Peygamberlerin Sonuncusu Hz. Muhammed (S.A.V.)

43436

PEYGAMBERLERİN
SONUNCUSU HZ. MUHAMMED (S.A.V.)
1

Resulullah
(s.a.v.)’in Şerefli Soyu:
2

Resulullah
(s.a.v.)’in Doğumu:
3

İki
Kurbanlığın Oğlu:
3

Resuluİlah
(s.a.v.)’in Babası Abdullah’ın Kurban Edilme Kıssası:
4

Resulullah
(s.a.v.)’in İsimleri:
4

Resulullah
(s.a.v.)’in, Tevrat’taki Vasıfları:
6

Resulullah
(s.a.v.)’in, Süt Anneleri ve Emzirilmesi:
7

Resulullah
(s.a.v.)’in Göğsünün Yarılması Olayı:
8

Resululiah
(s.a.v.)’in Çocukları:
9

Kısa
İfadelerle Resulullah (s.a.v.)’in Hayatı:
10

Resulullah
(s.a.v.)’in Güzel Şemaili:
12

Garip
Bir Kıssa ve Haber:
13

Resulullalı
(s.a.v.)’in Gönderilmesindeki Büyük Faydalar:
15

Resulullah
(s.a.v.)’in Tevrat’taki Sıfatlan:
15

Resulullah
(s.a.v.)’in Ahlakı ve Şemaili:
16

Resulullah
(s.a.v.)’in, Ümmetine Şefkat ve Merhamet Görüntüleri:
17

                                                    

 

 

 

PEYGAMBERLERİN SONUNCUSU HZ. MUHAMMED
(S.A.V.)

 

“Ey Peygamber!
Biz seni (alemlere) bir şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. (İnsanları
Allah’ın bu konuda sana verdiği) izin gereğince Allah ‘a (ibadet etmeye)
çağıran ve ay­dınlatan bir ışık kıldık (Ahzab: 33/45-46)

Hz. Muhammed (s.a.v.),
Allah’ın resulü ve bütün pey­gamberlerin sonuncusudur. Yüce Allah, semavi
kitapları Kur’ân-ı Kerîm ile sona erdirdiği gibi risalet ve nübüvveti de Hz.
Muhammed (s.a.v.) ile sona erdirdirmiştir. Bu ne kadar güzel bir sona ermedir!

Resulullah (s.a.v.),
yaratılış itibariyle peygamberlerin so­nuncusu, rütbe ve mevki bakımından
onların ilki, dünya ve afairette Adem oğullarının efendisi ve en üstünüdür.[1]

Nitekim Yüce Allah,
Resulullah (s.a.v.) ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Muhammed, sizin
adamlarınızdan herhangi birisinin ba­bası değildir. Fakat o, ‘Allah’ın resulü’
ve peygamberlerin sonuncusudur. “[2]

Resulullah
(s.a.v.)’de, kendisi hakkında şunları söylemek­tedir:

“Allah, mahlukatı
yarattı. Beni de, mahlûkatm en hayırhsı i. Kabileleri yarattı. Beni de en
hayırlı (olan Kureyş) kabilesinden kıldı. Sonrada kabilelerin en hayırlı
ailelerini yarattı. Beni de, en hayırlı (olan Haşim) ailesinden kıldı. O halde
ben aile ve şahıs itibariyle sizin en hayırlınızım.”[3]

Yine Resulullah
(s.a.v.) kendisi ile ilgili olarak şöyle bu­yurmaktadır:

“Ben, kıyamet
gününde Ademoğullannın efendisiyim. Bunda övünülecek bir durura yoktur. Kıyamet
gününde hamd sancağı benim elimde olacak. Bunda övünülecek bir durum yoktur.
Adem ve bütün peygamberler ancak benim sancağımın altmda toplanacaklar. Bunda övünülecek
bir durum yoktur.”[4]

 

Resulullah (s.a.v.)’in Şerefli Soyu:

 

Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in soyu, yukarıya doğru şöyledir: Hz. Muhammed (s.a.v.) b. Abdullah b.
Abdulmuttalib b. Hâşim b. Kusay b. Abdimenaf b. Kilab b. Mürre b. Ka’b b. Lüey
b. Galip b. Fihr b. Malik b. Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar
b. Nizar b. Mead b. Adnan[5] Hz.
îsmâîl b. Hz. İbrâhîm (a.s).[6]

Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in atalarının hepsi de, ileri gelen­lerden ve soylu kimselerdendir.
Soyların en şereflilerindendir. Çünkü Allah, göndereceği peygamberi ancak soyu
en şerefli olanların içerisinden gönderir.[7]

Buhârî,
“Sahîh” adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak şöyle bir hadis
nakleder:

“Rum meliki
Herakliyus, Ebu Süfyân’a:

– Muhamrned’in soyu
içinizde nasıldır?’ diye sormuştu. Ebu Süfyan:

– Muhammed, içimizde
‘en şerefli soy’ sahibiydi’ diye cevap verdi. Herakliyus, Ebu Süfyan’m bu
sözüne:

– İşte peygamberler,
kavminin en şerefli soyu içerisinden böyle gönderilir[8] yani
peygamberler, soy bakımından kav­minin en üstünü ve kabile bakımından da
kavminin en şerefli-sidir, şeklinde cevap vermiştir.

Resulullah (s.a.v.)’in
doğumu, temiz ve şerefli bir doğum­dur. Çünkü ona, cahiliyyet dönemi pislik ve
kötülüklerinden hiçbir şey bulaşmamış ve İslamî nikaha benzeyen Sahîh bir
nikahla kurulmuş bir evlilik neticesi doğmuştur. Buna, Resulullah (s.a.v.)’in
şu sözü delil teşkil etmektedir:

“Ben, Sahîh bir
nikahla kurulmuş bir evlilikten vücuda geldim. Kötü bir nikah yolu ile kurulmuş
bir evlilikten meyda­na gelmedim.”[9]

Hz. Aişe (f.a.)Man
yapılan başka bir rivayette ise: “Kötü olmayan Sahîh bir nikah ile
kurulmuş bir evlilikten doğdum” demiştir.

Resulullah (s.a.v.),
Hz. İsmâîl (a.s)’ın çocuklarındandır. Hz. İshâk (a.s)’ın çocuklarından
değildir. İsrail oğullarına gön­derilen peygamberlerin hepsi, Yakub b. İshâk b.
İbrâhîm (a.s)’m soyundandır. Resulullah (s.a.v.) ise, Hz. İsmâîl (a.s)’m
soyundandır. Müslim’in “Sahîh” adlı kitabında geçen şu hadis de, buna
delâlet etmektedir:

“Allah, İsmâîl
evlatları arasından Kinâne’yi seçti. Kinâne (evlatları arasm)dan Kureyş’i
seçti. Kureyş (kabilesin)den Haşim oğullarını seçti. Haşim oğullarından da beni
seçti.”[10]

Tirmizî’de geçen
rivayette ise: “O halde ben, aile ve şahıs itibariyle sizin en hayırlınızım”
buyurulmaktadır.[11]

 

Resulullah (s.a.v.)’in Doğumu:

 

Resulullah (s.a.v.),
Fil yılında doğmuştur. Rebiü’l-Evvel ayının 12. Pazartesi günü Mekke’de dünyaya
gelmiştir. Bu da, yaklaşık olarak Miladi 570 yılına rastlamaktadır.

İbn Kesîr bununla
ilgili olarak şöyle der: “Resulullah (s.a.v.)’in Pazartesi günü doğduğunda
(alimler arasında her­hangi bir) ihtilaf yoktur.”[12]

Rivayet edildiğine
göre; Abdullah ibn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v.),
Pazartesi günü doğdu. Pazartesi günü Peygamber oldu. Mekke’den Medine’ye
Pazartesi günü hicret etti ve Pazartesi günü vefat etti.” Bu hadisi, Ahmed
b. jîanbel rivayet etmiştir.[13]

Resulullah (s.a.v.)’in
Fil yılında doğduğu kesindir. Fakat ay ve gününde ihtilaf edilmiştir. İbn
İshâk’in “Siyer”in de[14] de
anlattığı üzere, alimlerin cumhuruna göre, Resulullah (s.a.v.)’in doğumu,
Rebiü’l-Evvel ayının ikinci günüdür.

Abdullah ibn Abbas
(r.a.)’m bu konu ile ilgili olarak şöyle söylediği rivayet edilmiştir:
“Resulullah (s.a.v.), Fil yılının Rebiü’l-Evvel ayının 12. Pazartesi günü
doğdu. Pazartesi günü Peygamber oldu. Pazartesi günü Miraç’a çıktı. Pazartesi
günü (Mekke’den Medine’ye) hicret etti ve Pazartesi günü vefat etti.[15]

İbn Kesîr ise
“el-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı tarih kitabında bu konuyla ilgili olarak
şöyle der:

“Abdullah ibn
Abbas’in bu görüşü, alimlerin cumhurunun yanında kabul edilen meşhur
görüştür.”[16]

Resulullah (s.a.v.)’in
babası, Abdulmuttalib’in oğlu Ab­dullah’tır. Annesi ise, Vehb’in kızı
Amine’dir. Resulullah (s.a.v).’in babası ile annesinin soyu, altı göbek
yukarıda “Kilâb’da” birleşmektedir. [17]

 

İki Kurbanlığın Oğlu:

 

Tarihçilerin ve
siyercilerin kaydettiğine göre; Resulullah (s.a.v.), “İbn Zebîhayn”
(iki kurbanlığın oğlu) diye isimlendi­rilmiştir. Çünkü Resulullah (s.a.v.), Hz.
İsmâîl (a.s)’m çocuk-larmdandır. Hz. İsmâîl (a.s), Hz. İbrâhîm (a.s)’m,
rüyasında kurban etmekle emredildiği oğludur. Bundan dolayı Hz. İsmail (a.s),
ilk kurbanlıktır.

İkinci kurbanlık ise,
Resuluİlah (s.a.v)’in babası Abdul­lah’tır. Birazdan anlatılacağı üzere;
Abdulmuttalib, oğlu Ab­dullah’ı kurban etmek istemişti. [18]

 

Resuluİlah (s.a.v.)’in Babası Abdullah’ın Kurban Edilme
Kıssası:

 

İbn İshâk bu olayı
şöyle anlatır: “Abdulmuttaîib, Zemzem kuyusunu kazarken Kureyşliler’den
gördüğü eziyetten dolayı:

  ‘Eğer 10 oğlum olur da bunlar, buluğ çağma
erip beni koruyabilecek bir güce erdiklerinde Allah için onlardan birini
Kabe’nin önünde kurban edeceğim’ diye adakta bulundu.

Haris, Zübeyr, Hacel,
Dırâr, Mukavvim, Ebu Leheb, Abbas, Hamza, Ebu Talib ve Abdullah adlarında 10
oğlu oldu. Bunların, kendisini koruyabilecek bir güce eriştiklerini anla­yınca,
oğullarını toplayarak adağmı onlara anlattı. Onlan, Al­lah’a verilen sözü
yerine getirmeye davet etti. Onlarda, babala­rının bu isteğine uyarak:

‘Bunu    nasıl   
yapalım    dersin?’     diye   
sordular. Abdulmuttalib’de:

  ‘Her biriniz bir ok alıp üzerine adını
yazsın. Yazdıktan sonrada oku bana getirsin’ dedi. Onlarda babalarının istediği
şekilde yaptılar. Daha sonrada okları, babalarına verdiler. Abdulmuttalib’de, onları,
Kabe’nin içinde bulunan Hubel pu­tunun yanma götürdü. Abdulmuttalib, Hubel
putunun yanma gelip ok çekince, en çok sevdiği küçük oğlu Abdullah’ın adı­nın
yazılı olduğu ok çıktı. Oğlu Abdullah’ın elini tutup bıçağı eline aldı. Sonrada
onu kesmek üzere İsaf ve Naile putlarının bulunduğu tarafa götürdü. Öte yandan
kendi meclislerinde o-turmakta olan Kureyşliler oraya gelerek:

  ‘Ey Abdulmuttalib! Ne yapmak istiyorsun?’
diye sordu­lar. O da:

  ‘Abdullah’ı keseceğim’ diye cevap verdi.
Kureyşliler:

  ‘Vallahi, sen onu asla kesmeyeceksin. Yoksa
bu konuda kusurlu olursun. Çünkü sen oğlunu kesersen, (bu bir adet hali­ne
gelecek ve) insanlar oğlunu getirip kesecek. Böylece insan­lar azalacak’
dediler. Daha sonra meselenin halledilmesi için Abdulmuttalib’e, “Secâh”
adında cincilik yapan falcı bir kadı­na gitmesini tavsiye ettiler.

Bunun üzerine
Abdulmuttalib, cincilik yapan falcı kadının yanma giderek meseleyi ona anlattı.
Kadın ona, kurban edile­cek olanla 10 deveyi bir araya getirmelerini, sonrada
develerle onun üzerine ok çekmesini, eğer deve çıkmazsa Rabbi razı e-dinceye
kadar develerin sayısını artırmasını söyledi.

Bunun üzerine
Abdulmuttaiib, falcı kadının söylediklerini uygulamak için Abdullah ile on
deveyi bir araya getirip oku çekti. Çekilen ok, Abdullah’a çıktı. Daha sonra
onar onar artı­rarak ok çekmeye devam etti. Nihayet develerin sayısı yüz
olunca, ok develere çıktı. Bunun üzerine Kureyşliler, Abdulmuttalib’e:

  ‘Rabbm razı oldu’ dediler. Abdulmuttaîib’de,
oğlu Ab­dullah’a fidye olarak develeri kurban etti.

İşte bu olaydan dolayı
Resuluİlah (s.a.v.), “İbn Zebihayn” (iki kurbanlığın oğlu) diye
isimlendirilir oldu.[19]

 

Resulullah (s.a.v.)’in İsimleri:

 

Efendimiz Hz. Muhammed
(s.a.v.), Ebu’l-Kasım[20] ve
Ebu İbrâhîm[21] diye künyelenmiştir.

Birçok isimleri vardır.
Bunlardan bazılan şunlardır:

1. Muhammed[22]

2. Ahmed[23]

3. Mâhî[24]
(Allah, Resulullah’m kendisiyle küfrü mahvet­tiği için ona bu ismi vermiştir.)

4. Akib[25] (Bu
isim, ona, kendisinden sonra Peygamber gelmediğinden dolayı verilmiştir)

5. Haşir[26] (Bu
isim, ona, insanlar kendisinden sonra haşir edileceği için verilmiştir.)

6. Mukaffa

7. Rahmet
peygamberi

8. Tevbe
peygamberi

9. Savaş
(veya kahramanlık) peygamberi

10. Fâtih

11. Tâhâ

12. Yasın

13. Peygamberlerin
sonuncusu[27]

Tevrat ve İncîl,
Resulullah (s.a.v.)’in geleceğini müjdele­miştir. Tevrat ve İncil’deki
vasıfları, Yüce Allah’ın: “Yanla­rındaki Tevrat ve İncil’de ‘yazılı
buldukları’ o resule, o ‘üm-mi’ peygambere uyanlar (var ya!)” (A’raf:
7/157) ayetinde vasıflandırdığı gibidir.

Resululîah (s.a.v.)’in
Tevrat’taki ismi, Ahmed’dir. İn­cil’deki ismi de aynı şekildedir. Hz. İsa
(a.s), bu isimle, Resulullah (s.a.v.)’ûı geleceğini müjdelemiştir.

“Hani Meryem oğlu
İsa: ‘Ey İsrail oğulları! Doğrusu ben, benden önce geçmiş olan Tevrat’ı
doğrulayan ve benden son­rada ismi ‘Ahmed’ olacak bir peygamberi müjdeleyen, Al­lah
‘in size gönderdiği bir peygamberiyim’ demişti.”[28]

Fakat Hıristiyanlar,
bütün bu bilgileri tahrif ederek değiş­tirdiler,  Haset ve kinlerinden dolayı İncil’deki  Resululiah (s.a.v.)’e ait bütün vasıfları kabul
etmediler. Hz. İsa (as)’m müjdelediği peygamberin, bu Muhammed (s.a.v.) değil
de kendilerinin beklemekte oldukları Muhammed olduğunu iddia ettiler. Barnaba
İncil’inde geçen Resulullah (s.a.v.)’in vasıfla­rını ise yalanladılar.
Resulullah (s.a.v.)’in peygamberliğini ka­bul etmemek içinde o İncil’in aslının
olmadığını ileri sürdüler.

Kadı İyâz
“eş-Şifâ” adlı kitabında, Resulullah (s.a.v.)’in, “Ahmed”
ve “Muhammed” isimleri hakkında şunları söyler:

“Kur’ân-ı
Kerîm’den önceki kitaplarda geçen ve peygam­berlerin müjdelediği ‘Ahmed’ adına
gelince, Yüce Allah, kalbi zayıf kimselerin içine şüphe düşmesin ve Allah
resulünü baş­kalarıyla karıştırmasınlar diye kendi hikmetinin bir gereği ola­rak
Resulullah (s.a.v.)’den başkasının o ismi almasını ve on­dan önce bir kimsenin
‘Ahmed’ adıyla çağrılmasını menetmiştir.

‘Muhammed’ kelimesi de
böyledir. Fakat ‘Muhammed[29]
adında bir Peygamber gelecek’ haberi yayılınca ve Resulullah (s.a.v.)’in
doğumundan kısa bir süre öncesine kadar ne Arap­lardan ve ne de başkalarından
hiçbir kimse bu ismi almamıştı. Ama bu haberin yayılmasından sonra ve
Resulullah (s.a.v.)’in doğumuna yakın bir zamanda, gelmesi beklenen peygamberin
kendi oğulları olması umuduyla Araplardan bazı kimseler, o-ğullanna ‘Muhammed[30]
ismini vermişlerdi.”[31]

Resulullah (s.a.v.),
Hz. İbrahim (a.s)’m;

– “Ey Rabbimiz!
Onların içerisinde yine onlara ayetlerini okuyacak bir Peygamber gönder”
(Bakara: 2/129) şeklindeki duasının eseridir. İşte bundan dolayı Resulullah
(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ben, atam
İbrahim’in duası, İsa’nın müjdesi ve ni­nemin, bana hamileyken Şam köşklerini
aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını gördüğü rüyasıyım.”[32]

 

Resulullah (s.a.v.)’in, Tevrat’taki Vasıfları:

 

imam Ahmed, Ata b.
Yesâr’m şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

“Abdullah b. Arnr
b. As ile karşılaşıp ona:

– Resulullah
(s.a.v.)’in Tevrat’taki vasıflarını bana anlatır mısın?’ diye sordum. O da:

– Evet!  Allah’a yemin ederim ki,  Resulullah 
(s.a.v.) Kur’an’daki bazı vasıflarıyla Tevrat’ta vasıflanmıştır. Şöyle
ki:

“Ey Peygamber!
Biz seni (insanlara) bir şahit, bir müjdeci, bir korkutucu[33] ve
ümmiler için de koruyucu olarak gönder­dik. Sen elbette benim kulum ve
resulümsün. Ben sana “el-Mütevekkil” ismini verdim. Bu Peygamber;
kötü huylu, katı kalpli ve çarşılarda rast gele bağırıp çağıran birisi
değildir. O, kötülüğü kötülükle uzaklaştırmaz. Aksine o (kendisine yapılan
kötülüğü) affeder ve bağışlar. Allah, eğrilip (haktan) sapan bir milleti bu
peygamberin irşadıyla ‘La ilahe illallah’ tevhid sö­zünü söylemeleri suretiyle doğrultmadıkça
onun ruhunu almayacaktır. Allah, bu tevhid kelimesiyle; birçok kör gözleri,
sağır kulakları ve kapalı kalpleri açacaktır.”[34]

İbn İshâk, Hassan b.
Sâbit’in şöyle söylediğini rivayet e-der:

“Ben, yedi veya
sekiz yaşlarında yetişkin bir çocuktum. Görüp duyduklarımı anlayabilecek
durumdaydım. Bir sabah Yahudi’nin biri, Medine-i Münevvere’de yüksek bir sesle:

– Ey Yahudi topluluğu!
diye bağırmaya başladı. Halk et­rafına toplandı. (Ben de söylenenleri
dinliyordum.) Ona:

– Yazıklar olsun sana!
Ne oluyor sana!’ diye sordular. O da:

– Bu gece dünyaya
gelen (ve Tevrat’ta geleceği müjdele­nen) ‘Ahmed’in yıldızı doğdu’ diye cevap
verdi.” [35]

 

Resulullah (s.a.v.)’in, Süt Anneleri ve Emzirilmesi:

 

Resulullah (s.a.v.)’i;
annesi Vehb’in kızı Amine, Süveybe el-Eslemî, Ümmü Eymen, Havle binti Münzîr ve
en çok Hali­me es-Sa’diyye emzirmiştir.

Halime, şiddetli
açlığın hüküm sürdüğü kıtlık senesinde on tane kadınla birlikte emzirecek çocuk
bulmak üzere Sa’d oğul­ları yurdundan Mekke’ye geldi. Resulullah (s.a.v.)>
emzirilmek için bu gelen süt- annelere verilmek istendiyse de, yetim oldu­ğundan
dolayı o süt annelerden hiçbirisi onu kabul etmedi. Zi­ra ne zaman süt
annelerden birine verilmek istense, onlar:

– Onu emzirsek bile
annesi, bize (ücret olarak) ne verebi­lir ki? Biz sadece babası olan çocuktan
bir fayda bekleyebili­riz. Annesi bize bir şey veremez ki?’ diyorlardı.

Halim’e, emzirecek bir
çocuk istemek üzere Abdulmuttalib’e geldi. Abdulmuttalib, ona:

  ‘Yanımda yetim bir çocuk var. Onu Sa’d
oğulları kadın­larına vermek istedim. Fakat onlar (yanımdaki çocuğun yetim
olmasından dolayı) onu almaktan kaçındılar. Eğer onu sen em­zirecek olursan
belki onunla bereketlenirsin” dedi. Bunun üze­rine Halime gidip kocası
Haris b. Abduluzza ile görüştü. Ko­cası, ona:

  ‘Böyle yapmanda bir sakınca yok. Belki Allah,
onda bi­zim   için  bir 
bereket  ve  hayr 
yaratır’   dedi.   Bende 
gidip Resulullah (s.a.v.)’i aldım. Vallahi ondan başka emzirecek bir
çocuk bulamadığım için onu almak zorunda kaldım.

Halime, olayı devamla
şöyle anlatıyor: Onu dedesinden a-lır almaz kafileye getirdim. Onu, yakınımda
bir yere koydum. Süt emmek isteğiyle göğüslerime yöneldi ve dilediği kadar kana
kana sütümden içti. (Süt) kardeşi de kana kana içti. Bu sırada kocam, süt
vermeyen devemizin yanma gitti. Bir de ne görsün, devenin memeleri sütle
dolmuş. Bizim için ondan süt sağdı. Sonra hem o ve hem de biz doyuncaya kadar
içtik. Ha­yırlı rahat bir gece geçirdik. Ertesi gün kocam, bana:

  ‘Ey Halime! Allah’a yemin ederim ki,
bereketli bir insan yavrusu aldığını görüyorum. Onu aldığımız günün gecesinde
evimize dolan hayır ve bereketi görmedin mi!!’ dedi.

Memleketimize geri
dönmek üzere yola çıktığımızda bi­neğim, kafilenin bineklerinin hepsini geride
bırakarak geçti. Her geçtiğim arkadaşım, bana:

– Ey Halime! Bu
bizimle birlikte gelirken bindiğin o cılız hayvan değil mi?’ diye soruyorlar.
Ben de:

– Evet!   Allah’a 
yemin  ederim  ki,  
onun  ta kendisi!’ diyordum.
Onlarda:

  ‘Vallahi, bunda bir iş var’ diyorlardı…

Nihayet Sa’d
oğullarının yurduna geldik. O zamana kadar dünyanın en kurak ve en kıtlık yeri
olarak orasını biliyordum. Ama artık davarlarımız, sabahleyin otlamaya çıkıyor.
Akşam­leyin sütle dolu olarak dönüyordu. Bizde dilediğimiz kadar onlardan süt
sağıyorduk. Başkalarının davarları ise aç ve me­mesinden bir damla süt olmadığı
halde geri dönüyorlardı.

Resulullah (s.a.v.) 2
yaşma basıp sütten kesilinceye kadar Allah, bize hayır ve bereketi göstermeye
devam etti. Onun ço­cukluğu, diğer çocuklardan çok farklı bir şekilde yetişti.
Al­lah’a yemin ederim ki, iki yaşma basmadan çok gelişmiş, gös­terişli ve güçlü
bir çocuk haline gelmişti.”[36]

 

Resulullah
(s.a.v.)’in Göğsünün Yarılması Olayı:

 

Bir ara Resulullah
(s.a.v.) süt kardeşiyle birlikte süt annesi Halime es-Sa’diyye’nin davarlarını
otlatmaktayken beyaz elbi­seli iki adam gelip Resulullah (s.a.v.)’i yere
yatırıp karnını yardılar. Bunu gören süt kardeşi hemen Halime’nin evine doğ­ru
koşarak olayı ona haber verdi.

Halime, olayın
gerisini şöyle anlatıyor: Bunun üzerine ben ve süt babası, onun bulunduğu yere
doğru koşarak gittik. Fakat onu, ayakta rengi sararmış şekilde bulduk. Süt
babası onu ku­caklayarak:

– ‘Neyin var yavrum?’
diye sordu. O da:

– Beyaz elbiseli iki
adam gelip beni yere yatırdılar ve kar­nımı yardılar. Sonrada karnımdan bir şey
çıkarıp attılar. Son­rada karnımı yine kapatıp eski haline getirdiler’ dedi.
Onu alıp eve getirdik. Süt babası:

  ‘Ey Halime! Çocuğumuzu cinlerin çarpmış
olmasından korkuyorum. Korktuğumuz şey kendisinde görülmeden önce onu
sahiplerine götürüp geri verelim’ diye teklifte bulundu.

Kocamın bu teklifi
üzerine Resulullah (s.a.v.)’i alıp Mek­ke’deki annesine götürdük. Oğlunu
getirdiğimizi gören Ami­ne:

  Onu yanınızda alıkoymak için çok ısrarlı
idiniz, ne oldu size?’ diye sordu. Onlar da:

– Onun telef
olmasından ve başına bazı haller gelmesin­den korkuyoruz’ dediler. Sonra da
olayı ona anlattılar. Amine:

  ‘Şeytanın ona zarar vermesinden mi korktunuz.
Hayır, hayır. Allah’a yemin ederim ki, şeytan ona zarar vermek için hiçbir
zaman fırsat bulamayacaktır. Allah’a yemin ederim ki, oğlum büyük adam
olacaktır’ dedi. Daha sonra annesi Amine:

  Onun (büyük bir adam olacağı) haberini size
anlatayım mı?’ dedi. Biz de:

  Evet!’dedik. Oda:

  Ona hamile olduğum zaman sanki hiç hamile
değil misim gibi hafiftim. Bir gün rüyamda, karnımda bir nurun Şam’ın
köşklerini aydınlattığını gördüm. Doğduğu zaman ise ellerine dayanmış ve sanki
konuşmak istercesine başını sema­ya kaldırmış gibi garip olaylar gördüm’ dedi.[37]

İbn Kesîr, Resulullah
(s.a.v.)’in göğsünün yarılması olayı ile ilgili olarak şöyle der:

“Bu hadis, başka
yollarla rivayet edilmiştir. Bu, siyer ve meğazi alimleri arasında dolaşan
meşhur hadislerdendir.

Resulullah (s.a.v.)’in
göğsünün yarılması olayı, üç yaşla­rında çocukken Halime es-Sa’diyye’nin
yanında bulunduğu sırada meydana gelmiştir. Yine İsra ve Miraç’tan önce de ben­zeri
başka bir olay daha meydana gelmişti. Bu olayda; Resulullah (s.a.v.)’in göğsü
yarılmış, şerefli kalbi çıkarılmış, zemzem suyu ile yıkanmış, kalbinden
şeytanın payı çıkarılmış ve kalbi ilim ve hikmetle doldurulmuştur.”[38]

İbn İshâk,
“es-Siyer” adlı kitabında naklettiğine göre; sa­habelerden bazıları
bir gün Resulullah (s.a.v.)’e:

  ‘Bize kendinden söz et’ dediler. Resulullah
(s.a.v.)’de:

  ‘Ben, atam İbrahim’in duası,[39]
İsa’nın müjdesi[40] ve an­nemin bana
hamileyken Şam köşklerini aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını gördüğü
rüyasıyım.’ Sa’d b. Bekr oğulla­rı kabilesinde süt emdim. Bir ara ben orada
davarlarımızı ot­latmaktayken beyaz elbiseli iki adam yanıma geldi. Beraberle­rinde
içi kar dolu altından bir leğen vardı. Beni yere yatırıp karnımı yardılar.
Sonrada kalbimi çıkarıp yardılar. Ondan si­yah bir kan pıhtısı çıkarıp attılar.
Sonrada kalbimi ve karnımı, o kar ile yıkadılar. Tertemiz hale geldikten sonra
kalbimi yeri­ne koyup karnımı eski haline döndürdüler. Bu işi tamamladık­tan
sonra biri, diğer arkadaşına:

  ‘Onu, kendi ümmetinden on kişi ile tart’
dedi. O da, tarttı ve o on kişiye denk geldi. Sonrada:

  ‘Ümmetinden yüz kişi ile tart’ dedi. O da,
tarttı ve o yüz kişiye denk geldi. Sonrada:

  ‘Ümmetimden bin kişi ile tart’ dedi O da,
tarttı ve bin kişiye de denk geldi. Sonunda:

  ‘Bırak onu! Eğer onu ümmetinin tamamıyla
tartsan yine de o, ümmetine denk gelir’ dedi.

İbn Kesîr devamla
derki: “Bu hadisin senedi, güzel ve kuvvetlidir.”[41]

Kısacası: Resulullah
(s.a.v.)’in göğsünün yarılması olayı, iki defa meydana gelmiştir:

1- Çocukluğunda
Sa’d oğullan yurdunda süt annesi Hali­me’nin yanında bulunduğu sırada meydana
gelmişti.

2- Büyüklüğünde
olup bu da Buharı ve Müslim’de geçtiği üzere İsra ve Miraç gecesinde meydana gelmişti.

Resulullah (s.a.v.)’in
göğsünün yarılması olayının iki defa olması, Şam Yüce Allah’ın kudreti
karşısında garip bir şey sayılamaz. Çünkü günümüzde de göğsün yarılması olayı
alı­şılmış bir iş haline gelmiştir. Zira operatör doktor, ameliyatlar­da normal
bir şekilde hastanın göğsünü yarar, kalbini çıkarır ve ince işler icra ettikten
sonra kalbi yerine kor ve göğsünü eskisi gibi kapatır. Üstelik operatör doktor,
hasta üzerinde bun­ları yaparken hasta acı dahi duymaz. Daha sonra hasta, sanki
hiç hasta olmamış gibi sağlam ve kuvvetli bir bünyeye kavu­şur. Artık pek çok
ülkede kalp nakli ameliyatı yaygın bir iş haline gelmiştir. Bugün cerrahi
ameliyatlar bile, bedenin en ince noktalarında yapılan basit ve alışılmış yani
normal bir hal olmuştur.

Mesele böyle olunca,
Resulullah(sav)’in göğsünün yarıl­ması olayı şanı yüce olan Allah’ın kudreti
karşısında imkansız olur mu? Ki bazı imanı zayıf kimseler bunu inkar etsin!!
Veya olayı batıl bir şekilde tevil etsin ve Allah bu konuda bir delil indirmedi
desin!! [42]

 

Resululiah (s.a.v.)’in Çocukları:

 

Resulullah (s.a.v.)’in
çocukları, 7 tanedir. Mariye el-Kıptî’den olma İbrâhîm dışındaki bütün
çocukları, Hz. Hatice (r.a.)’dan olmuştur. Bu çocuklar şunlardır:

1.
Kasım:   Resulullah  (s.a.v.)’in 
en  büyük  çocuğudur. Resulullah (s.a.v.), bu çocuğun
ismiyle künyelenmiştir. Kasım, iki sene yaşamış ve daha sonra vefat etmiştir.

2. Abdullah:    Resulullah    (s.a.v.)’in    ikinci   
oğludur. Resulullah (s.a.v.) zamanında küçükken vefat etmiştir.

3. Zeynep:
Resulullah (s.a.v.)’in en büyük kızıdır, Ebu’l-As ile evlenmiştir.

4. Rukiyye:
Hz. Osman (r.a.) ile evlenmiştir.

5. Ümmü
Gülsüm: Rukiyye’nin vefat edişinden bir sene sonra Hz. Osman (r.a.) ile
evlenmiştir.

6. Fatımatü’z-Zehra:
Hz. Ali (r.a.) ile evlenmiştir. Pey­gamberin ev halkı (Ehl-i Beyt), onunla
devam etmiştir.

Resuluîlah (s.a.v.)’in
Fatıma adlı kızı dışında bütün çocuk­ları, bi’setten önce doğmuştur. Sadece
Fatıma, bi’setten bir sene sonra doğmuştur. Falıma dışında bütün çocukları,
Resulullah (s.a.v.)’den önce vefat etmiştir. Sadece Hz. Fatıma, Resulullah
(s.a.v.)’den 6 ay sonra vefat etmiştir. Allah onların hepsinden razı olsun.

İbn Hişam, bu konuda
şunları söyler:

“Resulullah
(s.a.v.), Hz. Hatice (r.a.) ile evlendiğinde 25 yaşında idi. Hz. Hatice
(r.a.)’m vefat edinceye kadar hiç evlilik yapmamıştı.[43] İşte
Resulullah (s.a.v.)’in çok kadınla evlenme­si, ‘talimi’, ‘teşriî’, ‘içtimai’ ve
‘siyasi’ birtakım yüce hik­metlere mebnîdir.”[44]

Allah, başarılı kılan
ve dosdoğru yola iletendir. [45]

 

Kısa İfadelerle Resulullah (s.a.v.)’in Hayatı:

 

Resulullah (s.a.v.)’in
hayatını anlatabilmek için doğumu­nu, yetişmesini, davetini ve risaletini
ihtiva eden ciltler dolusu kitaba ve detaylı yazılara ihtiyaç vardır. İşte
bundan dolayı bu­rada bazı önemli noktalan anlatıp bununla yetineceğiz:

1.
Resulullah (s.a.v.), yetim ve garip olarak hayatın acı ve sıkıntıları içinde
doğmuştu. Çünkü daha doğmadan önce -annesinin karnında bir cenin iken- babası
Abdullah vefat et­mişti. Bundan dolayı da baba şefkati ve sevgisinden mahrum
bir yetim olarak dünyaya gelmişti.

2. Dört
yaşma geldiğinde süt annesi Halime, onu alıp Mekke’deki annesi Amine’nin yanma
götürdü, Altı yaşma ka­dar annesi ve dedesi Abdulmuttalib ile birlikte Allah’ın
koru­ması, gözetimi ve himayesi altında kaldı. Allah onun yüceliği­ni ve başarılı
olmasını istediğinden dolayı onu güzel bir şekil­de yetiştirdi.

3.
Resulullah (s.a.v.) altı yaşma geldiğinde annesi Amine, oğlunu yanma alarak
babası Abdullah’ın dayıları olan Neccâr oğullarmı ziyaret etmek için Medine-i
Münevvereye götürdü.

Medine’den Mekke’ye
geri dönerken annesi Amine, Mek­ke ile Medine arasında bulunan
“el-Ebvâ” denilen yerde vefat etti. Böylece Resulullah (s.a.v.), hem
anne ve hem de babadan dolayı yetim kaldı.

4.
Resulullah (s.a.v.), annesi Amine’nin vefat edişinden,, sonra dedesi
Abdulmuttalib’in koruması altına girdi.

Dedesi onu son derece
sever ve değer verirdi. Kendisi için Kabe’nin gölgesinde serilen mindere onu
oturturdu. Resulullah (s.a.v.)’in amcaları da, babalarına olan saygılarından
dolayı onun yanına oturamazlardı. Fakat Resulullah (s.a.v.), gelişmiş bir çocuk
olduğu halde onların yanma gelip dedesinin yanına oturmak istediğinde, amcaları
onu oraya oturmasını engelle­mek için tutup geri çekerlerdi. Ama dedesi
Abdulmuttalib, o-ğulİarmm bu hareketini görünce, onlara:

– ‘Oğluma karışmayın.
Allah’a yemin ederim ki, o büyük bir adam olacaktır’ der. Sonrada onu,
yanındaki minderin üze­rine oturtur, eliyle sırtını okşar ve onunla
şakalaşırdı. Bu ise; Yüce Allah’ın, Resulullah (s.a.v.)’e verdiği inayeti ve
güzel ihsanmdandır. Zira Yüce Allah, Resulullah (s.a.v.)’e verdiği bu inayeti
ve ihsanı şöyle anlatmaktadır:

“(Rabbin) seni
yetim olarak bulup da (dedenin) yanında barındırmadı mı?” (Duha: 93/6)

5.
Resulullah (s.a.v.), dedesi Abdulmuttalib’in koruması altmda 2 sene kaldı. Daha
sonra dedesi vefat etti. Dedesinin , vefat etmesinden sonra Resulullah (s.a.v.)
8 yaşındayken amcası Ebu Talib’in koruması altma girdi.                                  

Dedesi Abdulmuttalib,
vefat edeceği zaman Resulullah I (s.a.v.)’e bakması için Ebu Talib’e vasiyette
bulundu.  Ebu.’l Talib’e babasının
vefatından sonra yeğenini koruması altına aldı. Çünkü Resulullah (s.a.v.), hem
kardeşi Abdullah’ın oğlu olduğu için ve hem de babasının vasiyetini yerine
getirmek için kendi çocuğundan daha fazla onu seviyor, değer veriyor ve şefkat
gösteriyordu.

Görüldüğü üzere
Resulullah (s.a.v.)’in üzerine musibetler peş peşe geldi. Çünkü anne
karnındayken babasını, altı yaşın­dayken annesini ve sekiz yaşındayken dedesini
kaybetmişti. Resulullah (s.a.v.) annesiz ve babasız olduğu halde onu, ne bir
terbiye edici yetiştirmiş ve ne de maharetli bir kimse yönlen­dirmişti. Fakat
Yüce Allah, onu, her türlü kötülüklerden koruyor, gözetimi altında
bulunduruyor, mükemmel ve büyük bir ahlak ile onu yetiştiriyordu. Nitekim
Resulullah (s.a.v.)’in;

“Beni, Rabbim
terbiye etti. Terbiyemi de ne güzel yap­tı.”[46]
buyurmasının sebebi de işte budur.

6.
Resulullah (s.a.v.), 25 yaşma geldiğinde Hz. Hatice (r.a.) ile evlendi. 40
yaşma geldiğinde ise Allah ona vahyetti ve peygamberlik verdi.

Resulullah (s.a.v.)’in
Peygamber olması, Hz. İsa (a.s)’in doğumunun yaklaşık olarak 610 senesine
rastlamaktadır.

Peygamberliğinin 3.
senesinden itibaren Yüce Allah’ın kendisine indirdiği vahyi insanlara açıkça
tebliğ etmesini ona emretti. Bunun üzerine insanları hikmet dolu sözlerle ve
güzel Öğütlerle Allah’a davet etmeye başladı.

Yüce Allah, Medine-i
Münevvere’ye hicret etmesine izin verinceye kadar 10 yıldan fazla Mekke’de
insanları Allah’a davet etmeye devam etti.

7.  Resulullah (s.a.v.), Allah’ın emri ve gözetimi
altmda Medine’ye hicret etti. Medine’yi de, davetinin merkezi ve İs­lam
devletinin başkenti yaptı. İşte bu, Yüce Allah’ın emri ve yönlendirmesiyle
olmuştu. Ebu Bekr es-Sıddîk ile yaptığı hic­ret, ne ölümden ve ne de düşmandan
kaçma değildi. Çünkü hicret, bizzat Yüce Allah’ın kontrolü ve gözetimi altında
ger­çekleşmişti.

Hicretle İslam
devletinin çekirdeği oluşmuş, daha sonrada yeryüzünün doğusunu ve batısını
fetheden İslam cemaatının binası kurulmuş, İslam dini dünyanın dört bir
tarafına yayılmış ve Allah’ın kelâmı “Kelime-i Tevhid” layık olduğu
mevkiye çıkarılmıştı.

8. Yüce
Allah insanların dinini kemâle erdirip onların üze­rine nimetlerini tamamladığı
zaman ve peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’de emâneti eda ettiği, risaletini
tebliğ ettiği, ümmetine nasihat ettiği ve onlara yeryüzünü feth etmeye açtığı
zaman Allah, Resulullah (s.a.v.)’i (görevi tamamladığından dolayı) kendi
komşuluğuna seçti. Nebevi hicretin 11 ‘inci sene­sinde Rebiü’l-Evvel ayının
12’inci Pazartesi günü de onun ru­hunu almıştı.

Allah’ın salât ve
selâmı, kulu ve peygamberi olan Efendi­miz Hz. Muhamnıed (s.a.v.)’e, aile
halkına ve bütün ashabına olsun.

Hamd, alemlerin Rabbi
Allah’a mahsustur. [47]

 

Resulullah (s.a.v.)’in Güzel Şemaili:

 

İzzetli ve yüce bir
hayata koşan milletlerin görevlerinden birisi de; -milletin anısını uzun zaman
devam ettiren, kadr-ü kıymetini yükselten ve saygısını diğer milletlere karşı
artıran-büyük kimseleri, komutanları ve liderleri insanlara tanıtması ve onları
şerefli ve değerli bir mevkiye oturtması olduğuna göre bu yüce peygamberin
şemailini bilmek her müslüman için değil de her akıllı insan için geçerli bir
görevdir. Çünkü bu Peygamber; insanları hidayete ileten güvenilir, merhametli
ve hidayete erdirici, Yüce Allah’ın onunla insanlığı şereflendirdi­ği aydınlatıcı
bir kandil, sapıklık içerisine doğru yürüyen ve delâlet ile cehennem çukurunun
içine düşmeye az kalmış in­sanlığın kendisiyle merhamet edildiği bir
peygamberdir.

Yüce Allah, insanlara,
peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’i göndermekle büyük bir
lütufta bulundu­ğuna göre; Yüce Allah’ın, hem Arap milletini ve hem de diğer
milletleri şereflendirme ve değer verme bakımından kendileri­nin içinden
Resulullah (s.a.v.)’i Peygamber olarak göndermesi ise Allah’ın, Araplara olan
en büyük ve en yüce bir lütfudur. Çünkü Yüce Allah, bu peygamberle, onları;
cehalet uykusun­dan uyandırmış, içine düştükleri sapıklık çukurundan kurtar­mış,
bir ağırlığı ve kadr-ü kıymeti olmayan ölüm hallerinden diriltmiştir. Ayrıca
onlara, bu peygamberi göndermekle oluşan bereketi sebebiyle onları en hayırlı
millet ve yine bu peygam­berle onları yeryüzündeki nur ve aydınlık meşalesi
yapmıştır.

Hz. İsa (a.s)’ın
mucizesi, ölüleri diriltme şeklindeydi. Resulullah (s.a.v.)’in mucizesi ise,
dünyanın dört bir tarafında liderlik koltuğuna oturması için yokluktan yeni bir
ümmet çı­kartması şeklindedir. Nitekim bu düşünce, şairlerin liderlerinin şu
sözünde de en güzel şekilde şöyle ifade edilmektedir:

“(Ey Muhammed!)
Kardeşin İsa Peygamber, (Kabirde yatmakta olan) bir ölüyü kendine çağırdığında
o ölü (Allah tarafından) ayağa kalkmaktaydı. Sen ise yokluktan bir ümmeti
dirilttin”

İşte bunu, Kur’ân-ı
Kerîm, bize, kainatın efendisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’în Peygamber olarak
gönderilmesinden bahsettiğinde şöyle anlatmıştır:

“Ümmiler (Araplar)
‘in kendi içerisinden yine kendilerine (Allah’ın) ayetlerini okuyan, onları
(çirkin pisliklerinden, cahiliyyenin kirliliklerinden,  ahlakın kötülüklerinden) arıtan onlara kitabı
(Kur’an’ı) ve hikmeti (peygamberliği) öğreten bir Peygamber gönderen odur.
Gerçektende onlar (Araplar) daha öncekileri (Muhammed’in Peygamber olarak
gönderil­mesinden önce) apaçık bir sapıklık (küfür ve bilgisizlik)
içerisindeydiler.”[48]

Evet! Allah’a yemin
ederim ki, (ayette de görüldüğü üze­re) atamız Araplar[49]
apaçık bir sapıklık, küfür ve hüsran içeri­sindeydiler. Çünkü Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in Peygamber ola­rak gönderilmesinden Önce Araplar, bilgisiz ve küfür
içerisin­de bulunduklarından dolayı, onlardan birisi, bir taş alır ve onu
eliyle yontar, daha sonrada onu çeşitli şekillere girdirir, sonra­da onun için
rüku eder ve secdeye kapanır; yaratan için yara­tılmışa ibadet eder, nzık ile
şifayı elde etmek için ve kötülük ile musibeti kendisinden uzaklaştırmak için
kendisine boyun eğen varlığı Rabb edinir!!

Nitekim Yüce Allah, sapıklık
ve küfür içerisinde bulunan insanların bu durumunu şöyle güzel bir şekilde
ifade etmekte­dir:

“Allah’tan başka
taptıklarınız (ilahların, putların vb. şey­lerin) hepsi biraya gelseler,
(şunu-bunu bırakın) bir sinek dahi yaratamazlar. Üstelik (Allah ‘in yarattığı)
bir sinek onlardan bir şey kapsa, (kaptırdıkları şeyi) sinekten kurtaramazlar.
Çünkü isteyende aciz ve istenen de aciz-“[50]

Bundan daha garibi
ise; bir insanın, kendisi için hurmadan veya hamurdan bir ilah edinip sonrada
acıktığı zaman onu ye­mesi olayıdır!! Üstelik bununla yetinmeyip -zahmetlerle
ve zorluklarla yetiştirilip de- işlediği bir günahı veya yaptığı bir suçu
olmadığı halde sadece kız olduğu için diri diri toprağın altına gömmeye koşan
insandan daha büyük akılsız ve daha büyük cahil kim var? Çünkü bu kimse,
sapıklık ve cehalet içe­risinde olduğundan dolayı erkek çocuklarına değer
vermekte ve kız çocuklarına kötü davranmaktadır. Nitekim Yüce Allah, cahil
Arapların bu durumunu şöyle anlatmaktadır:

“Diri diri
toprağa gömülen kıza: ‘Hangi günahı yüzünden Öldürüldü?’ diye sorulduğu
zaman” (Tekvîr: S1/8-9) yani kız çocuğu, ne günah işledi ve suç işledi ki
onu diri diri toprağın altına gömüyorsun?’ demektir.

Hanımları, kız çocuğu
doğurduğundan dolayı bunu uğur­suzluk ve kötülük sayan atalarımız Arapların
hayatmdanki bo­zuk itikadı gösteren şu ayetler de gayet çarpıcı

“O (cahiliyyet
döneminde yaşayan Araplardan) birine, kız çocuğu olduğu müjdelendiği zaman içi
öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir ve kendisine verilen müjdenin kötülüğünden
dolayı kavminden gizlenir. (Şimdi) o doğan kız çocuğunu, ha-karete (uğramış bir
şekilde evinde) tutsun? Yoksa onu toprağa mı gömsün?..”[51]

Yani bu kız çocuğu,
yaşaması için hayata bırakıp böyle yaptığından dolayı kavminden çekindiği için
zillet ve horluk kendisine mi gelsin?

“Yoksa (bu kız
çocuğunu diri diri) toprağa mı gömsün? Bak! Ne de kötü hüküm veriyorlar!”
(Nahl: 16/59)[52]

 

Garip Bir Kıssa ve Haber:

 

Neredeyse insanın
kabul edemeyeceği, gerçek manada meydana gelemeyeceği, kalbin sızladığı ve acı
ile hasretin fiş-kırdığı şu kıssayı bir dinleyelim:

Rivayet edildiğine
göre; sahabelerden birisi, Resulullah (s.a.v.)’in meclisine üzüntülü ve kederli
olarak gelip gidiyor­du. Resulullah (s.a.v.) bir gün onun bu durumunun farkına
va­rarak ona:

  ‘Şimdiye kadar seni hiçbir şekilde üzüntülü
ve kederli görmemiştim?’ buyurdu. Sahabede:

  ‘Ey Allah’ın Resulü! Doğrusu (nu söylemek
gerekirse) cahilliye döneminde iken bir günah işlemiştim. Müslüman ol­duğum
halde bile Yüce Allah’ın, (cahilliye de İken işlemiş ol­duğum bu günahımdan
dolayı) beni bağışlamamasından kor-

•kuyorum!’ dedi.
Resulullah (s.a.v.):

  ‘Haydi işlemiş olduğun günahı bana anlat?’
buyurdu. Sahabede:

  ‘Ey Allah’ın Resulü! Ben, kız çocuklarını
diri diri topra­ğa gömen birisiydim. Bir gün hanımım, kız çocuğu doğurdu.
(Hanımım benden, onu Öldürmeyeceğime dair kendisine söz vermemi istedi.) Bende
kız çocuğunu hanımıma vermeye dair söz verdim. Nihayet o büyüdü ve her şeyi
anlayabilecek bir duruma geldi. Üstelik çok güzel birisi olmuştu. (Kızımın çok
güzel olmasından dolayı) birçok kimseler kızımı (evlenmek için) istedi. Bu
durum izzet-i nefsime çok ağır geldi. Onu ev­lendirmeye veya bekar olarak evde
bırakmaya da kalbim ta­hammül etmedi. Hanımıma bir hile kurup ona:
‘Akrabalarımı ziyarete gitmeyi istiyorum. Onu da benimle birlikte gönderde
teselli bulsun’ dedim? Hanım, benim bu düşünceme sevindi. Hemen onu
mücevherlerle ve güzel elbiselerle süsledi. Sonra­da onu benimle birlikte
gönderdi. Onu şehrin dışındaki bir ku­yunun başına götürdüm. Sonrada kuyunun
içerisine baktım. Kuyunun içine baktığımı gören kız çocuğu, benim kendisini
kuyunun içine atmayı istediğimi anladı. Bunun üzerine bana sarılıp kendisini
kuyuya atmamama dair yalvarmaya ve ağla­maya başlayarak: ‘Babacığım! Annemin
vasiyetini zayi etme!’ diyordu. Bende onun bu durumuna acıdım (ve onu
öldürmekten vazgeçtim). Fakat ikinci kez tekrar izzet-i nefis ağır bastı ve
kendimi utançtan kurtarmak için şeytan bana galip geldi. Bundan dolayı onu
kuvvetli bir şekilde tutup ters çevrilmiş olarak kuyunun içine attım. Sesi
kesilinceye kadar orada bek­ledim, (sesi kesildikten sonra) yaptığım işten
mutmain olarak evime geri döndüm. Artık benden, bu utanç verici durum kay­bolup
gitmişti’ dedi.

Resulullah(sav) bu
kıssayı dinlediğinde ağladı. Sahabeler­de onunla birlikte ağladılar. Daha sonra
Resulullah (s.a.v), o sahabeye:

– ‘Eğer ben,
cahiliyyede yaptığı herhangi bir şeyden dolayı bir kimseyi cezalandırsaydım,
elbette seni bu günahın sebebiy­le cezalandırırdım’ buyurdu.”[53]

Diri diri kız çocuğunu
toprağa gömme veya öldürme olayı, Arapların İslam dininden önceki cahiliyyede
yaptıkları sapık­lıkların ve akılsızlıklarının sadece bir kısmıdır.

Zemahşerî,
“el-Keşşâf isimli tefsirinde, cahilliye döne­minin ‘yemin şekli’ ile
ilgili olarak şunları söyler:

“Cahilliye
döneminde adamın birisi, eğer kendisinin bu şekilde çocukları doğduğu takdirde
onlardan birisini -Abdulmuttalib’in yemin ettiği gibi- boğazlayacağına dair ye­min
ederdi.”

Abdullah ibn Abbas
(r.a.) ise Arapların cahilliği ile ilgili olarak şunları söyler: “Sen
Arapların cahilliklerini bilmek istiyorsan, En’am Suresinin 139’uncu ayeti
kerimesinden son­ra yer alan Yüce Allah’ın:

“Cahillikleri
yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği
rızkı Allah’a iftira ederek ha­ram sayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır.
Onlar (cahil-tiye döneminde böyle yapan Araplar) şüphesiz sapıtmışlardır. Zaten
hidayete erenlerden olmamışlardır.” (En’am: 6/140) buyruğunu
okuyabilirsiniz.[54]

 

Resulullalı (s.a.v.)’in Gönderilmesindeki Büyük Faydalar:

 

Şimdi bizim, Arapların
cahilliye dönemindeki cahillikleri­ni anlatma gibi bir düşüncemiz yok. Çünkü
konumuz bununla ilgili değildir. Biz sadece Yüce Allah’ın, bize, Resulullah
(s.a.v.)’i göndermesindeki lütfunu bilelim ve onunla bizi şirk ile cehaletin
karanlıklarından İslam’ın nuruna çıkarması gibi büyük faydaları bize sunan
Allah’a şükredelim diye az bir şeyi anlattık.

Bu peygamberin
siretinden anlatmamız gereken ilk önemli şey; Yüce Allah’ın, Resulullah
(s.a.v.)’e insanlığı şereflendir­mesi, insanları onunla hidayete iletici ve
hayrı müjdeleyici kılması, Allah’ın izniyle insanları yine O’na davet edici bir
kandil ve aydınlatıcı bir ışık olması, en büyük faydalan ve en üstün değerleri
Müslümanların lütfuna sunmasıdır ki buda, a-nndınci, hidayete iletici ve
dosdoğru yolu gösterici peygam­berlerin sonuncusu olarak gönderilmesidir.

Şimdi de Rabbimizin
yüce kitabı Kur’ân-ı Kerîm’de, Resulullah (s.a.v.) ile ilgili büyük faydaların
anlatıldığı şu aye­ti okuyalım:

“Andolsun ki
Allah, (genel olarak bütün) müminlere (Özel olarak ta Araplara) büyük bir
lütufta bulunmuştur. Zira onlara kendi içlerinden, yine onlara Allah ‘in
ayetlerini okuyan, onları şirk, küfür, cehalet vb şeylerden) arındıran, kitabı
(Kur’ân-ı Kerîmi) ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermiştir. Hal­buki
onlar, daha önce (Resulullah ‘ı Peygamber olarak gönde­rilmesinden önce) apaçık
bir sapıklık (ve cehalet) içinde idi­ler.” (Al-i tmrân: 3/164)

Resulullah (s.a.v.)’in
Peygamber olarak gönderilmesi ge­nel olarak bütün insanlara ve Özelde Araplara
büyük bir lütuf ve yüce bir nimettir. Çünkü

Resulullah (s.a.v.),
yeryüzü halkına bir rahmet ve onları hidayete erdirmek üzere Peygamber olarak
gönderilmiştir. Zira Resulullah (s.a.v.), kendisinin bu vasıflarıyla ilgili
olarak şun­ları söylemektedir:

“Ben ancak
(insanlara) bir rahmet ve (onlara) bir hidayet (olmak için Peygamber olmak için
gönderildiim.”[55]

Cenab-ı Allah,
Resulullah (s.a.v).’i; “Biz, seni ancak a-lemlere bir rahmet (peygamberi
olarak) gönderdik.” (Enbiyâ: 21/107) şeklinde vasfetmiştir. İşte bu,
Resulullah (s.a.v.) hak­kında Kur’ân-ı Kerîmin nitelediği vasıflandırmanın en
güzel bir şeklidir. [56]

 

Resulullah (s.a.v.)’in Tevrat’taki Sıfatlan:

 

Yüce Allah’ın
Resulullah (s.a.v.) ile ilgili semavi kitaplar­da vasfettiği sıfatları, bazı
övülmüş özellikleri ve vasıfları yal­nızca ona mahsus kıldığını dikkatli bir
şekilde incelememiz gerekmektedir. Çünkü bu konu, Resulullah (s.a.v.)’in Pey­gamber
olarak gönderilişini belgeleyen önemli bilgilerdir. Bundan dolayı bu konuyu
tekrar anlatmaya ihtiyaç duyduk…

İmam Buhârî,
“Sahîh” adlı hadis kitabında şöyle bir hadis rivayet etmiştir:

“Abdullah b. Amr
b. As’a, Resulullah (s.a.v.)’in Tev­rat’taki vasıflarından soruldu. -Zira
Abdullah, müslüman ol­madan Önce Tevrat’ı okuyan birisiydi- Bunun üzerine Abdul­lah:

  ‘Allah’a yemin ederim ki, Resulullah
(s.a.v.), Kur’an’da geçen bazı sıfatlarıyla Tevrat’ta da vasıflanmıştır. Şöyle
ki:

  ‘Ey Peygamber! Biz seni insanlara bir şahit,
bir müjdeci, bir korkutucu ve ümmiler (okuma-yazma bilmeyen o zamanın cahil
Arapları) için de bir koruyucu olarak gönderdik. Sen el­bette benim kulum ve
resulümsün. Ben sana “el-Mütevekkil” ismini verdim. Bu Peygamber;
kötü huylu, katı kalpli ve çarşı­larda rast gele bağırıp çağıran birisi
değildir. O, kötülüğü kötü­lükle uzaklaştırmaz. Aksine (kendisine yapılan
kötülüğü) affe­der ve bağışlar. Allah, eğilip (haktan) sapan bir milleti bu pey­gamberin
irşadıyla “La ilahe İllallah” tevhit sözünü söylemele­ri suretiyle
doğrultmadıkça onun ruhunu almayacaktır. Allah, bu tevhid kelimesiyle; birçok
kör gözleri, sağır kulakları ve kapalı kalpleri açacaktır.”[57]

Gerçekten Yüce Allah,
bu söz ile; haktan eğilip sapan mil­letleri düzeltti, kör gözleri açtı, ölü
kalpleri diriltti, İslam nuru­nu dünyanın dört bir tarafına yaydı, dünyaya nur
ile adaleti ve hikmet ile ilimi doldurdu, “La ilahe illallah” Tevhid
sancağını yüceltti, cahilliye döneminde yaşayan insanların; görmeyen,
işitmeyen, hiçbir kimseye zarar veremeyen ve kendisine tapa­na bir fayda
sağlamayan taşlara taptıktan sonra Allah’ın dinine toplu halde girmesini
sağladı. Hakkın nurunu görmeyi sapıklı­ğın kör ettiği gözleri, kelime-i tevhidi
işitmeyi sapıklığın sağır ettiği kulakları ve Allah’ın varlığı ile birliğinin
delillerini mü­şahede etmeyi sapıklığın perdelediği gözlen bununla açtı…

Birde bakıyorsunuz ki,
bu söz sebebiyle; gözlerde ve ku­laklarda oluşan perde yok olmuş ve haktan
eğrilip sapan mil­letlerin üzerine çökmüş bulut dağılmıştı!! Bundan dolayı da
birçok nesillerin üzerine karanlığın çökmesinden bir müddet sonra (bu söz
sebebiyle) hidayet, dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır.

Birde bakıyorsunuz ki,
bu söz sebebiyle; koyun çobanlan, milletlerin liderleri ve alemin hükümdarları
olmuş!! İzzet, üs­tünlük, devlet ve hükümdarlık onların olmuş!! [58]

 

Resulullah (s.a.v.)’in Ahlakı ve Şemaili:

 

Müminlerin annesi Hz.
Aişe (r.a.)’a, Resulullah (s.a.v.)’in ahlakı soruldu. O da:

– ‘Onun ahlakı
“Kur’an” idi[59]
diyerek lafız yönünden az ve mana yönünden çok geniş olan bu sözü söyledi.

Bu çok önemli cümlenin
manası; Resulullah (s.a.v)’in ah­lakının ve şemailinin, Kur’ân-ı Kerîm’de canlı
bir varlık olarak ortaya çıktığı ve vücut bulduğu şeklindedir.

Zira Kur’an’ın
çağırdığı fazilet, dinin teşvik ettiği ahlak ve cömertlik ancak Resulullah
(s.a.v.)’de ve onun ahlakında orta­ya çıkmış ve vücut bulmuştur. İşte bundan
dolayı Resulullah (s.a.v.); insanlar için mükemmel bir model, örnek bir
şahsiyet, Kur’an’ın adaplarına ve yüce faziletlerine bürünen ve bunu konuşmakta
olan canlı bir vücut haline getiren bir hâl almıştır, işte bütün bunlardan
dolayı izzet ve celal sahibi Allah’tan, bu yüce peygambere şöyle güzel bir övgü
gelmiştir:

“(Ey Muhammedi)
Gerçekten sen, ‘büyük bir ahlak’a’ sahipsin.”[60]

Bunun açıklamaya ve
izaha ihtiyacı vardır. Şöyle ki: Her ne kadar bazı insanlar; olgunluk ile
faziletin zirvesine yüksel­miş de olsalar ve efendilik ile yüceliğin doruk
noktasına ulaş­mış ta olsalar, Yüce Allah, bu insanlarda bulunması mümkün
olmayan özellikleri, şemailleri, vasıfları vb şeyleri Resulullah (s.a.v.)’e
vermiştir.

İşte bütün bunlar,
Resulullah (s.a.v.)’in bu özellikler ve vasıflar ile insanlar arasında
benzersiz kaldığı ve Kur’ân-ı Ke-rîm’in de bize en güzel bir şekilde
vasıflandırdığı özellikleri ve şemailleridir. Nitekim Yüce Allah, Resulullah
(s.a.v.) hakkın­da şunları söylemektedir:

“Andolsun ki
içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün ve
müminlere karşı da rauf ve rahim bir Peygamber gelmiştir. “[61]
Görüldüğü üzere Yüce Allah, Resulullah (s.a.v.)’i, en güzel övgüler ve çok
önemli yüce va­sıflarla ve özelliklerle vasıflandırmıştır. Zira Allah,
Resulullah (s.a.v.)’i kendi kudsî isimlerinden olan “Rauf ve
“Rahim” isimleriyle niteleyerek “müminlere karşı da ‘Rauf ve ‘Ra­him,
.”buyurmuştur.

Abdullah ibn Abbas
(r.a.) bu iki isim hakkında şöyle der: “Yüce Allah’ın bu kudsî iki isminin
arası sadece Hz. Muham-med (s.a.v.)’de bir araya gelmiştir,”

İşte Resulullah
(s.a.v.)’in bu durumu; Yüce Allah’ın, onu, alemler üzerine kadrü kıymetini
yükselttiği ve bütün nebiler ile resuller üzerine üstün kıldığı bir makamdır.
Şimdide bu ayeti kerimeyi dikkatli bir şekilde inceleyelim:

Yüce Allah, bu
peygamberi göndermek suretiyle bize olan yüce nimetini ve büyük faydalarım
bildirmek için ayeti keri-me’nin   
Arapça    metninde    geçen   
“Lekad”    sözcüğünde,

“Lâm’u’l-Kasem”
ile “Kad” edatları ard arda tekit üslubuyla şöyle gelmiştir:”Le
kad câe küm Resulün” (Andolsun ki size bir Peygam­ber gelmiştir.) Yani ey
insanlar! Size kadrü kıymeti büyük ve şanı yüce olan bir Peygamber gelmiştir.
Daha sonrada Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçinizden” yani sizin
beşer cin­sinizden Arap, Haşimî ve Kureyşî bir Peygamber. Siz onun kendi
içinizdeki şerefini, soyunu, doğruluğunu, güvenirliliğini, temizliğini ve her
türlü kötülüklerden uzak olduğunu bilirsiniz. Daha sonrada Yüce Allah, bu
peygamberin bibliyografyasının güzelliğini apaçık bir şekilde şöyle
anlatmaktadır: “Sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen.” yani sizin
günaha, zorluğa ve sıkıntıya düşmeniz kendisine zor ve güç gelen “Size düş­kün”
yani hidayet bulmanıza, dünyevî ve uhrevî faydaların size ulaşmasına düşkündür.
“Müminlere karşıda rauf ve ra­him.” yani ümmetine karşıda
alabildiğine sevgisi çok, şefkatli, merhametli, ümmeti için sadece bütün
güzelliği ve ihsanı iste­yen, hayr ve kurtuluşunu arzulayan bir kimsedir.

İşte Kur’ân-ı Kerîm,
Resulullah (s.a.v.)’in faziletliğini böy­le övüyor. İzzet ve celâl sahibi
Allah’ın bu seçkin peygambere olan güzel övgüsü baksana ne güzel!! [62]

 

Resulullah
(s.a.v.)’in, Ümmetine Şefkat ve Merhamet Görüntüleri:

 

Biz, bu peygamberin
ümmetine olan şefkat ve merhameti­nin çok az bir kısmını belki anlayabiliriz. Çoğunu
ise anlaya-mayabiliriz. Ama yinede Resulullah (s.a.v.), ümmetinin; zillete
düşmesinden, sapıtmasından veya -önceki ümmetlerin kendi­lerine gelen
peygamberleri yalanlamaları veya Allah’ın şeria­tından ve dininden yüz
çevirmeleri sebebiyle azaba uğramaları gibi- azaba uğramasından ve helak
olmasından korktuğu için onların böyle bir duruma düşebileceğini hatırladığı
zaman göz­leri doluyordu. Resulullah (s.a.v.)’in, ümmeti için korkuya ve
endişeye kapılıp ağlamasının sebebi işte budur. Yüce Allah ise Resulullah
(s.a.v.)’in bu durumunu gördüğünde ona şöyle gü­vence verdi:

“Oysa sen onların
içinde bulunduğun müddetçe Allah on­lara azap edecek değildir. Yine onlar (in
içlerinde) istiğfar e~ denler varken de Allah onlara azap edecek
değildir.”

Bundan dolayı Yüce
Allah, kendilerine gönderilen pey­gamberleri yalanlamalarından ötürü geçmiş
ümmetlere isabet eden kökten helak ve yok olmayı, Resulullah (s.a.v.)’in bere­keti
sebebiyle bu ümmetten kaldırmıştır.

Hz. Peygamber(sav)’e
gelince ise Allah onu, alemlere rahmet olarak göndermiştir. İşte bu özellikten
Ötürü Resulullah(sav), bütün mahrukata bir rahmet, öldürülmekten kurtulan
münafıklara verilen güvence sebebiyle onlara bir rahmet ve gelmekte olan azabı
ertelemek suretiyle kafirlere bir rahmet olmuştur.

Az önce geçen
Kur’an’ın, Resulullah (s.a.v.) hakkındaki açık ifadesini dikkatli bir şekilde
inceleyelim:

“Oysa sen onların
içerisinde bulunduğun müddetçe Allah onlara azap edecek değildir.” Sanki
ayet şöyle demektedir: “Ey Muhammedi -Onlardan önce geçen ümmetlerde olduğu
gibi- Allah’ın sana bir ikramı olarak onları kökten yok etme şeklinde helak
etmeyecektir. İşte bu, Yüce Allah’ın bu ümmet sebebiyle yeryüzü halkına
bahşettiği rahmet eserleri ile Resulullah (s.a.v.)’in ümmetine olan şefkat ve
rahmet görüntü-lerindendir. Nitekim bu husus; Müslim’in, “Sahîh” adlı
hadis kitabında Abdullah b. Amr b. As’tan şöyle rivayet edilmiştir:

Enfâl: 8/33- “Hz.
Peygamber (s.a.v.), Hz. İbrâhîm (a.s)’ın; “Rabbim! (insanların tapmakta
oldukları) o putlar insanlardan çoğunu saptırdı. Doğrusu (insanlardan) bana
uyan bendendir. Bana karşı gelen kimseyi de (sana bırakırım). Çünkü sen,
(dilediği­ni) bağışlarsın ve (dilediğine de) merhamet edersin.” (İbrâhîm:
14/36) sözünü okudu. Ardından da Hz. İsa (a.s)’ın: “Eğer sen insanlara
azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan
muhakkak ki sen aziz ve hakim olan-sm.”(Maide: 5/118) sözünü okudu. Daha
sonrada ellerini kal­dırıp:

  ‘Allahım! Ümmetim, ümmetim’ buyurdu ve
ağladı. Bu­nun üzerine Şanı Yüce Allah:

  ‘Ey Cebrail! Muhammed’e git. -Rabbin en iyi
bilen ol­makla birlikte- niçin ağladığını ona sor?’ buyurdu. Cebrail’de ona
gelip (ağlamasının sebebini) sordu. Cebrail’de, Resulullah (s.a.v.)’den aldığı
bilgiyi -bunu en iyi bilen Allah olduğu hal­de- Ona bildirdi. Yüce Allah:

  ‘Ey Cebrail! Muhammed’e git ve ona: ‘Ümmetin
konu­sunda muhakkak Biz seni razı edeceğiz, seni üzmeyeceğiz’ de. [63]

Nitekim Yüce Allah,
Resulullah (s.a.v.)’in bu durumu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Rabbin sana
yakında  (nimetlerini)   verecek 
ve sende (bunlara) hoşnut olacaksın. “‘

Ey Allah’ım! Bizi
dünya ve ahirette Resulullah (s.a.v.)’e uyan ve seven ümmetinden kıl.[64]

 



[1] Okuyucunun dikkatine: Burada peygamberlerin sonuncusu
olan Resulullah (s.a.v.)’in risaleüni sadece kısa bir şekilde zikrettik.
Genişçe allatmadık. Çünkü Kesulullah (s.a.v.)’in hayatım ve davetini anlatmak
için detaylı bir kitaba ihtiyaç ardır. Bundan dolayı da Resulullah (s.a.v.)’in hsyatı
ve daveti kısa bir şekilde an­ılacaktır. (Yazar).

[2] Ahzâb: 33/40.

[3] Bu hadisi; Tirmizî, Menâkib (3610)’da rivayet
edilmiştir. Tirmizî de bu hadis hakkında, “hasen” demiştir. Ayrıca bu
hadisi Ahmed b. Hanbel’in, “Müsned” adil kitabında rivayet edilmiştir.
(Benzeri hadisler için b.k.z: Mislim, Fezâil 1(2276); Tirmizî, Menakib 1(3609),
(3847), (3848) (ç).

[4] Bu hadisi; Tirmizî, Menakib (3618)’de rivayet
etmiştir. Tirmizî, bu hadis h&-_ kında “hasen” demiştir. (Benzeri
hadisler için b.k.z: Buhâri, Enbiyâ 3, Tefsir Isra suresi 5; Müslim, İmân 327,
328, Fezâil 3; Tirmizî, Kıyamet 10, Menakib 1, Ttfsir İsrâ suresi 19; Darimi,
Mukaddime 8; Ebu Davûd, Sünnet 13; İbn Mace, Zühd37; Müsned, 1/281, 295, 2/435,
540, 3/6,144, 5/388) (ç).

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 497-498.

[5] Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Adnan’a kadar olan soy
zincirindeki isimlerde yoksa da Adnan’dan Hz. İbrâhîm (a.s)’a ve Hz. İbrâhîm
(a.s)’daı Hz. Adem (a-s^a kadar o!an İsimlerde ihtilaf vardır. Fakat Buhârî,
Tarih’inde Resulullah (s.a.v.) >n Adnan’dan sonra Hz. İbrâhîm (a.s)’a kadar
uzanan yedi ceddini daha sayar. Abo_” lalı ibn Abbas (r.a.)’dan gelen bir
rivayetle; Resulullah (s.a.v.), nesebini sayd1!? zaman Meadd b. Adnan’dan ileri
geçmez arada dururmuş. (ç).

[6] Bununla ilgili hadis için b.k.z: Buhârî,
Mcnâkibu’l-Ensâr 28 (ç).

[7] Gerçekten de Yüce Allah ne kadar Peygamber göndermişse
hepsi de kavminin seçkinlerinden, ileri gelenlerinden şeref]ilg-indendir.
Kur’ân-i Kerîm’de kıssaları katılan peygamberlerin hayatları incelendiğinde bu
apaçık bir şekilde görülür, (ç).

[8] Bu hadis için b.k.z: Buhârî, İman 37, Bed’ü’I-Vahy I,
Şehâdât 28, Cihat 11, 99, J°2> 122, Cizye 13, Tefsirü Âl-i İmrân 4, Edeb 8,
İstizan 24, Ahkâm 40; Müslim, y*ad73 (1773); Tirmizî, İsti’zan 24 (2718)(ç).

[9] Bu hadisi;   
el-Esbehânİ,   
Delâilü’n-Nübüvvet,   
1/65’de   rivayet    etmiştir, eranî’de, e]-Evsâf ta rivayel
etmiştir- Tabcrânî, bu hadisin güzelliğine işaret N   ‘ŞTtI” (Ayrıca bu hadisi; Beyhâkî, İbn
Adiy ve îbn Kesîr’de, el-Bidâye ve’n-Ihifye, de 2/255-256 rivayet etmiştir.)
(ç).

[10] Bu hadisi; Müslim, Fezâil 1 (2276)’de rivayet
edilmiştir. Tirmizf de, Menâkib 1 (3609)’da rivayet etmiştir. Tirnıizî, bu
hadis hakkmda, ‘HaseitSahîh’ demiştır Hadisin tamamı için b.k.z; îbn Esîr,
el-Câmİırl-Usûl, 8/535.

[11] Tırmizî, Menâkib (3610) (ç)..

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 498-500.

[12] İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 1/ 260.

[13] Musned, 1/ 8, 277 (ç).

[14] İbn îshâk, Siyer, sh. 25 (M. Hamidullah tahkiki ve
ta’lüri) (ç).

[15] ibn Kesîr, el-Bidaye ve7n-Nihaye, 1/ 260.

[16] İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 1/ 260.

[17] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 500-501.

[18] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 501-502.

[19] İbn ishâk, Siyer, sh. 10-18 (M. Hamidullah tahkiki ve
ta’liki) (ç).

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 502-503.

[20] Hz. Peygamber (s.a.v.), oğlu Kasım’a nispetle bu
isimle künyelenmiştir. Medine’deki Yahudiler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i,
“Ebu’l-Kasım” (Kasım’m babası) diye çağırırlardı, (ç).

[21] Yine Resulullah (s.a.v.), oğlu İbrahim’e nispetle bu
isimle künyelenmiştir. Bu, “ibrahim’in babası” anlamında kullanılır,
(ç).

[22] “Muhammed” kelimesi, hamd kökünden
gelmiştir. Tef îi babından geldiğinlen dolayı mübalağa ifade eder. “Tekrar
tekrar övülmüş” manasmdadır. Yüce Allah, Resulullah (s.a.v.)Mn bu İsmini,
Kur’ân-ı Kerîmin dört yerinde zikretmiştir. Bunla’-da; Âl-i İmrân: 3/144,
Ahzâb: 33/40, Muhammed: 47/2, Feth: 48/29’dur. (ç).

[23] “Ahmed” kelimesi, hamd kökünden gelir. İsmi
tafdil siğasındadır. “En çok hamd eden” anlamında kullanılır. Bununla
ilgili başka açıklamalar da yapılmıştır. Ayrca bu ismi, Hz. İsa, Saff: 61/6’da
haber vermiştir. Ahmed kelimesi, Yunanca’daki Faraklit kelimesinin
karşılığıdır. Bununla ilgili açıklama daha önce geçmişti, (ç).

[24] “el-Mâhî” kelimesi, “mahv”
kökünden gelir. Mahveden, yok eden, ortadan kal­dıran demektir. Küfrü kaldıran
veya kendisine tabi olanlardan kötülükleri kâdıran anlamında yorumlar
yapılmıştır. Ayrıca bunun dışında başka açıklamalarda yapıl­mıştır, (ç).

[25] “el-Akib” kelimesi, “sonuncu”
demektir. Bazı rivayetlerde, “kendinden sonra Peygamber olmayan” diye
açıklama gelmiştir. Nitekim ayet ve birçok hadistea gelen delil; Resulullah
(s.a.v.)’den sonra Peygamber olmayacağını, onun “Hâtemü;l-Enbiyâ”
olduğunu belirtmiştir. Şu halde “Âkİb” ismi, Resululiah (s.a.v.)’in
bu mümtaz yönünü belirtmektedir, (ç).

[26] ‘el-Hâşir” kelimesi, “toplayan”
demektir. Kıyamet günü ilk önce Resulullah (s.a.v.) diriltilecek sonrada geri
kalan insanlar onun peşinden diriltüecektir. Bir başka hadiste;
“Kendisinden arz ilk yarılacak olan benim” buyurmuştur. Yani k-yamet
günü ilk dirilen o olacaktır. Daha sonrada diğerleri diriltilip onun peşnden
haşir edileceklerdir, (ç).

[27] Bu isimlerin geçtiği yerler ise şuralardır: Buhârî,
Menâkıb 17, Tefsirü Saff suresi !: Müslim, Fezâil 125 (2354); Muvatta,
Esmaırn-nebi 1; Tirmizî, Edeb 67 (2842).

[28] Saff: 61/6.

[29] Hz. Peygamber (s.a.v.)’den önce Muhammed ismini
kullananlar şunlardır: Mı-hammed b. Uheyha b. Cülah ei-Evsî, Muhammed b.
Mesleme e]-Ensarî (sahabe), Muhammed b. Berrâ el-Berkî, Muhammed b. Süfyân b.
Mücaşî, Muhammed b. Humrân el-Cufî, Muhammed b. Huzaî es-Sülemî. Tarihçilerin
belirttiğine göre; bu altı kişiden başka Muhammed İsmini alan bir başkası
joktur. İlk olarak Muhammed ismini alan şahsın, Muhammed b. Süfyân b. Mücaşî
olduğu söylenmtktedİr. (ç).

[30] Tercümesini yapmakla olduğumuz kitabın orijinal
metninde, Mulıammed yeme Ahmed ismi geçmektedir. Bunun bir matbaa hatası olduğu
kanısındayız. Tercürneet ise Ahmed yerine Muhammed ismi kullanılmıştır.(ç).

[31] İmam Kadı İyâz, cş-Şitâ, s. 90 (Osmanlı Baskısı).

[32] Bu hadisi, İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/127’de
rivayet etmiştir.

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 504-507.

[33] Buraya kadar olan kısım, Ahzâb: 33/45’te de geçmektedir.
Ayrıca bu konuyla ı]gıli olarak şuralara da bakılabilir. Feth: 48/8; Fâtır:
35/24; Sebe’- 34/28- Furkân-25/56; Enbiyâ: 21/107 (ç).

[34] Bu hadisi Buhârî, Tefsirü Feth suresi 3, Büyü 50’de
rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel’de Müsned, 3/74’de rivayet etmiştir..

[35] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 507-508.

[36] İbn İshâk, Siyer, sh.26-28 (M. Hamidullah tahkiki ve
ta’liki) (ç)

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 508-510.

[37] ibn Kesîr, cl-Bidâye ve;n-Nihâye, slı.275.

[38] Resulullah’ın Halime es-Sa’diyye’nin yanındayken
göğsünün yarılmasına dair diğer rivayetler için b.k.z: Dârimi, Mukaddime 3,
Miisned, 4/184. (ç)

Resulullah
(s.a.v.)’in İsrâ ve Mi’raç gecesinde göğsünün yarılmasına dairrivayd-ler için
b.k.z: Buhâri, Salât 1,

Hacc
76, Enbiyâ 5, Tevhid 37; Müslim, İman 260 262, 263 (163), 264 (164); Müsned,
5/143, 4/184; Nesai, Salât

2
(ç).

[39] Bakara: 2/127 (ç).

[40] Saff:61/61(ç).

[41] İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 2/275.

[42] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları:
510-514.

[43] Resulullah (s.a.v.)’in evlendiği kadınlar şunlardır: V
Hatice binti Hüveylid, 2-pvfc binti Zem’a, 3- Aişc bint Ebi Bekr, 4- Hafsa
binti Ömer, 5- Zeynep binti aIı5. .6- Zeynep binti Huzeyme, 7-Ümmü Seleme binti
Ebi Ümeyye, 8- Ümmü . «abibc binti Ebi Süiyân, 9- Meymune binti Haris, 10-
Cüveyriye binti Haris, 11-fjtfye binti Huzeyy.

[44] Bu konuyu. “Ahkam Tefsiri” 2/330 adlı
kitabımızda detaylı bir şekilde anlâtık.

[45] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 514-515.

[46] Aclmıî, Keşfii’1-Hafa, H.No:164 (ç).

[47] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 515-518.

[48] Cum’a: 62/2 (Benzeri ayetler için b.k.z: Bakara:
2/129; Âl-i İmrân: 3/20) (ç)

[49] Yazarımız Sabûnî, burada milliyetçilik gibi bir
duyguya kapılmamakladır, öı-sözde de belirtildiği üzere, bu kitap. Şeriat
Fakültesindeki Öğrencilere verilen ken-t’eranslardan oluşmaktadır. Bu
konferansla” ise, Arap Öğrencilere hitaben yapıim^-tır (ç)

[50] Hacc: 22/73

[51] Nahl: 16/58-59

[52] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 518-521.

[53] Kurtubî, Câmiul-Ahkamri-Kufan, 7/97

[54] İbn Kesîr. Muhtasarı İbn Kesîr Tefsin. 1/ 624 (Hadis
için b.k.z: Buhârî, Menakıb 1D(Ç)

Muhammed Ali Sâbûnî,
Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 521-524.

[55] Müslim, Fezâil 3 26, Bin- 87; Tirmizî, Da’vât 118; ibn
Mace. ikâme 25, 189; Ebu Davûd, Sünnet 10 (ç)

[56] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 524-525.

[57] Buhârî, Tefsir-i Feth Suresi 3, Büyü’ 50; Müsncd,
3/174

[58] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 525-527.

[59] Ahmed b. Hanbel, Müsncd, 6/183 (ç)

[60] Kalem: 68/4

[61] Tevbe: 9/128

[62] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 527-529.

[63] Müslim, iman (202)

[64] Duha: 93/5

Muhammed Ali Sâbûnî,
Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 529-531.