Hz. Mûsâ (A.S)
Hz. Mûsâ (A.S)
Hz.
Mûsâ (a.s)’ın Soyu:
Hz.
Mûsâ (a.s)’ın Doğumu:
Firavunun
Hükümdarlık Müddeti:
Firavunun
Rüyası:
Hz.
Mûsâ (a.s) ile Hz. Hârûn (a.s), Ne Zaman Doğdular?
Yüce
Allah’ın, Hz. Mûsâ (a.s)’i Koruması ve Firavunun Sarayında Yetiştirmesi:
Hz.
Mûsâ (a.s)’a Annesinin Dışındaki Süt Annelerinin Yasaklanışı:
Hz.
Mûsâ (a.s)’ın, Bir Kıptî’yi
Öldürmesi ve Medyen Ülkesine
Hicreti:
Hz.
Mûsâ (a.s)’ın, Şuayb’ın Kızıyla Evlenmesi ve Hayvanlarını Otlatması:
Hz.
Mûsâ (a.s)’ın Mısır’a Tekrar Dönmesi ve Cenab-ı Allah ile Tur Dağında Konuşması
Hz.
Mûsâ (a.s)’ın, Mısır’a Gitmesi ve Firavunu Yüce Allah’a İman Etmeye Çağırması:
Hz.
Mûsâ (a.s) ile Sihirbazlar, Firavunun Huzurunda:
Firavunun
Sapıklıkta Sonuna Kadar Devam Etmesi:
Firavun
Hanedanının, ‘Dokuz Mucize’ ile İmtihan Edilmesi:
Firavun
ile Askerlerinin Helak Olması:
İsrailoğulları
Tih Çölünde:
İsrailoğulları
Tarihinden Alınacak İbretler:
Hz.
Mûsâ (a.s) ile Hz. Hızır (a.s)’in Kıssası:
Hz.
Mûsâ (a.s) ‘in Ölümü:
HZ. MÛSÂ (A.S)
“(Ey Muhammedi
Sana indirdiğimiz) Kitap (Kur’an)’da (Firavun ile olan kıssasını, o müşriklere)
anlat. Çünkü o, seçkin kılınmış bir kimse ve (tarafımızdan) gönderilmiş bir
peygamberdir.” (Meryem: 19/51)
Hz. Mûsâ (a.s)’m,
Firavunla olan kıssası[1]
Kur’ân-ı Ke-rîm’in bir çok surelerinde çeşitli şekil ve üsluplarla anlatılmıştır.
Hz. Mûsâ (a.s)’m, İsrail
oğullarıyla olan kıssası[2] ise,
keza açık, detaylı ve net bir şekilde geniş olarak, özellikle de A’raf[3] ve Kasas[4]
surelerinde; kendine özgü bir şekilde ortaya konulmuş ve açıklanmıştır.
Hz. Mûsâ (a.s)’m
Firavun ile olan kıssası[5] ise;
sadece hir şahsın, bir hükümdarla ve bir peygamberin büyük bir zorbayla
arasında geçen tek bir kıssadan ibaret olmayıp her zaman ve her mekanda
tekerrür edebilecek ve her vakit ile her zamanda ortaya çıkabilecek bir
kıssadır. Bu kıssa; zor bir olayın gerçekte şekillenişi, hak-batıl arasında
mücadele edenlerin çatışması ve Rahman’ın ordusu ile şeytanın ordusu arasında
alışılmış bir savaşın kıyasıya mücadelesidir. Allah’ın veli kullan ile Allah’ın
düşmanları arasında geçmekte olan bu savaş, insan varlığının ortaya çıkışından
ve yine davetçilerin, ıslahatçıların, nebilerin ve resullerin hayat sahnesine
çıkmasından itibaren kıyamete kadar devam edecektir
Tağut, batıl davası ve
şeytanın ordusundan oluşmuş çoğunlukta bulunan bir kesimin yanında durarak;
imana, tevhide ve semavi risaletlere karşı meydan okumaktaydı. Hakk ise;
hayırlı kimselerin özünden, nebiler, resuller, davetçiler ve ıslahatçılardan
oluşmuş azınlıkta bulunan bir kesimin yanında durmaktaydı. İman ile küfür ve
Hak ile tağut arasındaki bu savaş kızışıp şiddetlendi. Sonuçta ise çok yorucu
ve zorlu bir mücadelenin sonunda iman, küfre karşı zaferi kazandı ve Hak
böylece batıla karşı yücelmiş oldu. Çünkü yardım, iman ordusunun yanındaydı.
Yüce Allah, bunu destekleyici mahiyette şöyle buyurmaktadır:
“Doğrusu Biz,
(batıla karşı mücadele eden) peygamberlerimize ve (onların destekçileri olan)
müminlere, dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri kıyamet gününde
yardım ederiz”[6]
İşte iman ve hakkın;
küfre ve tağuta karşı zafer kazanması, dünya hayatındaki Allah’ın sünnetidir.
Allah’ın sünnetinde ise bir değişme olmaz. Kötülük, kocaman inatçı bir düşman
suretinde bulunur. Barışı, selameti, insafı ve vicdanı yoktur. Halbuki Hak
ise Rabbani daveti yerine getirmeyi ister. Hayrı, hedef tutar. Sevgi,
kardeşliğe ve insanlığa çağırır. Yeryüzünde 1 yaşayan halklar arasında adaleti
ve barışı yerleştirmeyi çalışır!.
Kötülük; kızgınlığı
açıkça belli olan, kirlenmiş, ama sesi kesilmiş ve köpek dişlerini sırıtarak
gösteren bir varlığa bü| rünmüş olarak durmaktadır. Bu nedenle de Allah’ın
peygaı berleri ile veli kullarında bulunan Rabbani davetin üstün mezif yetini,
temizlik ve safiyetini yok etmek istemektedir.
Buna, Kur’ân-ı
Kerîm’in anlattığı kıssalar da tehdit yollu açık seçik örnekler verilir. Çünkü
peygamberler, azgın ve taş-km kimseler tarafindan kötülüğe hedef
tutulmuşlardır. Yüce Allah bu konuyu şöyle anlatmaktadır:
“Kafirler,
(kendilerine gönderilmiş) peygamberlerine: ‘Ya bizim (mensup olduğumuz şirk)
dinine geri dönersiniz ya da sizi, memleketimizden çıkarırız’ dediler. Bunun
üzerine Rabbleri, peygamberlere: ‘Biz, (size ve bana karşı yaptıkları
haksızlıklardan dolayı) zalimleri mutlaka helak edeceğiz. Onlardan sonrada
yeryüzüne sizi yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkanlar
içindir’ diye vahyetti. Peygamberler de (Allah’tan) yardım istediler. Böylece
(Allah’ın yardımıyla) her inatçı zorba hüsrana uğradı. “[7]
İşte bu düşünce, her
zaman her vakitte bulunabilen tağutlarm düşünce şeklidir. Bu düşünce şekli,
hiçbir zaman delil ve ispat yoluyla anlaşılmaz. Akıl ve mantık ölçüsü yoktur.
Onun yolu ancak; “saldırma”, “korkutma”,
“cezalandırma” ve “azablandırma” şeklindedir.
Nitekim Yüce Allah, bu
yolu, Firavunun ağzından naklen şöyle buyurmaktadır:
“Onların
oğullarını öldürüp kadınlarını da sağ bırakmak suretiyle elbette biz onları
ezecek üstünlükteyiz. “(A’râp 7/127)
İşte bu düşünce, Hz.
Mûsâ (a.s) zamanında yaşayan Firavunun düşünce şeklidir. Genel olarak ise, her
zamanda ve her mekanda var olabilecek “Firavunluğun” düşünce
şeklidir.
Peygamberlerin düşünce
şekli ise; akıl ve hikmet doğrultusunda gelişen bir düşünce şeklidir. İşte bu
düşünce şekli, kendisine çeşitli eziyetleri ve zulümleri tattırdıktan sonra kavmine
şu sözü söyleyen Hz. Mûsâ (a.s)’m sözünde de şöyle ortaya çıkmaktadır:
“Mûsâ, (Firavunun
sözlerinden ve tehdidinden dehşete kapılan) kavmine: ‘Allah’tan yardım isteyin
ve (başınıza gelebilecek olan şeylerde) sabredin. Yeryüzü şüphesiz ki (Firavun
değil,) Allah’ındır. Allah, kullarından dilediğini yeryüzüne mirasçı kılar.
Sonuç; (Firavun ve onun hanedanının değil,) muttakilerindir’ dedi.”[8]
Görüldüğü üzere, bu
ayeti kerimede; bütün resullerin ve nebilerin davetlerinde yön ve hedefin bir
tek olduğu güzel bir şekilçle bize açıklanmış oluyor. Nitekim aynı şekilde
burada sapıklık ehli ile batıl davetçilerin tek gaye ve tek hedefte ittifak
etmeleri de ortaya çıkıyor. İşte bu durum, hak ile batıl ve hidayet ile
sapıklık arasındaki mücadelenin her vakit ve her zaman da tekerrür etmiş bir
şeklidir. Bunun sonucu ise -daha öncede geçtiği üzere- inanç ashabının ve iman
ehlinin zaferi kazanması ve sapık ile zalimler topluluğunun ise hezimete
uğratılması şeklinde ortaya çıkmıştır. Yüce Allah, bu sonucu şöyle haber vermektedir:
“Biz, yeryüzünde
muşta zaf olanlara iyilikte bulunmak, onları (yeiyüzünde) önderler kılmak,
onları (mülk ve egemenlikte başkalarına) vâris yapmak, onlara yeryüzünde
(egemenlik vennek suretiyle) imkan hazırlayıp yerleştirmek ve onlara Firavun,
Haman ve ikisinin askerlerine de (israil oğullarının hakimiyeti altına
girmekten) çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.”[9]
İşte bu kıssa, Hz. Mûsâ
(a.s)’ın Firavun ile olan kıssasından bir ibret tablosudur. Bu kıssa, sadece
Hz. Mûsâ (a.s) ilef smırlanmayıp bütün nebiler ve resullerin kıssaları içinde
ge1çerlidir. [10]
Hz. Mûsâ (a.s)’ın Soyu:
Tarihçilerin
kaydettiğine göre; Hz. Mûsâ (as)’m soyu şu şekildedir: Mûsâ b. İmrân b. Yashur
b. Kâhis b. Lâvi b. Ya’k’ûb b. İshâk b. İbrahim.[11]
Yüce Allah, Hz. Mûsâ
(a.s)’ı, Firavuna, kendi risaletini tebliğ etmek için göndermek istediğinde,
Hz. Mûsâ (a.s)’a destekçi ve yardımcı olarak kardeşi Hz. Hârûn (a.s)’ı onunla
birlikte Peygamber olarak göndermiştir.[12]
İşte Hz. Hârûn (a.s)’ın, Hz.
Mûsâ (a.s) ile birlikte Firavuna gönderilmesi
görevi, Hz. Musa’nın:
“Ailemden kardeşim Harun’u
bana vezir yap” (Tâhâ: 20/30) şeklinde yapmış olduğu duadan dolayı idi. [13]
Hz. Mûsâ (a.s)’ın Doğumu:
Hz. Mûsâ (a.s),
Allah’ın en büyük düşmanlarından biri o-lan tuğyan ve zorbacılığıyla meşhur
olan tağut Firavunun zamanında doğdu.
Firavun, Allah’ın
mülkünde O’nunla çekişti. Azgınlığını ve isyanını ilan etti. Rablığmı ve
Allah’ın dışında tek tapılacak ilahın kendisi olduğunu iddia etti. İşte bu
tağutun ismi, Velid b. Mus’ab idi.[14]
Lakabı ise, Firavun idi. Firavun lakabı, Mısır ülkesinde zorbacılığıyla
tanınmış her hükümdara verilen bir isimdi. Aynı şekilde Kisra lakabı da, eski
Fars şehirlerindeki hükümdarlardan her biri için kullanılan bir lakaptı. Kayser
lakabı da, Rum şehirlerindeki hükümdarlardan her biri için kullanılan bir
lakaptı.
Firavun Velid, -Hz.
Yûsuf (a.s)’ın İslam’a davet ettiği-kardeşi Kâbûs’un ölümünden sonra onun
yerine tahta geçmişti. Kâbus, Hz. Yûsuf (a.s)’m davetinden kaçınıp iman etmemişti.[15]
Kâbus, zorbacı ve bilgili bir kimseydi. Hz. Yûsuf (a.s), Kâbus zamanında,
Rabbinin komşuluğuna göç etmişti. Kâbûs’un saltanatı ise uzun bir müddet
sürdü. Kâbûs’un bu saltanatı zamanla daha da şiddetlendiyse de bir müddet
sonra hefak olup gitti.
Firavun Velid,
kardeşinin yerine tahta geçince, İsrail oğullarına karşı olan zalimliği daha
da arttı ve onlara, çeşitli zulumleri ve işkenceleri tattırdı. Firavunun İsrail
oğullarına karşı giriştiği zulmü neredeyse İsrail oğullarının soyunu
bitirecekti. Bu zalim ve zorbacı Firavun, kardeşi Kâbus’dan daha da
az-gmlaşmış, daha da kafırleşmiş ve zorbalaşmıştı. Firavunun sal-tanatlık
günleri gitgide daha da şiddetlendi. Hz. Yûsuf (a.s)’m ölümünden sonra
İsrailoğulları ise, atalarının dini üzerindeydi-ler. Atalarının dini ise, Hz.
İbrahim (a.s)’m kolaylık dini olan Haniflik dini idi.
İsrail oğulları, Hz.
Yûsuf (a.s)’m ölümünden sonra kendilerine daha önceden ve sonradan hiçbir
kimsenin tattırmadığı zulmü ve işkenceyi bu zalim ve zorbacı Firavundan
gördüler. Firavunlar içerisinde, bu zorbacı Firavundan daha zalimi ve daha
azgını o zamana kadar daha hiç gelmemişti.
Nitekim Yüce Allah.
Kasas Sûresinde, Firavunun bu zulmünü ve azgınlığını şöyle anlatmaktadır:
“(Ey Muhammedi)
İman eden bir topluluk için Mûsâ ve Firavundun kıssasını olduğu gibi sana
anlatacağız. Firavun, yeryüzünde (egemen olduğu topraklar üzerinde) zorbalığa
yöneldi. Ve halkını da (istediği şekilde kendisine boyun eğip itaat edecekleri
ve hiç kimsenin itaatsizlik edemeyeceği şekilde) fırkalara ayırdı. İçlerinden
bir fırkayı (Israiloğullarını) muşta’zaf bularak onların oğullarını boğazlıyor
ve kızlarını da (hizmetçi olmak üzere) sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, (böyle
yaptığından dolayı) fesatçılardandı. Bizde, yeryüzünde (bu) muşta’zaf olanlara
iyilikte bulunmak, onları yeıyüzünde önderler kılmak, onları (mülk ve
egemenlikte başkalarına) varis yapmak, onlara yeıyüzünde (egemenlik vermek
suretiyle) imkan hazırlayıp yerleştirmek ve onlara, Firavun, Haman ve ikisinin
askerlerine de (İsrail oğullarının hakimiyeti altına girmekten) çekinmekte
oldukları şeyleri göstermek istiyordu.”[16]