NÜBÜVVET, NEBÎ VE RESUL

43911

NÜBÜVVET, NEBÎ VE RESUL


 


 

Nübüvvet: 2


Nebî: 2


Resul: 2


Nebîlik Ve Resulluğun Allah
Vergisi Oluşu:
2


Peygamberlerin Sıfat Ve
Faziletlerinden Bazıları:
2


Peygamberlerin İlki Ve
Sonuncusu; Nebi Ve Resullerin Sayısı:
3


Muhammed Aleyhisselâm’ın Hem
Nebî, Hem Resul Oluşu:
3


İnsanlara Gönderilen Her
Peygamberin İsim Ve Kıssasının Bildirilmediği:
4


Kur’ân-I Kerimde İsimleri
Anılan Veya Kıssaları Anlatılan Peygamberler:
4


Peygamberlerin Üstünleri Ve En
Üstünü:
4


Peygamberlerin Ülül’azm
Olanları Ve Onların Seyyid’i:
4


Vahy Ve Vahy Tarzları: 5


Rü’yâ Ve Rü’yâ Çeşitleri: 5


Mübeşşirat Ve Salih Rü’yâ: 6


Vahy Tarzlarından 2-7’ye Kadar
Olanlar:
6


Peygamberlere İndirilen İlahî
Kitab Ve Sahîfeler :
9


Din Ve Mâhiyeti: 9


İman Ve Mü’min: 9


İman’ın Çeşidleri: 10


Kalb Ve Çeşidleri: 10


Mü’min İle Müslüman Arasındaki
Fark:
11


Münafıklık, Fâsıklık Ve
Kâfirlik:
11


Allah Katında Makbul Din Bütün
Peygamberlerin Dini:
11


Tevhid Akidesi: 12


Bütün Peygamberlerin,
Ümmetlerine Tevhid Akidesini Telkine Çalışmaları Ve Peygamberimiz Muhammed
Aleyhisselâmın Vazifesinin Şümul Ve Azameti:
12


Göklerle Yerin Ve
Aralarındakilerin Nasıl Ve Niçin Yaratıldığının Kur’an-ı Kerimde Açıklanışı:
13



 


 

Nübüvvet:    Başa Dön


 

Akıl sahibi kulların, üzerlerindeki dünya ve Âhiret
işleri hakkın­da, Allah ile kulları arasında yapılan Elçilik demektir.

[1]



 

Nebî:    Başa Dön


 

Kendisine, Melek tarafından vahy veya kalbine ilham
olunan, ya da, Salih rü’yâ ile uyarılan zât demektir.

[2]



 

Resul:    Başa Dön


 

Resul  ise,
Resul olması haysiyetile, Nübüvvet Vahy’inin fevkında özel bir Vahy ile üstün
kılınmış olan ve kendisine Cebrail Aleyhisselâmın, Allah tarafın­dan özel
olarak indirdiği Kitab ile Vahy etmiş olduğu

[3]

,
Yüce Allah’ın hükümleri­ni, halka, tebliğ etmek üzere gönderdiği Kâmil İnsan,
demektir.

[4]


Bunun için “Her Resul, Nebî’dir; fakat, her
Nebî, Resul değildir.” denilmiştir.

[5]



 

Nebîlik Ve Resulluğun Allah Vergisi Oluşu:    Başa Dön


 

Nebîlık ve Resulluk, Allah vergisi olup bunu, Yüce
Allah’ın, kullarından, diledi­ğine ve lâyık olanına verdiği de, Kur’ân-ı
Kerîmde şöyle açıklanır:

“Bir Vahy ile veya bir perde arkasından, yahud
bir Elçi (Melek) gönderip te -Kendi izniyle- dileyeceğini, Vahy etmesi
olmaksızın, Allah’ın, hiç bir beşere kelam söylemesi vâki olmamıştır.

Şüphesiz ki, O, çok Yücedir, Mutlak hüküm ve hikmet
sahibidir. İşte, biz, Sana da, böylece, emrimizden bir Ruh (Kur’an)ı Vahy
ettik. Halbuki (bundan önce), Sen, Kitab, nedir? İman, nedir? bilmezdin. Fakat,
Biz, onu, bir Nûr yaptık. Bununla, kullarımızdan, kimi dilersek, Ona, Hidâyet
veririz.

Şüphesiz ki, Sen, muhakkak, doğru bir yolun Rehberliğini
yapıyorsundur”

[6]


“O (Allah), Ümmîler (Araplar) içinde,
kendilerinden (onlara) bir Resul gönderen­dir ki, (O Resul), onlara (Allâhın)
âyetlerini okur. onları, temizler, onlara, Kitabı, Hik­meti öğretir.

Halbuki, onlar, daha önce, apaçık bir sapıklık
içinde idiler.”

“Bu (Peygamberlik), Allâhın, kimi dilerse, ona
vereceği bir fadi’dır.

Allah, büyük fadl (kerem) Sahibidir.”

[7]


“Allah, Risâletini (Elçiliğini) nereye
vereceğini, çok iyi bilendir.”

[8]



 

Peygamberlerin Sıfat Ve Faziletlerinden Bazıları:    Başa Dön


 

Bütün Peygamberler (Salâtü selâm olsun onlara),
ancak erkekler arasından se­çilip gönderilmişlerdir, (Nahl: 43, Enbiya: 7),
Babaları ve Din’leri, bir Kardeş olup

[9]

küçük

[10]

,
büyük günahlardan, küfürden uzaktırlar.

[11]


Ancak, onların bazısından -Makamlarına göre- kusur
sayılabilecek bazı davra­nış ve sürçmeler vuku bulabilirdir.

[12]


Peygamberler, en Emîn,

[13]


Allah’ın emir ve nehiylerini, insanlara, hiç
eksiltmeden, artırmadan, ulaştıran,

[14]


Elçilik vazifesini yaparken, Allâh’dan başka hiç
kimseden korkmayan,

[15]


En doğru sözlü, en doğru özlü,

[16]


Kısa akıllılıktan,

[17]


Yanılgıdan uzak,

İnsanların bilmedikleri, bilemeyecekleri
şeyleri-Allâh ‘dan telakki eyledikleri Vahy ile bilen, bildiren,

[18]


İnsanlara, Allâhın ayetlerini okuyan, Kitap ve Hikmeti
öğreten, onları maddî ve manevî kirlerden temizleyen,

[19]


İnsanları, doğru yola öğütleyen ve onların
esirgenmelerini dileyen

[20]

,
Mükâfatlarını, dünyada insanlardan değil, Âhirette Rabbül’âlemîn’den
alacaklarını açıklayan Allah Elçileridir.

[21]


Peygamberlerin, Yüce Allah’ın izniyle, Mucizeler
göstermeleri, gerçektir ve gös­termişlerdir.

[22]


Muhammed Aleyhisselâma ise, devamlı Mucize olarak
Kur’ân-ı Kerim -Vahy edil­mek suretiyle- verilmiş olduğundan, Kendisi, Kıyamet
günü, Peygamberlerin en çok ümmetlisi olacaktır.

[23]



 

Peygamberlerin İlki Ve Sonuncusu; Nebi Ve Resullerin
Sayısı:
   Başa Dön


 

İnsanlara gönderilen Peygamberlerin ilki Âdem
Aleyhisselâm

[24]

,
Sonuncusu da, Muhammed Aleyhisselâmdır.

[25]


Eshab-ı kiramdan Ebû Zerrül Gıfârî der ki:

“Nebî aleyhisselâm’a: (Yâ Resûlallâh! Nebilerin
evveli hangisidir?) diye sordum.

iÂdem’dii^ buyurdu.

(O, Nebî mi idi?) diye sordum.

(Evet! Mükellem bir Nebî idi.) buyurdu.

[26]


(Yâ Resûlallâh! Nebilerin sayısı, kaçtır?) diye
sordum.

[27]


(Yüz yirmi dört bindir.) buyurdu.

(Yâ Resûlallâh! Onlardan, kaçı, Resuldür?) diye
sordum.

(Üçyüz onbeş veya üçyüz onüç

[28]

kişilik bir cemaat!) buyurdu.”

[29]



 

Muhammed Aleyhisselâm’ın Hem Nebî, Hem Resul Oluşu:    Başa Dön


 

Muhammed Aleyhisselâm, hem Nebî, hem Resul idi.

“Muhammed, adamlarınızdan hiç birinin babası
değildir. Fakat, (O) Allah’ın Resûlu ve Nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi
hakkıyla bilendir.

[30]


“De ki: ey insanlar! Hiç şüphesiz, ben,
göklerin ve yerin mülk (ve tasarrufu)na mâlik olan, Kendisinden başka hiç bir
ilâh bulunmayan, diriltmekte ve öldürmekte olan Allah’ın, size, hepinize
gönderdiği Resulüyüm!

O halde, Allah’a ve Onun Ümmî Nebîolan Resûluna -ki,
Kendisi de, O Allah’a ve Onun sözlerine iman etmekte olandır- iman ediniz! Ona,
tâbi olunuz ki, doğru yolu bulmuş olasınız!

[31]


“Sen, hiç şüphesiz, gönderilen
(Peygamberlerdensin!”

[32]


“Ey Resul! Sana, indirileni tebliğ et!

Eğer yapmazsan, (Allah’ın) Elçiliğini tebliğ (ve
ifâ) etmiş olmazsın!

Allah, Seni, insanlardan koruyacaktır.

Şüphesiz ki, Allah, kâfirler güruhunu muvaffak
kılmaz.

[33]


Tarihî kaynaklara göre de: Cebrail Aleyhisselâm,
Muhammed Aleyhisselâm’a ilk defa gelip Alak sûresinin başından beş âyet Vahy
ettikten sonra, gündüzün, yerle gök arasını dolduran bir insan suretinde
görünerek:

“Yâ Muhammed! Sen, Allah’ın Resulüsün! Ben,
Cebrail’im!” diye hitab et­miştir.

[34]


Eshab-ı kiramdan Câbir b. Abdullah: “Peygamber
Aleyhisselâm, özel olarak Kendi Kavmına, genel olarak ta, bütün insanlara
gönderildi.” Demiştir.

[35]


Peygamberimiz Aleyhisselâm da, Peygamberliğini,
Abdulmuttalip Oğullarına açıklarken:

“Ey Abdulmuttalip Oğulları! Ben, özel olarak
size, genel olarak ta, bütün insanlara gönderildim!” buyurmuştur

[36]



 

İnsanlara Gönderilen Her Peygamberin İsim Ve
Kıssasının Bildirilmediği:
   Başa Dön


 

Kur’ân’ı Kerimde isimleri anılan ve kıssaları az
veya çok anlatılan Peygamberler de, vardır, isimle­ri anılmayan ve kıssaları
anlatılmayan Peygamberler de, vardır.

Bu husus, Kur’ân-ı Kerimde şöyle açıklanır:

“And olsun ki: Senden önce de, bir çok Resuller
gönderdik.

Onların içinden, Sana, kıssalarını anlattıklarımız
da, vardır, Sana, bildirmediklerimizde, vardır.”

[37]



 

Kur’ân-ı Kerimde İsimleri Anılan Veya Kıssaları
Anlatılan Peygamberler:
   Başa Dön


 

1-) Âdem
Aleyhisselâm,

2-) İdris
Aleyhisselâm

3-) Nuh
Aleyhisselâm

4-) Hûd
Aleyhisselâm

5-) Salih
Aleyhisselâm

6-) İbrahim
Aleyhisselâm

7-) İsmail
Aleyhisselâm

😎 İshak
Aleyhisselâm

9-) Lût
Aleyhisselâm

10-) Yâkub
Aleyhisselâm

11-) Yûsuf
Aleyhisselâm

12-) Eyyub
Aleyhisselâm

13-) Zülkifl
Aleyhisselâm

14-) Şuayb
Aleyhisselâm

15-) Mûsâ
Aleyhisselâm

16-) Harun
Aleyhisselâm

17-) İlyas
Aleyhisselâm

18-) Elyesa’
Aleyhisselâm

19-) Yûnus
Aleyhisselâm

20-) Dâvud
Aleyhisselâm

21-) Süleyman
Aleyhisselâm

22-) Lukman
Aleyhisselâm

23-) Uzeyr
Aleyhisselâm

24-) Zülkarneyn Aleyhisselâm

25-) Zekeriyya Aleyhisselâm

26-) Yahya
Aleyhisselâm

27-) İsâ
Aleyhisselâm

28-) Muhammed
Aleyhisselâm

Bu Peygamberlerden, ilgili bahislerde görüleceği
üzere, Lokman, Zülkarneyn.. Aleyhisselamlar gibi bazılarının Peygamber mi, Veli
mi? oldukları hakkında, bilgin-lerce görüş birliği sağlanamamıştır.

[38]



 

Peygamberlerin
Üstünleri Ve En Üstünü:
   Başa Dön


 

Peygamberlerin hepsi aynı derecede ve meziyette
olmayıp Yüce Allah, Onlar­dan kimine, kiminden üstün meziyetler vermiş, birisi
ile söyleşmiş, birisini de, dere­celerle yükseltmiştir. (Bakare: 2/253)

[39]



 

Peygamberlerin Ülül’azm Olanları Ve Onların
Seyyid’i:
   Başa Dön


 

Peygamberlerin Ulül’azmleri (Ahkaf: 46/35), rivayete
göre:

1-) Nûh,

2-) İbrahim,

3-) Mûsâ,

4-) İsâ,

5-) Muhammed
Aleyhisselâm olduğu gibi.

[40]


Sahih bir Hadîs-i şerîfe göre de: Peygamberlerin
Seyyidleri de, Nuh Aleyhisse­lâm, İbrahim Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm, İsâ
Aleyhisselâm ve Muhammed Aleyhisselâm olmak üzere beştir.

Muhammed Aleyhisselâm ise, bu Beş’in Seyyididir.

[41]

Kıyamet gününde de, Âdem oğullarının Seyyidi O’dur.

[42]


Öncekilerin ve sonrakilerin

[43]

Kıyamet gününde Hamd sancağı, Ona verilecek.

[44]

O gün, Peygamberlerin İmamı, Hatîbi ve Şefaat Sahibi O olacak.

[45]

Bütün Peygamberler, Onun Sancağı altında toplanacaktır.

[46]



 

Vahy Ve Vahy Tarzları:    Başa Dön


 

Dil Teriminde: Sür’atli işaret, Kitabet, Risâlet,
İlham ve Gizli Kelâm., gibi tür­lü mânâlara gelen

[47]

Vahy; Din Teriminde: Yüce Allah’ın, dilediğini, Peygamber­lerine, dilediği
tarzlarla bildirmesidir.

[48]


Vahy’in, müteaddid tarzlarından birincisi: uykuda
görülen ve görüldüğü gibi, apaçık çıkan Rü’yâ tarzıdır.

[49]


Vahy; Peygamberlere, uyanık iken geldiği gibi,
uyurken, Rü’yada da, gelirdi

[50]

Peygamberlerin Rü’yaları Vahy’dir.

[51]


Nitekim, İbrahim Aleyhisselâm’a, İsmail Aleyhisselâm
hakkındaki İlâhî emir, Rü’-yasında verilmişti.

[52]


Peygamberlerin gözleri uyuşa da, kalbleri uyumaz.

[53]

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Hadis-i şeriflerinde: “Ey Âişe! Benim
gözlerim uyur, kalbim uyumaz.”

[54]


“Bana (Ey Muhammed! Gözlerin, uyusun, kulağın
işitsin, kalbin ezberlesin!) bu-yuruldu.

Gözlerim uyudu. Kalbim ezberledi. Kulağım da
işitti.” buyurmuşlardır.

[55]



 

Rü’yâ Ve Rü’yâ Çeşitleri:    Başa Dön


 

Uyuyanın, uykusunda bazı şeyler görmesine, Rü’yâ ve
Hulm (Düş) denir.

[56]

Fakat, Rü’yâ’da görülen şeyler, daha çok hayr ve güzel şeyler üzerine olur.
Hulm’de ise, görülen şeyler, daha çok şer ve çirkin şeyler üzerine olur.

[57]


Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Rü’yâ ve Hulm
hakkında şöyle bu­yurmuşlardır:

“Salih Rü’yâ, Allâh’dandır, Hulm ise Şey
tandandır. “

[58]


“Zaman(ın sonu), yaklaşınca, Müslümanların
Rü’yâsı, hemen hemen yanlış çıkma­yacaktır.”

“Sizin, en doğru Rü’yâ göreniniz, en doğru
söyleyeninizdir.”

Rü’yâ, üç çeşittir:

Yüce Allah tarafından (kuluna) müjde olan Salih
Rü’yâ,

“Şeytan tarafından korku, üzüntü veren Rü’yâ,

Kişinin, kendi nefsinden, kendisine telkin
mâhiyetinde vâki, olan (uyanık iken, içinden geçirmiş oldukları şeyleri,
uyurken düşünde görmek gibi.)

[59]

Rü’ya.”

[60]


Şeytan, Âdem oğullarına karşı beslediği şiddetli
düşmanlık sebebiyle, her za­man, onlara sataşır, her yönden tuzaklar kurar, her
yolla onların işlerini bozmak ister.

Gördükleri Rü’yalarını da, ya içlerine yanlışlar
karıştırarak, ya da, onlardan gaf­lete düşürmek suretiyle örtüp belirsiz ve
yararsız hale getirir.

[61]



 

Mübeşşirat Ve Salih Rü’yâ:    Başa Dön


 

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:

“Risâlet de, Nübüvvet de, kesintiye uğramış,
sona ermiştir.

Benden sonra (gelecek) ne Resul vardır, ne de,
Nebi!” buyurmuş, bu, Eshaba çok ağır gelmişti.

[62]


Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm :

“Peygamberlikten bir şey kalmamıştır!

[63]

  Amma,  Mübeşşirât

[64]

,  vardır!” buyurdular.

[65]


“Yâ Resûlallâh! Mübeşşirât nedir?” diye
sordular.

[66]

Peygamberimiz Aleyhisselâm: “Müslüman kişinin Rü’yâsıdır!”

[67]

Salih Rü’yâdır!” buyurdu.

[68]



 

Vahy Tarzlarından 2-7’ye Kadar Olanlar:    Başa Dön


 

Vahy
tarzlarından ikincisi:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmda olduğu gibi,
Vahy edi­lecek Kelâm’ın

[69]

,
Melek, görünmeksizin

[70]

Peygamberlerin kalbine ilka buyrulmasıdır.

[71]


Yüce Allah, Cebrail Aleyhisselâmda, İlâhî hitaba
muhâtab ve İlâhî emri tebliğe memur bulunduğu hakkında zarurî bir ilim
yarattığı gibi, Peygamberimizin kal­binde de, zarurî bir ilim yaratırdı da,
Peygamberimiz, kalbine ilka olunan şeyin, mücerred bir ilhamdan ibaret
bulunmadığını, Cebrail Aleyhisselâmın, Allâh’dan getirdiği bir Vahy olduğunu
kesin olarak bilirdi.

[72]


Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm :

“Hiç şüphesiz, Rûhulkudüs (Cebrail Aleyhisselâm),
kalbime, şunu ilka ve Vahy etti ki: “Hiç bir nefs

[73]

,
Eceli dolmadıkça

[74]

,
rızkını, tamam olarak almadıkça, ölmez!

Öyle ise, Allâh’dan sakınınız da, onu, güzel ve
meşru’ yollardan arayınız!

[75]


Helâl olanı, alınız! Haram olanı, bırakınız!

[76]


Rızık, gecikirse, onu, Allah’a mâsiyetle elde etmeğe
kalkışmayınız!

Çünki, Allah katındaki şeye, Allah’a itaatin başkası
ile nail olunamaz!”

[77]

Hadîs-i şeriflerinde olduğu gibi.

[78]


Vahy
tarzlarından üçüncüsü:
Vahy Meleğinin, insan suretine girerek Vahy
edilecek şeyi

[79]

, bir
insanın, bir insana tevdi edişi gibi, Vahy edişidir.

[80]


“Yâ Resûlallâh! Vahy, Sana, nasıl gelir?”
diye sorulduğu zaman, Peygambe­rimiz Muhammed Aleyhisselâm:

“Bazı kerre Melek, benim için, insan suretine
girer, benimle konuşur. Ben de, Onun söylediklerini, iyice bellerim.

[81]


Bu, bana, Vahy’in en kolay, gelenidir”
buyurmuşlardır.

[82]


Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimiz Muhammed
Aleyhisselâm’a, çok kerre Eshab’dan Dıhye b.Halîfe’nin suretinde gelirdi.

[83]


Eshâb-ı Kiramın, Onu gördükleri olurdu.

[84]


Vahy
tarzlarından dördüncüsü:
Vahy’in, dehşet saçan bir çan, çıngırak uğul­tusu
gibi uğuldayarak gelişidir.

[85]


“Yâ Resûlallâh! Sana, Vahy nasıl gelir?”
sorusuna, Peygamberimiz Aleyhis-selâm’ın verdikleri cevapta, Vahy’in bu tarzı,
şöyle açıklanmış:

“Vahy, bazan bana, çıngırak sesi gibi (müthiş
bir madenî ses uğultusu ile) gelirdir ki, Vahy’in bana, en ağır geleni de,
budur!

Vahy hali, benden kalkınca, Meleğin, bana söylemiş
olduğunu, iyice bellemiş bulu­nurum!” buyrulmuştur.

[86]


İşitilen bu şiddetli ses, ya Vahy Meleğinin kendi
sesi, ya da, kanadlarının uğul­tusu idi.

[87]


Bunun hikmeti de, Vahy’i, telakki ve hıfz için,
Peygamberimizin kalbini topar­lamak ve hazırlamak

[88]

,
kulaklarının ve kalbinin, Vahy Meleğinin sesinden baş­kası ile meşgul olmasına
meydan bırakmamak içindi.

[89]


“Yâ Resûlallâh! Vahy’in gelişini
sezermisin?” diye sorulduğu zaman, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:

“Evet! Sesi, işitir ve susarım.

Bana, hiç bir sefer (bu tarzda) Vahy olunmamıştır
ki, ruhum, alınıyor olduğunu san­mış bulunmayayım!” buyurmuştur.

[90]


Yüce Allah, bir emri Vahy etmek, Vahy suretiyle dile
getirmek istediği zaman, Allah’ın emrinin korkusundan gökleri, son derecede
şiddetli bir titreme alır!

[91]


Göklerin halkı olan Melekler de, İlâhî Kelâmı, düz
ve sert bir kayaya çarpan demir zincir(in çıkardığı korkunç ses) gibi işitince

[92]

,
Allah’ın Kelâmına karşı duy-öukian derin haşyetten üoîayı, kanaöiannı ç/rparla

[93]

baygın düşüp secdeye ka­panırlar!

Ayılıp secdeden başını ilk kaldıran, Cebrail
Aleyhisselâm, olur.

Yüce Allah, Ona, Vahy’lerinden, dilediğini, söyler.

[94]


Cebrail Aleyhisselâm, yanlarına gelinceye kadar,
öteki Melekler, öylece bay­gın halde kalırlar.

Cebrail Aleyhisselâm, Meleklere uğrar.

[95]


Her göğe uğradıkça

[96]

,
kalblerinden korku kaldırılan

[97]

,
o gök halkı olan

[98]

Me­lekler,
Ona:

“Ey Cebrail!”

[99]

Rabbımız

[100]

, ne
buyurdu?” diye sorarlar. Cebrail de:

“Hakkı, buyurdu!

[101]

En Yüce, en büyük olan O’dür!” der. Meleklerin hepsi de, Cebrail
Aleyhisselâmın söylediği gibi, söylerler.

[102]


Vahy’in bu tarzından, Peygamberimiz Muhammed
Aleyhisselâm, beşeriyet sı­fatından soyunup, sıyrılıp Melekiyet sıfatına
bürünerek Vahy’i, Cebrail Aleyhis-selâmdan alırdı ki, bu, Vahy’in en zor, en
güç olanı idi.

[103]


Eshâb-ı kiramın görüp anlattıklarına göre:

Vahy’in inişi sırasında, Peygamberimiz Muhammed
Aleyhisselâm’a, ağır bir sıkıntı basar, yüzü gül gibi olur

[104]

,
gözlerini kapar

[105]

,
başını önüne eğerdi.

Yanında bulunanlar da, başlarını, önlerine
eğerlerdi.

[106]

Peygamberimiz Aleyhisselâm, o hallerinde, çabuk çabuk nefes alırdı.

[107]

En soğuk günde bile, alnından inci taneleri gibi ter dökülürdü.

[108]


Vahy hali, sona erinceye kadar, yanında
bulunanlardan hiç biri başlarını kaldı­rıp Peygamberimizin yüzüne bakmağa kadir
olamazlardı.

[109]


Vahy’in ağırlığı veya hafifliği, inen Sûre’nin
ağırlığı veya hafifliği ile orantılı bu-lunurdu.

[110]


Yâni, inen Vahy, va’d ve tebşir mâhiyetinde ise,
Cebrail Aleyhisselâm, beşer suretinde gelir, hitab ve telakki, Peygamberimize
bir güçlük vermezdi.

İnen Vahy, azab ve korkutmakla ilgili bulunduğu
zaman, dehşet saçan bir çan, çıngırak uğultusuyla uğuldayarak gelirdi.

[111]


Deve üzerinde bulunduğu sırada da, Peygamberimiz
Muhammed Aleyhisse-lâma böyle Vahy geldiği olur, devenin, inen Vahy’in
ağırlığına dayanamadığı

[112]

,
bacaklarının ikiyana ayrıldığı, büküldüğü, kırılacak gibi olduğu, bazan da,
çöktü­ğü görülürdü.

[113]


Vahy
tarzlarından beşincisi:
Vahy Meleği Cebrail Aleyhisselâmın, Yüce Al­lah
tarafından yaratıldığı aslî hey’et ve surette görünerek

[114]

Yüce Allah’ın dile­diğini, Peygamberimiz Aleyhisselâm’a Vahy edişidir.

[115]


Bu da, iki kerre vuku bulmuş

[116]

,
Peygamberimiz Aleyhisselâm, Cebrail Aley-hisselâmı, yaratıldığı aslî hey’et ve
suret üzere altıyüz kanadıyla

[117]

iki defa

[118]

,
yerle gök arasını doldurur bir halde görmüştür.

[119]


Vahy
tarzlarından altıncısı:
Yüce Allah’ın Mirâc gecesinde olduğu gibi

[120]

,
göklerin üstünde

[121]

,
Peygamberimiz Aleyhisselâm’a, uyanık iken, perde arka­sından, hitabda
bulunması, ya da, uyurken, arada, Vahy Meleği bulunmaksızın, Peygamberimizle
konuşmasıdır.

[122]


Vahy
tarzlarından yedincisi de:
Yüce Allah’ın, arada, Vahy Meleği bulunmak­sızın,
Peygamberimiz Aleyhisselâma doğrudan doğruya hitab buyurmuş ol­masıdır.

[123]


Peygamberimiz Aleyhisselâmın bildirdiklerine göre:
Mirâc gecesinde, Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimizi, yukarı götüre götüre,
nihayet (Kaza ve Kaderi ya­zan) Kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek
bir yere çıkardı.

[124]


Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm orada,
Cennet’ten, yemyeşil bir Ref-ref(ipek döşek)’in, birden, ufku kapladığını,
doldurduğunu, gördü.

[125]


Peygamberimiz, onun üzerine oturdu.

Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimizden ayrıldı.

[126]


Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Aziz ve Cebbar
(dilediğini, yaptır­mağa kadir olan) Rabb’ına, yükseltilip yaklaştırıldı.

[127]


Kendisinden, bütün sesler, kesildi.

[128]


Yüce Rabb’ının:

“Korkma yâ Muhammed! Yaklaş! Yaklaş!”
buyurduğunu işitmeğe başladı.

[129]


Nihayet, hiç bir kimsenin, hiç bir zaman erişememiş
olduğu yakınlık Makamı­na, İlâhî huzura kabule, İlâhî ikram ve İhsana nail
oldu.

[130]

Rabbını, gördü.

[131]


Yüce Allah, Mîrac gecesinde, Peygamberimiz
Aleyhisselâm’a, Vahy etmek is­tediğini, istediği şekilde Vahy etti.

[132]



 

Peygamberlere İndirilen İlahî Kitab Ve Sahîfeler :    Başa Dön


 

Yüce Allah tarafından, Peygamberlere indirilen yüz
dört Kitabtan, dördü Tevrat, Zebur, İncil ve Furkan (Kur’an), yüzü de,
Sahifeler halinde olup dört büyük Kitabdan, Tevrat Mûsâ Aleyhisselâm’a, Zebur
Dâvûd Aleyhisselâm’a, İncil İsâ Aleyhisselâm’a, Furkan (Kur’an)da, Muhammed
Aleyhisselâm’a indirilmiştir.

[133]


Sahîfe halindeki Kitablardan On Sahîfesi Âdem
Aleyhisselâma, Elli Şahîfesi Şis Aleyhisselâma, Otuz Sahîfesi İdris
Aleyhisselâm’a, On Sahîfesi de İbrahim Aleyhisselâm’a indirilmişti.

[134]


Tevrattan önce Mûsâ Aleyhisselâm’a da, on Sahife
indirilmişti.

[135]



 

Din Ve Mâhiyeti:    Başa Dön


 

Din; Dil teriminde: Ceza, İslâm, Âdet, İbâdat, Tâat,
Inkıyad, Hükm, Ferman, Tevhid, Millet, Şeriat, Vera ve Takva, Hisab… gibi
türlü mânâlara gelir.

[136]


Şeriat Teriminde Din: Peygamberin, Allah tarafından
getirip tebliğ ettiği şeyle­ri kabule, akıl sahiplerini davet eden İlâhî
Kanundur.

[137]


Bu İlâhî Kanun’a, uyulduğu için, Din denir.

[138]

Allah’ın, açık ve geniş yolu olduğu

[139]

,

Kullar, bağlansınlar diye konulan hükümlerden ibaret
bulunduğu için de, Şeri­at denir.

[140]


Şeriat’a, Şeriat denilmesi, sıdk ve sadâkatla
bağlananın hem susuzluğunu gi­dereceği, hem de, günah kirlerinden arıtıp
temizleyeceği içindir.

[141]


Din’e, Millet denilmesi de; üzerinde toplanıldığı, yüründüğü
içindir.

Din ve Millet, aslında bir olup aralarındaki fark,
itibarîdir ve Din’in, Yüce Al­lah’a, Millet’in de, Peygambere nisbet edilmiş
olmasından ibarettir.

[142]


Din; İmân, İslâm ve bütün Şeriatları kaplayan umûmî
bir isimdir.

[143]



 

İman Ve Mü’min:    Başa Dön


 

İman; Dil Teriminde: bir kimseyi, söylediği sözde
tasdik edip doğrulamak, ken­disine inanmak demektir.

[144]


Başka bir deyişle: İman, kalb ile tasdik etmektir.

[145]


Şeriat Teriminde: İman, Yüce Allah katından
getirdiği şeylerde, Peygamberi

[146]

,
kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek

[147]

,
beden ile de, gereğini, yerine ge-tirmektir.

[148]


Mü’min: Allah’ı, Allah’ın Resulünü ve Onun,
Allâh’dan getirdiği şeyleri tasdik eden kimse demektir.

[149]


Gök ve yar halkının İmanı, inanılacak şeyler
cihetinden, ne artar, ne de, eksilir. Fakat, İman, yakîn ve tasdik cihetinden,
artar da, eksilir de.

Mü’minler; İmanda ve Allah’ı tevhid (bir tanıma)
hususunda, birbirlerine eşid, amellerde ise, birbirlerinden farkhdırlar.

[150]



 

İman’ın Çeşidleri:    Başa Dön


 

Beş türlü İman vardır:

1) Matbu
İman,

2) Masum
İman,

3) Makbul
İman

4) Mevkuf
İman,

5) Merdud
İman,

Matbu İman: Meleklerin İmanıdır.

Masum İman: Peygamberlerin İmanıdır.

Makbul İman: Mü’minlerin İmanıdır.

Mevkuf İman: Bid’atcıların İmanıdır.

Merdud İman: Münafıkların İmanıdır.

[151]


İman; öyle bir nurdur ki, onun nuru, insanın bütün
azasına yayılmıştır.

Fakat, insanın âzasından birisi kesilince, İman,
parçalanmaz olduğu için, ora-lan, kalbe gider.

İslâm; Allah’ı, keyfiyetsiz olarak bilmektir.

Bunun yeri, göğüstür.

İman; Allah’ı, Allâh’lığı ile bilmektir.

Bunun yeri, yürektir.

Yürek te, göğsün içindedir.

Marifet; Allah’ı, Sıfatları ile bilmektir.

Bunun yeri, Gönüldür.

Gönül de, Kalb’in içindedir.

Tevhid; Allah’ı, Birliği ile bilmektir.

Bunun yeri, Sırr’dır.

Sırr da, Gönül’ün içindedir.

Bunlar, Nûr sûresinin Nûr âyetindeki Nur temsilini
andırırdır.

Bunlar, dört gerdanlıktır ki, dördü de, birbirinden
ayrı, gayrı değildirler. Hepsi birleşince, Din olurdur.

[152]



 

Kalb Ve Çeşidleri:    Başa Dön


 

Kalb’in iki türlü mânâsı vardır.

Birisi; göğsün sol tarafında, sol memenin altına
doğru konulmuş, çam kozala­ğı şeklini andırır, cismânî bir et parçası olup buna
yürek denir.

Bunun içinde boşluklar vardır ve içi, siyah kanla
doludur.

Bu Yürek, Rûh’un kaynağıdır, hayvanlarda da,
ölülerde de, bulunur.

Kalb’in ikincisi, Gönül’dür ki, işte, gözle
görülmeyen, Rûhânî, Rabbânî bir La-öfe olan, cismânî Kalb, Yürek ile de,
alâkası bulunan ve insanın hakîkatı olan, insanda anlayan, bilen, hitab edilen,
cezalandırılan, azarlanan ve istenilen Kalb, budur.

Cismânî Kalb ile, Yürek ile alâkasını kavramakta
halkın, çoğunun akıllarını hay­rette bırakan bu Kalb’in hakîkatini araştırmak,
Mükâşefe ilimlerine bağlı olup bu da, Rûh’un sırrını açıklamağa kalkışmak demek
olacağından, Resûlullâh Aley-hisselâm’ın konuşmadığı Rûh hakkında, başkasının
konuşmağa hakkı bulunma­yacağı açıktır.

[153]


İnsanlarda dört çeşid Kalb bulunur:

l) Ecred
Kalb,

2) Ağlef
Kalb,

3) Menküs
Kalb,

4) Musaffah
Kalb.

Ecred, yâni saf, parlak, kinsiz Kalb, Mü’minlerin
kalbidir ki, onda İman nuru, güneş gibi parıldar.

Ağlef, yânif gılıflı, kapalı, örtülü kalb,
kâfirlerin, münkirlerin kalbidir.

Menküs, yâni tersine çevrilmiş Kalb, münafıkların
Kalbidir ki, onlar, gerçeği ta­nır, sonra da, inkâr ederlerdir.

Musaffah, yâni, iki yüzlü Kalb, içinde hem İman, hem
de, nifak bulunan kalbdir. İman, böyle olan kalbde, temiz su ile yetişen ve
gelişen sebzeye nifak ise, kan ve irinle gelişen bir çıbana benzer ki,
bunlardan hangisi, diğerine galebe çalar­sa, onu, bastırır ve geriletir.

[154]


Nifak; İman, dil ile açıklandığı halde, Kalbde küfr
ve inkârı gizlemektir.

[155]



 

Mü’min İle Müslüman Arasındaki Fark:    Başa Dön


 

Her Mü’min, Müslümandır.

Fakat, her Müslüman, Mü’min değildir.

Çünkü, bir kimse, Mü’min olmadığı halde, Şehâdet
getirmek suretiyle, kendi­sini, Müslüman gösterebilir.

Eshab-ı kiramdan Sa’d b.Ebî Vakkas: “Yâ
Resûlallâh! (Mü’minlere verilecek mallardan) filana verdin, filan kimseye ise
vermedin. Halbuki, o da, Mü’mindi?” dediği zaman, Peygamberimiz:
“Ona, Mü’min deme! Müslüman de!” buyurmuştur.

[156]

Kur’ân-ı Kerimde de, bu hususta şöyle buyrulur: “Bedevîler, (Biz, İman
ettik!) dediler.

Onlara, de ki: (Siz, İman etmediniz amma, bari
(Müslüman olduk!) deyiniz. İman, henüz, sizin kalblerinize girip
yerleşmemiştir.

[157]



 

Münafıklık, Fâsıklık Ve Kâfirlik:    Başa Dön


 

Bir kimse, dili ile şehâdet getirir, bedeni ile amel
eder de, Kalb ile tasdikte bu­lunmazsa, o, Münafık olur.

Bir kimse, dili ile tasdikte bulunur, da, bedeni ile
amel etmezse, o da, Fâsık olur.

[158]


Fısk: Yüce Allah’ın emrini terk ve Ona isyan etmek,
doğru yoldan sapıp çık­mak demektir.

[159]

Hiç şehâdet getirmeyen kimse ise, Kâfir ve Münkirdir.

[160]



 

Allah Katında Makbul Din Bütün Peygamberlerin Dini:    Başa Dön


 

Kur’ân-ı Kerimde açıklandığına göre: Allah katında
makbul din, İslâm Dini’dir.

[161]


İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları,
bağlandıkları tek ve umûmî Din de, İslâm Dini, Tevhid Dini’dir.

Gelmiş, geçmiş bütün Peygamberler, İslâm Dininin
esaslarını tebliğe çalışmışlar, bu Dinde can vermiş, can vermeyi özlemişlerdir.

Âdem Aleyhisselâm’dan sonra, Ebülbeşer olan

[162]

,
başka bir deyile: Tufan­dan sonra (İkinci Âdem Baba) diye tanınan

[163]

Nuh Aleyhisselâm, Müs-lûmandı.

[164]


Peygamberler Atası İbrahim Aleyhisselâm da, Onun
Oğulları ve Torunları da, Müslüman idiler.

[165]


Yûsuf Aleyhisselâm da, Allah’a “…Benim
canımı, Müslüman olarak al…” diye dua etmiştir.

[166]


Mûsâ Aleyhisselâmın, Firavun ‘u davet ettiği Din de,
İslâm Dini idi.

Bunu, hem Mûsâ Aleyhisselâm, hem Firavun’ın imân ve
ihtida eden sihirbazları ve hattâ bizzat Firavun bile ikrar ve ifâde etmiştir.

[167]


Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarına
Peygamber olarak gönderilen isâ Aleyhisselâm da, Müslümanlık ve Tevhid
akîdesini tebliğ etmiş: “Şüphe yok ki, Allah, benim de, Rabb’ım, sizin de
Rabb’ınızdır.

Öyle ise, Ona ibâdet ediniz!

İşte, doğru yol budur!” demiş, onlardan, küfr
ve inkâr taştığını hissedince de “Allah’a doğru giden yolda, bana yardım
edecekler kimdir?” dediği zaman, Ha­varileri de “Biziz Allah’ın
yardımcıları! Allah’a, inandık. Sen de, ey İsâ! Şâhid ol ki, biz, muhakkak
Müslümanlarız!” demişlerdir.

[168]


“(İnsanları) Allah’a (iman ve ibâdete) davet
edenden, (Kendisi de iyi amel (ve hareketlerde bulunandan ve: ben,
Müslümanlardan’ım!” diyenden daha güzel söz­lü kim olabilirdir? (Fussilet:
33)”

[169]



 

Tevhid Akidesi:    Başa Dön


 

islâmiyette, her şeyden önce, Allah’ın varlığına ve
Birliğine imân etmek

Farz’dır.

[170]


İslâm Dininin bu Tevhid akîdesi, Allah’ın Birliğine,
Ondan başka ibadet edile­cek hiç bir Mâbud bulunmadığına inanmak demektir ki,
bu da, Kur’ân-ı Kerimde ve Hadîs-i şeriflerde (Lâ ilahe illallah = Allâh’dan
başka ilâh yoktur.) Kelime-i Tev­hidi ile en özlü bir şekilde ifâde
buyrulmuştur.

[171]



 

Bütün Peygamberlerin, Ümmetlerine Tevhid Akidesini
Telkine Çalışmaları Ve Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Vazifesinin Şümul
Ve Azameti:
   Başa Dön


 

Bütün Peygamberler ve özellikle: İdris Aleyhisselâm

[172]

,
Nuh Aleyhisselâm

[173]

,
Hûd Aleyhisselâm

[174]

,
Salih Aleyhisselâm

[175]

İbrahim Aleyhisselâm

[176]

Şuayb Aleyhisselâm

[177]

Mûsâ Aleyhisselâm

[178]

Ilyas Aleyhisselâm

[179]

İsâ Aleyhisselâm

[180]


gönderildikleri kavmları, putperestlikten kurtarmağa
ve Bir Allah’a iman ve iba­det ettirmeğe olanca çabalarını harcamışlar, hattâ,
bu yolda can verenler bile ol­muş, ne yazık ki, umulan mutlu sonuca
ulaşılamamış;

Her yerinden küfür ve şirk fışkıran, Dinî, ahlâkî,
içtimaî bunalımlar ve bozuk­luklar içinde çalkalanan koskoca bir putperestlik
dünyasıyla tek başına uğraşmak ve sonuç almak vazifesi, Âhir zaman Peygamberi
Muhammed Aleyhisselâm’a kalmıştır.

Muhammed Aleyhisselâm; (merkezden, muhîta doğru
açılan dalga dâireleri gi­bi) Mekke ve çevresinden başlayarak!

[181]

,
insanları Allah’ın doğru yoluna, önce, hikmet ve güzel öğütlerle davet etmek

[182]

,
(Davetini kabul edenleri, cennet nimet­leri ile) müjdelemek, (davetini, kabul
etmeyenleri, Cehennem azâbıyla) korkutup uyarmak

[183]

,

Sonra da fitne ve fesad, ortadan kalkıncaya, Din,
tamamıyla Allah’ın oluncaya

[184]

,

İslam Dini, bütün dinlere üstün gelinceyedek

[185]

,

Peygamberimiz Aleyhisselâmın deyişi ile:
“İnsanlara, Lâ ilahe illallah = Allâh’dan başka ilâh yoktur!’

[186]

,
Muhammedürresûlullâh = Muhammed, Allah’ın Resûlu-dur!

[187]

dedirtinceye kadar savaşmak

[188]


gibi çok ağır ve ağır olduğu kadar da, şerefli bir vazifeyi yüklenmiştir.

[189]



 

Göklerle Yerin Ve Aralarındakilerin Nasıl Ve Niçin
Yaratıldığının Kur’an-ı Kerimde Açıklanışı:
   Başa Dön


 

“Onun (Allah’ın) emri, bir şeyi dilediği zaman,
ona: ol! demesinden ibarettir ki, o da, oluverirdir.”

[190]

Allah, göklerle yeri

[191]

,
aralarında bulunan şeyleri

[192]

;

Güneşi, Ay ve Yıldızları

[193]

,
hakkın ikamesine sebep olmak!

[194]

,
herkesin, ka­zandığı ne ise, kendilerine asla haksızlık edilmeksizin, onunla
mukabele edilmek üzere

[195]

ve belli bir va’de için yarattı.

[196]


Göklerle yer, bitişik bir halde iken, Yüce Allah,
onları, birbirinden ayırdı.

[197]


Gökleri, yedi gök olarak tesviye ve tanzirrf

[198]

ve her gök’e de, kendisine âid işi Vahy etti.

[199]


Göklere ve yere “İkiniz de, ister istemez,
geliniz!” buyurdu.

[200]

Onlar da “İsteye isteye geldik!

[201]

dediler.

[202]

Yüce Allah; güneşi zıyalı, ay’ı nurlu yaptı,

Kullar, yılların sayısını ve hisabını bilsinler
diye, ay’in seyr ve hareketine muhte­lif menziller tayin etti.

[203]


Nitekim, güneş, Yüce Allah’ın takdiriyle, kendi
karargâhına doğru seyr ve cere­yan eder durur,

Ay da, tayin edilen menzil menzil miktarlara göre
hareket ederek eski hurma salkımının eğri çöpü gibi bir hale dönerdir.

Ne güneş, ay’a erişip çarpar, ne de, gece, gündüzü
geçerdir.

Semavî ecramdan hepsi de, ayrı ayrı birer felekte
(yörüngede) yüzer durur­lardır!

[204]


Yüce Allah; insanlar, azıklarını, kolayca elde
etsinler, yılların sayısını, vakitlerini, hisabını bilsinler diye her gün,
geceyi giderip yerine, eşyayı gösterici gündüzü ge­tirirdir.

[205]


Geceyi, içinde dinlensinler, gündüzün de, işlerini
görsünler diye yaratmıştır.

[206]


Yüce Allah; yeri de (insanların yerleşmelerine,
gezip dolaşmalarına elverişli bir halde yaptı.

[207]


Onda, üzerlerindeki/eri, çalkalanmasın diye

[208]

sabit dağlar yarattı.

[209]

Yeri, bir karargâh, gök’ü, bir bina (kubbe) yaptı. Gökten de, yeteri kadar su
indirip onu, yerde durdurdu.

[210]

Yere, aşılayıcı rüzgârlar da, gönderdi.

[211]


Orada, hikmet ve maslahata göre ölçülmüş, her
şeyden, münasip nebatlar bitirdi.

[212]


Yerde, bir çok geçim sebepleri de, yarattı.

[213]


Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsini (bir lütuf
olarak) emrinize verdi.

Şüphe yok ki, bunda, düşünecek bir kavm için,
ibretler vardır.

[214]