içindedir.
Tevhid; Allah’ı, Birliği ile bilmektir.
Bunun yeri, Sırr’dır.
Sırr da, Gönül’ün içindedir.
Bunlar, Nûr sûresinin Nûr âyetindeki Nur temsilini
andırırdır.
Bunlar, dört gerdanlıktır ki, dördü de, birbirinden
ayrı, gayrı değildirler. Hepsi birleşince, Din olurdur.
[152]
Kalb Ve Çeşidleri: Başa Dön
Kalb’in iki türlü mânâsı vardır.
Birisi; göğsün sol tarafında, sol memenin altına
doğru konulmuş, çam kozalağı şeklini andırır, cismânî bir et parçası olup buna
yürek denir.
Bunun içinde boşluklar vardır ve içi, siyah kanla
doludur.
Bu Yürek, Rûh’un kaynağıdır, hayvanlarda da,
ölülerde de, bulunur.
Kalb’in ikincisi, Gönül’dür ki, işte, gözle
görülmeyen, Rûhânî, Rabbânî bir La-öfe olan, cismânî Kalb, Yürek ile de,
alâkası bulunan ve insanın hakîkatı olan, insanda anlayan, bilen, hitab edilen,
cezalandırılan, azarlanan ve istenilen Kalb, budur.
Cismânî Kalb ile, Yürek ile alâkasını kavramakta
halkın, çoğunun akıllarını hayrette bırakan bu Kalb’in hakîkatini araştırmak,
Mükâşefe ilimlerine bağlı olup bu da, Rûh’un sırrını açıklamağa kalkışmak demek
olacağından, Resûlullâh Aley-hisselâm’ın konuşmadığı Rûh hakkında, başkasının
konuşmağa hakkı bulunmayacağı açıktır.
[153]
İnsanlarda dört çeşid Kalb bulunur:
l) Ecred
Kalb,
2) Ağlef
Kalb,
3) Menküs
Kalb,
4) Musaffah
Kalb.
Ecred, yâni saf, parlak, kinsiz Kalb, Mü’minlerin
kalbidir ki, onda İman nuru, güneş gibi parıldar.
Ağlef, yânif gılıflı, kapalı, örtülü kalb,
kâfirlerin, münkirlerin kalbidir.
Menküs, yâni tersine çevrilmiş Kalb, münafıkların
Kalbidir ki, onlar, gerçeği tanır, sonra da, inkâr ederlerdir.
Musaffah, yâni, iki yüzlü Kalb, içinde hem İman, hem
de, nifak bulunan kalbdir. İman, böyle olan kalbde, temiz su ile yetişen ve
gelişen sebzeye nifak ise, kan ve irinle gelişen bir çıbana benzer ki,
bunlardan hangisi, diğerine galebe çalarsa, onu, bastırır ve geriletir.
[154]
Nifak; İman, dil ile açıklandığı halde, Kalbde küfr
ve inkârı gizlemektir.
[155]
Mü’min İle Müslüman Arasındaki Fark: Başa Dön
Her Mü’min, Müslümandır.
Fakat, her Müslüman, Mü’min değildir.
Çünkü, bir kimse, Mü’min olmadığı halde, Şehâdet
getirmek suretiyle, kendisini, Müslüman gösterebilir.
Eshab-ı kiramdan Sa’d b.Ebî Vakkas: “Yâ
Resûlallâh! (Mü’minlere verilecek mallardan) filana verdin, filan kimseye ise
vermedin. Halbuki, o da, Mü’mindi?” dediği zaman, Peygamberimiz:
“Ona, Mü’min deme! Müslüman de!” buyurmuştur.
[156]
Kur’ân-ı Kerimde de, bu hususta şöyle buyrulur: “Bedevîler, (Biz, İman
ettik!) dediler.
Onlara, de ki: (Siz, İman etmediniz amma, bari
(Müslüman olduk!) deyiniz. İman, henüz, sizin kalblerinize girip
yerleşmemiştir.
[157]
Münafıklık, Fâsıklık Ve Kâfirlik: Başa Dön
Bir kimse, dili ile şehâdet getirir, bedeni ile amel
eder de, Kalb ile tasdikte bulunmazsa, o, Münafık olur.
Bir kimse, dili ile tasdikte bulunur, da, bedeni ile
amel etmezse, o da, Fâsık olur.
[158]
Fısk: Yüce Allah’ın emrini terk ve Ona isyan etmek,
doğru yoldan sapıp çıkmak demektir.
[159]
Hiç şehâdet getirmeyen kimse ise, Kâfir ve Münkirdir.
[160]
Allah Katında Makbul Din Bütün Peygamberlerin Dini: Başa Dön
Kur’ân-ı Kerimde açıklandığına göre: Allah katında
makbul din, İslâm Dini’dir.
[161]
İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları,
bağlandıkları tek ve umûmî Din de, İslâm Dini, Tevhid Dini’dir.
Gelmiş, geçmiş bütün Peygamberler, İslâm Dininin
esaslarını tebliğe çalışmışlar, bu Dinde can vermiş, can vermeyi özlemişlerdir.
Âdem Aleyhisselâm’dan sonra, Ebülbeşer olan
[162]
,
başka bir deyile: Tufandan sonra (İkinci Âdem Baba) diye tanınan
[163]
Nuh Aleyhisselâm, Müs-lûmandı.
[164]
Peygamberler Atası İbrahim Aleyhisselâm da, Onun
Oğulları ve Torunları da, Müslüman idiler.
[165]
Yûsuf Aleyhisselâm da, Allah’a “…Benim
canımı, Müslüman olarak al…” diye dua etmiştir.
[166]
Mûsâ Aleyhisselâmın, Firavun ‘u davet ettiği Din de,
İslâm Dini idi.
Bunu, hem Mûsâ Aleyhisselâm, hem Firavun’ın imân ve
ihtida eden sihirbazları ve hattâ bizzat Firavun bile ikrar ve ifâde etmiştir.
[167]
Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarına
Peygamber olarak gönderilen isâ Aleyhisselâm da, Müslümanlık ve Tevhid
akîdesini tebliğ etmiş: “Şüphe yok ki, Allah, benim de, Rabb’ım, sizin de
Rabb’ınızdır.
Öyle ise, Ona ibâdet ediniz!
İşte, doğru yol budur!” demiş, onlardan, küfr
ve inkâr taştığını hissedince de “Allah’a doğru giden yolda, bana yardım
edecekler kimdir?” dediği zaman, Havarileri de “Biziz Allah’ın
yardımcıları! Allah’a, inandık. Sen de, ey İsâ! Şâhid ol ki, biz, muhakkak
Müslümanlarız!” demişlerdir.
[168]
“(İnsanları) Allah’a (iman ve ibâdete) davet
edenden, (Kendisi de iyi amel (ve hareketlerde bulunandan ve: ben,
Müslümanlardan’ım!” diyenden daha güzel sözlü kim olabilirdir? (Fussilet:
33)”
[169]
Tevhid Akidesi: Başa Dön
islâmiyette, her şeyden önce, Allah’ın varlığına ve
Birliğine imân etmek
Farz’dır.
[170]
İslâm Dininin bu Tevhid akîdesi, Allah’ın Birliğine,
Ondan başka ibadet edilecek hiç bir Mâbud bulunmadığına inanmak demektir ki,
bu da, Kur’ân-ı Kerimde ve Hadîs-i şeriflerde (Lâ ilahe illallah = Allâh’dan
başka ilâh yoktur.) Kelime-i Tevhidi ile en özlü bir şekilde ifâde
buyrulmuştur.
[171]
Bütün Peygamberlerin, Ümmetlerine Tevhid Akidesini
Telkine Çalışmaları Ve Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Vazifesinin Şümul
Ve Azameti: Başa Dön
Bütün Peygamberler ve özellikle: İdris Aleyhisselâm
[172]
,
Nuh Aleyhisselâm
[173]
,
Hûd Aleyhisselâm
[174]
,
Salih Aleyhisselâm
[175]
İbrahim Aleyhisselâm
[176]
Şuayb Aleyhisselâm
[177]
Mûsâ Aleyhisselâm
[178]
Ilyas Aleyhisselâm
[179]
İsâ Aleyhisselâm
[180]
…
gönderildikleri kavmları, putperestlikten kurtarmağa
ve Bir Allah’a iman ve ibadet ettirmeğe olanca çabalarını harcamışlar, hattâ,
bu yolda can verenler bile olmuş, ne yazık ki, umulan mutlu sonuca
ulaşılamamış;
Her yerinden küfür ve şirk fışkıran, Dinî, ahlâkî,
içtimaî bunalımlar ve bozukluklar içinde çalkalanan koskoca bir putperestlik
dünyasıyla tek başına uğraşmak ve sonuç almak vazifesi, Âhir zaman Peygamberi
Muhammed Aleyhisselâm’a kalmıştır.
Muhammed Aleyhisselâm; (merkezden, muhîta doğru
açılan dalga dâireleri gibi) Mekke ve çevresinden başlayarak!
[181]
,
insanları Allah’ın doğru yoluna, önce, hikmet ve güzel öğütlerle davet etmek
[182]
,
(Davetini kabul edenleri, cennet nimetleri ile) müjdelemek, (davetini, kabul
etmeyenleri, Cehennem azâbıyla) korkutup uyarmak
[183]
,
Sonra da fitne ve fesad, ortadan kalkıncaya, Din,
tamamıyla Allah’ın oluncaya
[184]
,
İslam Dini, bütün dinlere üstün gelinceyedek
[185]
,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın deyişi ile:
“İnsanlara, Lâ ilahe illallah = Allâh’dan başka ilâh yoktur!’
[186]
,
Muhammedürresûlullâh = Muhammed, Allah’ın Resûlu-dur!
[187]
dedirtinceye kadar savaşmak
[188]
…
gibi çok ağır ve ağır olduğu kadar da, şerefli bir vazifeyi yüklenmiştir.
[189]
Göklerle Yerin Ve Aralarındakilerin Nasıl Ve Niçin
Yaratıldığının Kur’an-ı Kerimde Açıklanışı: Başa Dön
“Onun (Allah’ın) emri, bir şeyi dilediği zaman,
ona: ol! demesinden ibarettir ki, o da, oluverirdir.”
[190]
Allah, göklerle yeri
[191]
,
aralarında bulunan şeyleri
[192]
;
Güneşi, Ay ve Yıldızları
[193]
,
hakkın ikamesine sebep olmak!
[194]
,
herkesin, kazandığı ne ise, kendilerine asla haksızlık edilmeksizin, onunla
mukabele edilmek üzere
[195]
ve belli bir va’de için yarattı.
[196]
Göklerle yer, bitişik bir halde iken, Yüce Allah,
onları, birbirinden ayırdı.
[197]
Gökleri, yedi gök olarak tesviye ve tanzirrf
[198]
ve her gök’e de, kendisine âid işi Vahy etti.
[199]
Göklere ve yere “İkiniz de, ister istemez,
geliniz!” buyurdu.
[200]
Onlar da “İsteye isteye geldik!
[201]
dediler.
[202]
Yüce Allah; güneşi zıyalı, ay’ı nurlu yaptı,
Kullar, yılların sayısını ve hisabını bilsinler
diye, ay’in seyr ve hareketine muhtelif menziller tayin etti.
[203]
Nitekim, güneş, Yüce Allah’ın takdiriyle, kendi
karargâhına doğru seyr ve cereyan eder durur,
Ay da, tayin edilen menzil menzil miktarlara göre
hareket ederek eski hurma salkımının eğri çöpü gibi bir hale dönerdir.
Ne güneş, ay’a erişip çarpar, ne de, gece, gündüzü
geçerdir.
Semavî ecramdan hepsi de, ayrı ayrı birer felekte
(yörüngede) yüzer dururlardır!
[204]
Yüce Allah; insanlar, azıklarını, kolayca elde
etsinler, yılların sayısını, vakitlerini, hisabını bilsinler diye her gün,
geceyi giderip yerine, eşyayı gösterici gündüzü getirirdir.
[205]
Geceyi, içinde dinlensinler, gündüzün de, işlerini
görsünler diye yaratmıştır.
[206]
Yüce Allah; yeri de (insanların yerleşmelerine,
gezip dolaşmalarına elverişli bir halde yaptı.
[207]
Onda, üzerlerindeki/eri, çalkalanmasın diye
[208]
sabit dağlar yarattı.
[209]
Yeri, bir karargâh, gök’ü, bir bina (kubbe) yaptı. Gökten de, yeteri kadar su
indirip onu, yerde durdurdu.
[210]
Yere, aşılayıcı rüzgârlar da, gönderdi.
[211]
Orada, hikmet ve maslahata göre ölçülmüş, her
şeyden, münasip nebatlar bitirdi.
[212]
Yerde, bir çok geçim sebepleri de, yarattı.
[213]
Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsini (bir lütuf
olarak) emrinize verdi.
Şüphe yok ki, bunda, düşünecek bir kavm için,
ibretler vardır.
[214]