Hz. Süleyman (A.S)

43391

                                      

Hz.
SÜLEYMAN (A.S)
1

Hz.
Süleyman (a,s)’ın Kur’an’da Zikredilmesi:
1

Hz.
Süleyman (a.s)’in Soyu:
1

Hz.Süleymân
(a.s)’ın (Adaletli) Hüküm Vermesi:
2

Hz.
Süleyman (a.s)’m Beytü’l-Makdisi Yaptırması:
3

Yüce
Allah’ın Hz. Süleyman (a.s)’a Verdiği Nimetler:
4

Hz.
Süleyman (a.s)’ın, Sebe’ Kraliçesi Belki s İle Olan Kıssası:
9

Hz.
Süleyman (a.s)’ın İmtihan Edilmesi:
13

Hz.
Süleyman (a.s)’m Ölümü:
14

 

Hz. SÜLEYMAN
(A.S)

 

“Cinlerden,
insanlardan ve kuşlardan oluşmuş orduları Süleyman’ın hizmetine toplandı; hepsi
bir arada (onun tara­fından) düzenli olarak sevk ediliyordu.” (Nemi:
27/17)

 

Hz. Süleyman (a,s)’ın Kur’an’da Zikredilmesi:

 

Hz. Süleyman (a.s)’ın
ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de; Bakara, Nisa, En’âm, Enbiyâ, Nemi, Sebe’ ve Sâd Surelerinin
16 ye­rinde geçmektedir.[1]

Hz. Süleyman (a.s),
İsrail oğulları peygamberlerindendir. Allah, ona, peygamberlik ve hükümdarlık
vermiştir. Bu iki . özellik kendisinde de babası Hz. Dâvud (a.s)’da da
bulunuyor­du.

Hükümranlığı ve ülkesi
geniş, saltanatı güçlü idi. Allah, ondan sonra hiç kimseye bu kadar büyük
saltanat vermemiştir. Çünkü Allah, Hz. Süleyman (a.s)’in (bununla ilgili
yaptığı) duayı kabul edip ondan sonra hiçbir kimseye vermediği bu bü­yük
hükümranlık ve saltanatı Sâdece ona vermiştir. Nitekim Yüce Allah, bu olayı
şöyle anlatmaktadır:

“Süleyman:
‘Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir
hükümranlık ver. Şüphesiz Sen, daima bağışta bulunansın ‘ dedi. Bunun üzerine
Biz de, (ona;) istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve
dalgıçlık yapan şeytanları ve demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun
emrine verdik. ‘İşte Bizim bağışımız budur, ister ver, ister tut hesapsızdır’
dedik. [2]

 

Hz. Süleyman (a.s)’in Soyu:

 

Hz. Süleyman (a.s)’m
soyu; Süleyman b. Dâvud b. İşâ b. Uveyd. şeklinde olup Hz. Ya’kûb’un oğlu
Yehûzâ’nm soyun­dan gelmektedir.

Sonuç olarak ise,
soyu, Hz. İbrahim (a.s)’a dayanmaktadır.

Ehli kitap, Hz.
Süleyman (a.s)’m soyunu uzunca bir şekil­de nakledip onun, “büyük bir
hikmet sahibi bir kimse olduğu­nu” söylerler. İşte bundan dolayıdır ki,
ona, “Süleyman Hakîm” derler. Kesinlikle “Peygamber”
lakabını takmazlar.[3]

 

Hz.Süleymân (a.s)’ın (Adaletli) Hüküm Vermesi:

 

Hz. Dâvud (a.s), oğlu
Süleyman’a; kendisinin yerine hü­kümdar olmasını vasiyet etti.

Hz. Dâvud (a.s)
ölünce, Hz. Süleyman (a.s) 12 yaşında hükümdar oldu.

İbnü’1-Esîr ise,
“el-Kânıil” adlı eserinde; Hz. Süleyman (a.s)’in, 13 yaşındayken
hükümdarlığa geçtiğini kaydetmektedir.[4]

Hz. Süleyman (a.s);
yaşının küçük olmasına rağmen üstün akıl ve zeka sahibi birisi idi.
Organizasyonu ve yönelimi güzeldi. Çünkü Allah, ona, daha küçükken bile hüküm
verme ve güzel yargılama kabiliyeti vermişti. Kur’ân-ı Kerîm, onun bu üstün
özellik ve zekasının bir kısmından bahsetmektedir. Bu olay, babası Hz. Davud’a
bir fetva sorulması sırasında gerçek­leşmiştir. Bu olay hakkında; babası başka
bir şekilde ve Hz. Süleyman ise bir başka şekilde cevap verdi. Fakat Hz. Süley­man’ın
cevabı, hakkı daha iyi ihtiva ediyor ve doğruya daha yakın idi. Yüce Allah bu
konu ile ilgili olarak şöyle buyurmak­tadır:

“Bir zaman Dâvud
ve Süleyman, bir ekin konusunda hü­küm veriyorlardı: Bir grup insanın koyun
sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekin (tarlasının) içine dağılıp
(ekine) zarar vermişti. Biz, onların (bu konuda verdikleri) hükmü gö­rüp
bilmekte idik. (Fetvayı) bu (şekilde vermeyi) Süleyman’a Biz bildirdik. Çünkü
Biz, Davud’a ve Süleyman’a, hüküm (peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim
verdik.”

Yüce Allah’ın,
“(Fetvayı) bu (şekilde vermeyi) Süley­man’a Biz bildirdik” ifadesi;
Süleyman’ın verdiği hükmün, daha doğru olduğunu gösterir.

“Çünkü Biz,
Davud’a ve Süleyman’a, ‘hüküm’ (adaletli hüküm verme kabiliyeti = hükümranlık)
ve ‘ilim’ verdik[5] ifa­desi ise; onların her
ikisinin de, Allah tarafından bahşedilmiş hüküm ve ilim sahibi olduklarını
gösterir.

Tefsirciler, bu olayı
detaylı bir şekilde şöyle anlatmakta­dırlar: Bir adamın koyunları bir gece
vakti bir kavmin ekin tar­lasına girip orada bulunan ekinleri yemişler ve
ekinleri yok etmişler. Davalı taraf, Süleyman’ında orada olduğu bir sırada
Dâvud peygambere gelip olayı olduğu gibi ona anlatmışlar. Bunun üzerine Dâvud
Peygamber, koyunları, geceleyin telef edilen ekinin yerine tarla sahibine
verilmesine karar verdi. O

sırada 11 yaşında olan
Süleyman Peygamber bu kararın dışın­da şöyle bir karar belirtmiş:

“Koyunları, ekin
sahibine ver. Onların sütlerinden, yavru­larından ve yünlerinden
faydalansınlar. Ekin tarlasını da, ko­yun sahibine ver. Eski haline gelinceye
kadar onu ıslah edip düzeltsin.[6]

Bu karar, her iki
taraf içinde daha iyi idi. Çünkü bunun sonucunda; koyun sahibi, koyunlarına
sahip olacak ve tarla sahibi de, tarlasına sahip olacaktı.

Yine Hz. Süleyman’ın
hüküm ve karar vermedeki görüşü­nün doğruluğu ile ilgili Buhârî ile Müslim’de,
Resulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“(Dâvud Peygamber
döneminde) iki kadın vardı. Bunların iki de oğlu vardı. Bir kurt gelerek
birinin oğlunu götürdü. Bü­yük olan kadın, küçük olana:

– ‘Kurt senin çocuğunu
götürdü’ dedi. Küçük olan kadın ise:

  ‘Hayır, senin oğlunu götürdü’ dedi.
Aralarında anlaşa­mayınca, Dâvud peygambere başvurdular. Dâvud Peygamber,
çocuğun büyük kadına ait olduğuna karar verdi.[7] Bunun
üze­rine bu iki kadın, (daha iyi bir sonuç almak için) Süleyman peygamberin
yanına gittiler. Süleyman Peygamber (onların davalarını dinledikten sonra):

  ‘Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye bölüp
aranızda bö­lüştüreceğim’ dedi. Küçük olan kadın:

  ‘Yapma. Allah aşkına, çocuk onun olsun’ dedi.

Bunun üzerine Süleyman
Peygamber, çocuğu, küçük ka­dına verdi.[8]

Bu olay, doğru ve hile
yolunu ortaya çıkarmadaki açık üs­lubu göstermektedir:

Hz. Dâvud (a.s), büyük
kadının delili, küçüğünkinden da­ha güçlü olduğu için büyük kadın lehine karar
vermişti. Çünkü büyük kadın, kendi açısından hakkı açığa çıkarmada bazı ka­nıtları
olduğunu ortaya çıkarıyor. Hz. Süleyman (a.s) ise hak sahibini ortaya çıkarmada
mükemmel bir yöntem tutuyor. Çünkü bu iki kadın, olayı (çözüme kavuşturması
için) Hz. Sü­leyman’a geldiklerinde, onlara:

“Bana bir bıçak
getirin, çocuğu ikiye bölüp aranızda bö­lüştüreceğim1′ demişti. Bunun üzerine
büyük kadın, gafletin­den ve aptallığından susmuştu. Küçük kadın ise annelik
şefka­tinden ve merhametinden dolayı hiç düşünmeden:

“Yapma. Allah
aşkına, çocuk onun olsun” demişti. Bunun üzerine Hz. Süleyman, çocuğun
onun olduğu üe ilgili olumlu kanaat elde edip çocuk hakkındaki hükmü küçük
kadın lehine vermişti. Çünkü Hz. Süleyman, kadının çocuğa olan şefkati
sebebiyle çocuğun kadına ait olduğunu anlayıp küçük kadın lehine karar
vermişti.[9]

 

Hz. Süleyman (a.s)’m Beytü’l-Makdisi Yaptırması:

 

Hz. Süleyman (a.s),
babası Hz. Davud’un vasiyetini yerine getirmek için, hükümdarlığının dördüncü
yılında Beytü’l-Makdisi inşa etmeye başladı.[10] Bu
hususta çok mal harcadı.

Binayı yedi yılda
bitirdi. Kudüs şehrinin etrafına surlar yaptır­dı.

Rivayet edildiğine
göre; “Süleyman Peygamber, Beytü’l-Makdis’i inşa etme işini bitirince,
Yüce Allah’tan üç şey iste­di. Bunların ikisini ona verdi. Bunlar:

1. (Allah’tan,)
kendi hükmü gibi doğru ve isabetli) hüküm verebileceği bir güç istedi. Allah’ta,
bunu yalnızca ona verdi.

2. (Yine
Allah’tan,) kendisinden sonra hiçbir kimseye na­sip olmayacak bir hükümranlık
vermesini istedi. Allah’ta, bu­nu yalnızca ona verdi.

3.  Mescidin yapımını tamamladıktan sonra
mescidine ge­lip de sadece namaz kılmak için hareket eden bir kulu, anne­sinden
yeni doğmuş gibi günahsız olarak oradan çıkarmasını istedi. (Fakat Allah, bunu,
ona vermedi.)”[11]

îbn Kesîr, bu rivayeti
aktardıktan sonra şöyle der:

“(Peygamber
Efendimiz:} ‘İşte Cenab-ı Allah’ın, bunu bize vermiş olacağını ümit ederiz’
buyurdu.”

Hz. Süleyman (a.s)
Beytü’l-Makdis’in inşaatını bitirince, “hükümdarlık sarayını” yaptı.

Tarihçiler derki: Hz.
Süleyman (a.s), bu hükümdarlık sa­rayını 13 yılda tamamladı. Ayrıca
“kurban kesme yeri” yaptır­dı. Çünkü Hz. Süleyman (a.s), “onarım
ve bayındırlık” işlerine çok büyük önem verirdi. (Bunun yanı sıra birde,)
“deniz filo­suna” sahipti.

Tarihçiler derki: Hz.
Süleyman (a.s), Hindistan’dan kendi­sine altın, gümüş ve ticaret eşyası getiren
“bir gemiye” sahipti. Savaş için “at” besleyip hazırlamaya
da özel bir titizlik göste­riyordu. Onun şeriatında kadınların sayısı ile
ilgili bir sınırla­ma olmadığından ipekli sırmalı çok sayıda hanımı vardı.

Resulullah (s.a.v)’in
bu konu ile ilgili olarak şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Dâvud oğlu
Süleyman şöyle dedi: Ben bu gece 100 ha­nımımla ilişkide bulunacağım. Onlardan
her biri, bir erkek ço­cuk doğuracaktır. O çocuklar, Allah yolunda kılıçla
cihad ede­ceklerdir. Fakat bunu söylerken ‘inşallah’ demedi. O gece 100
hammıyla ilişkide bulundu. Onlardan hiç biri çocuk doğurma­dı. Sadece
içlerinden birisi, yarım bir insan doğurdu.”

Resulullah (s.a.v.)
buyurdu ki: “Eğer ‘inşallah’ deseydi, hanımlarından her biri, Allah
yolunda kılıçla savaşacak bir er­kek çocuk doğururdu.[12]

 

Yüce Allah’ın Hz. Süleyman (a.s)’a Verdiği
Nimetler:

 

Cenab-ı Allah, Hz.
Süleyman (a.s)’a, büyük nimetler ve meziyetler sundu. Bunu da, onu, büyüklüğe
ve şerefliliğe bir ad olması için ve yüce bir hükümdar görüntüsü vermek için
yapmıştı. Çünkü Yüce Allah, ona, büyük imkanlar bahşetmek suretiyle ona dünya
ve ahiret üstünlükleri sağlamıştır. İşte Yü­ce Allah’ın, Hz. Süleyman (a.s)’a
bahşettiği bazı nimetler şun­lardır:

Birincisi:
Yüce Allah, Hz. Süleyman (a.s)’a, peygamber­lik verdiği gibi onu, babasının
saltanatına ve hükümdarlığına mirasçı kılması.

Böylece Hz. Süleyman
(a.s), hem Peygamber ve hem de hükümdar olup iki şerefi bir arada toplamıştır.
Yüce Allah’ta bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Süleyman,
Davud’a (hem peygamberlik, hem ilim ve hem de hükümdarlık bakımından) mirasçı
oldu. “[13]

İbn tCesîr bu konu ile
ilgili olarak ise şöyle der: “Yani Hz. Süleyman, peygamberlik ve
hükümdarlık bakımından Hz. Davud’a mirasçı oldu. Buradaki mirasçılıktan kasıt,
mal bakı­mından olan mirasçılık değildir. Çünkü Hz. Davud’un, Hz. Süleyman’dan
başka oğullan da vardı. Durum böyle olunca, Hz. Davud’un malı, sadece Hz.
Süleyman’a miras olarak kala­cak değildi. Ayrıca sahîh hadiste sabit olduğuna
göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

‘Biz peygamberler
topluluğu, miras bırakmayız. Bıraktık-larımız olursa da, o sadakadır. [14]

Doğru konuşan ve.sözü
tasdik edilen Peygamber Efendi­miz, (burada) peygamberlerin mallarının miras
olarak bırakıl­mayacağını haber vermektedir. “Bilakis onların bıraktıkları
mallar, kendilerinden sonra yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine sadaka olarak
verilir. [15]

İkincisi:
Allah’ın, Hz. Süleyman (a.s)’a, kuş dili ile diğer hayvanların lisanlarını[16]
öğretmesi.

Böylece Hz. Süleyman
(a.s), kuşların ve hayvanların ko­nuşmalarını, diğer insanların anlamadığı bir
şekilde anlardı. Hüdhüd, karınca ve diğer hayvanlarla konuştuğu gibi bazen
diğer hayvanlarla da konuşurdu.

İbn Asâkir’in şöyle
söylediği rivayet edilmiştir: “Süley­man Peygamber, yoldan geçerken erkek
bir serçenin, dişi bir serçenin etrafında dolanmakta olduğunu gördü. Yanında
bulu­nanlara:

  ‘Bu erkek serçenin ne dediğini biliyor
musunuz?’ diye sordu. Etrafındakiler:

  ‘Ey Allah’ın peygamberi! Ne diyor?’ diye
karşılık verdi­ler. Süleyman Peygamber:

  ‘Erkek serçe, dişi serçeyi istiyor ve ona:
‘Benimle evle­nirsen, seni, Şam’da dilediğin eve yerleştiririm’ diyor. Çünkü
Şam’ın evleri, güzel taşlarla inşa edilmiştir. Oralara herkes giremez. Ancak
bir dişi ile evlenmek isteyen her erkek, mutla­ka yalan söyler.[17]

Yüce Allah bu konuda
şöyle buyurmaktadır:

“Süleyman,
Davud’a (hem. peygamberlik, hem ilim ve hem de hükümdarlık bakımından) mirasçı
oldu. Dedi ki: ‘Ey insan­lar! Bize, kuşların dili öğretildi. Ve bize, her
şeyden (bolca bir pay) verildi. İşte bu, açık bir lüiuftur.”[18]

Yine Yüce Allah bu
konuda şöyle buyurmaktadır:

“(Süleyman ‘m
cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu) karınca vadisine geldikleri
zaman bir karınca: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları
far­kında olmayarak sizi ezmesinler’ dedi. (Süleyman,) karıncanın bu sözüne
gülümsedi…..”[19]

Üçüncüsü:
Yüce Allah’ın, Hz. Süleyman (a.s)’a, daha kü­çük yaşta Adaletle hükmetmeyi
vermesi.

Buna; daha önce de
naklettiğimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in, “(Fetvayı) bu (şekilde vermeyi)
Süleyman’a Biz bildirdik” (Enbiyâ: 21/79) şeklinde hakkında hüküm
verdiğini ikrar ettiği olay ile daha öncede geçtiği üzere bir kurdun iki
kadının biri­sinin çocuğunu alıp götürmesi hakkında verdiği hüküm ile ilgi­li
olay delil teşkil etmektedü”.

Dördüncüsü: Yüce
Allah’ın, rüzgarı Hz. Süleyman (a.s)’m emri altına vermesi.

Rüzgarı, dünyanın
hangi tarafına isterse o tarafa estiriyor ve böylece kısa zamanda uzak
mesafeleri kat ediyordu. Nite­kim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle
buyurmaktadır:

“Süleyman ‘a,
sabah gidişi bir aylık mesafe ve akşam dö-nüsü de bir aylık mesafe olan rüzgarı
emrine verdik. “[20]

Ayetin anlamı
şöyledir: Hz. Süleyman, bu rüzgar ile sa­bahtan öğleye kadar bir aylık mesafeyi
kat ediyor ve öğleden akşama kadar ise bir aylık mesafeyi kat ediyordu. Böylece
de bir günde iki aylık mesafe kat ediyordu.

Hasan el- Basri derki:
“Süleyman Peygamber sabahleyin Şam’dan hareket eder, öğleye doğru İstahr
denilen yere konak­lar. Orada öğle yemeğini yerdi. Akşama doğru oradan dönerek
Kabil’de gecelerdi. Şam ile îstahr arası, bir aylık mesafedir. Yine İstahr ile
Kabil arası da bir aylık mesafedir.”

İbn Kesîr bu konu ile
ilgili olarak şöyle der: “Hz. Süley­man’ın, tahtadan yapılma (çok büyük)
bir tahtırevanı ( ya da uçan halısı) vardı. İstediği bütün köşkleri, çadırları,
mallan, atlan, develeri, (insanlardan ve cinlerden oluşmuş) Adamları, bunların
dışında hayvanları ve kuşları ona yükleyebiliyordu. Bir yolculuğa çıkmak
istediğinde, (yukarıda sayılan şeyleri ona yükler ve) rüzgar da onu (alıp
istenilen yere) götürürdü.”

Derim ki: Bu, o kadar
garip ve acayip bir şey olmayıp Al­lah’ın kudretinin yanında çok basit bir
şeydir. Kaldı ki bugün insanlar, uzak memleketlere jet uçağıyla
gidebilmektedir. Bir beldeden diğer uzak bir beldeye hızlı bir şekilde yol
alabil­mektedir. Bunun bir benzeri olarak; Allah’ın, rüzgarı, bir vası­ta
olarak peygamberi Hz. Süleyman (a.s)’a vermesi, inkar edilemez. Çünkü rüzgarın
Hz. Süleyman’ın emri altına veril­mesi olayı, Hz. Süleyman (a.s)’a mahsus
kılman mucizelerden sadece biridir.

Üstad Neccâr,
“Kasasu’l-Enbiyâ” adlı kitabında tahtırevan (uçan halı) olayını kabul
etmemektedir. Halbuki Allah’ın kud­reti, nice garip ve acayip şeyleri meydana
getirdiğine göre bu­nu inkar etmeye hiç de gerek yoktur. Biz, -Kur’an’mda
belirt­tiği- rüzgarın, Hz. Süleyman’ın, emriyle uzak mesafeleri kısa zamanda
yol aldığına inanırız. Ama rüzgar, tahtırevanı nasıl alıp götürür? Tahtırevanla
köşkleri nasıl taşır? Atları nasıl gö­türür? Bu konuları Allah’a bırakır,
Kur’an’in bu konuda anlattıklarını nakletmekle yetiniriz. Zira Yüce Allah bu
konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Süleyman’a,
fırtınayı (boyun eğdirmiştik. Bu fırtına) Sü­leyman’ın emriyle, içinde
bereketler yarattığımız vere akıp gi-derdi. ‘Biz, her şeyi (yapmasını)’
biliriz. “[21]

Biz, Üstad Neccâr’da
dahil, mucizeleri ve acayip olaylan kabul ederiz. Fakat biz, bu konuda ölçülü
davranmalıyız ve aşırıya kaçmamalıyız. Belki de Üstad Neccâr’in, bu tahtırevan
meselesini kabul etmemeye sevk eden şey; bazı hikayecilerin bu tahtırevanı
acayip ve garip bir biçimde anlatması veya bazı tefsircilerin de bu
tahtırevanın özellikleri hakkında anlatılanla­ra dayanmadaki aşırılıkları
olabilir.

Beşincisi: Yüce
Allah’ın, cinleri ve şeytanları Hz. Süley­man (a.s)’m emri altına vermesi.

Bunlar, H. Süleyman
(a.s)’a, mücevherler ve kıymetli mercanlar çıkarmak için denizlere dalıyorlar
ve insanoğlunun gücünün yetemeyeceği; yüksek gökdelenler, büyük saraylar,
yerinden oynatılamayan sağlam kazanlar, havuzlara benzer büyük çanaklar vb.
işler yapıyorlardı. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle
buyurmaktadır:

“Süleyman ‘a,
sabah gidişi bir aylık mesafe ve akşam dö­nüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı
(emrine verdik.) Yine Süleyman için, erimiş bahri da kaynağından sel gibi
akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, Süleyman ‘in önünde çalı­şırdı.
Onlardan kim, emrimizden sapsa, ona, alevli azabı (attı­rırdık. Onlar, Süleyman
‘a; kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, yerinden
oynamayan sağlam kazan­lardan ne dilerse yaparları. Ey Dâvud ailesi! Şükredin.
Çünkü (verdiğim nimetlere karşı) şükreden azdır. “[22]

Yüce Allah, Hz.
Süleyman (a.s)’ı, bütün şeytanların üzeri­ne otorite yapması sebebiyle; Hz.
Süleyman (a.s.,) onlardan dilediğini zor işlerde çalıştırıyor ve insanlara
kötülük yapmala­rını engellemek için de onlardan dilediğini zincirlere
bağlıyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“(Süleyman için)
bina kuran ve (denizlerden mücevherler ile değe.rli süs eşyaları çıkarmak için)
dalgıçlık yaparı şeytan­ları ve demir zincirlere bağlı diğerlerini (onun emrine
verdik)-[23]

Bu özellik, Hz.
Süleyman’dan başka hiçbir peygambere verilmemiştir. İşte bu; büyüklüğün zirvesi
ve dün ya daki hü­kümdarların otorite ile hükümranlıklarının son noktasıdır. Bu
 sebepledir ki, hükümdarlardan hiç birisi
Hz. Süleyman’ın elde ettiği mertebeye ulaşamamıştır.

(Hz. Süleyman’ın bu
özelliği ile ilgili olarak) İmam Buharı, Sahîh’inde Resulullah (s.a.v.)’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Geçen gece
cinlerden bir ifrit, namazımı bozmak için karşıma çıktı. Allah’ta bana imkan
verip onu yakaladım ve he­pinizin onu görmesi için caminin direklerinden birine
bağla­mak istedim. Hemen o anda kardeşim Süleyman (Peygam­berin: ‘Ey Rabbim!
Beni bağışla. Bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık
ver.” (Sâd: 38/35) şeklindeki duasını hatırladım. Bu sebeple de onu
(orada) kö­pek kovar gibi bırakıverdim.”[24]

Altıncısı:
Yüce Allah’ın, Hz. Süleyman için, erimiş bakın, kaynağından sel gibi akıtması.

Bakır, Hz. Süleyman
için, suyun fişkırdığı gibi özel bir kaynaktan erimiş olarak fışkırıyordu. Hz.
Süleyman ise onu dilediği şekilde kullanıyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile
ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Süleyman için,
erimiş bakın da kaynağından sel gibi akıttık. “[25]   İşte bu, Hz. Süleyman ‘a özgü bir özellikti.

Nitekim Allah, babası
Davud’a da demiri yumuşatmıştı. Bu sebeple de demiri, ateşe ve çekice gerek
duymadan elinde hamur gibi istediği şekle sokabiliyordu. Bununla ilgili olarak
ise Allah şöyle buyurmaktadır:

“Davud’a da
demiri yumuşattık.”[26]

Abdullah ibn Abbas’ın
anlattığına göre; (ayette geçen) “el-Kıtr” (Erimiş bakır) kelimesi,
“en-Nuhâs” (Bakır) anlamında­dır. Bu erimiş bakır kaynağı,
Yemen’dedir. Bu kaynağı, Cenab-ı Allah, Hz. Süleyman için (yerden) fışkırttı.
Bunun

üzerine Hz. Süleyman,
bu erimiş bakırı kaynağından alıp bina­lar ve başka şeyler yapmada
kullanıyordu.[27]

Bazı alimler der ki:
“Belki de bu erimiş bakır kaynağı, volkanik ülkededir.”

Yedincisi:
Hz. Süleyman (a.s)’m; insanlardan, cinlerden ve kuşlardan oluşmuş bir ordusunun
bulunması.

Hz. Süleyman (a.s),
onların yapacağı işleri düzenler ve iş­lerini ayarlardı. Bir sefere çıkacağı
zaman, onlar, toplu bir me­rasim alayı şeklinde onunla birlikte çıkarlardı.
Askerler ve gö­revliler, her taraftan olacak şekilde Hz. Süleyman’ı bir halka
içerisine alıp insanlar ve cinler, onunla birlikte yürürlerdi. Kuşlar ise,
kanatlarıyla Hz. Süleyman’ı sıcaktan koruyorlardı.

Bu ordu birlikleri
içerisinde her gruba ait liderler ve baş­kanlar vardı. Onlar, ihtişamlı
günlerde ve askeri törenlerde orduyu harekete geçirirlerdi. Gözler, bunun bir
benzerini daha görmemişti…

Kur’ân-ı Kerîm, bize;
Hz. Süleyman’ın, bu ordusuyla bir sefere çıktığı esnada bir karınca vadisinden
geçerken bir karın­canın arkadaşlarıyla konuşması ve Hz. Süleyman’ın ise bu ka­rıncanın
konuşması ve arkadaşlarını (Süleyman’ın ordusundan korunmak için yuvalarına
kaçmaları şeklinde yaptığı) uyarışını anlayıp bu konuşmadan dolayı tebessüm
etmesi ve Allah’ın, kendisine bol bir şekilde bu büyük nimeti vermesi sebebiyle
O’na şükretmesi ve bu nimete karşı yaptığı teşekkürü yerine getirebilmeyi
Rabbinden istemesi ile ilgili olayı bize anlatmış­tır. Yüce Allah bu konu ile
ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Cinlerden,
insanlardan ve kuşlardan oluşmuş orduları, Süleyman ‘in hizmetine toplandı.
Hepsi bir arada (onun etra­fında) düzenli olarak sevk ediliyorlardı. Nihayet
karınca vadi­sine geldikleri vakit, bir karınca: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin.
Yoksa Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezme­sin’ dedi. (Süleyman)
karıncanın bu sözüne gülümseyerek: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin
nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi iş yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle,
beni, Salih kulların arasına kat’ dedi.[28]

İbn Kesîr derki:
“Ayeti kerimenin bağlamından anlaşıldığı üzere; Hz. Süleyman’ın, alay
kıtası içerisinde ata binili oldu­ğuna ve -bazılarının da iddia ettiği gibi-
tahtırevan üzerinde olmadığına, eğer tahtırevan üzerinde olsaydı karıncaya
ondan bir zarar gelmeyecekti. Çünkü tahtırevan üzerinde ihtiyaç duy­duğu
askerler, atlar, develer, yükler, çadırlar, davarlar ve bütün bunların üzerinde
kuşlar vardı. Nitekim Allah, izin verirse bu konuyu ileride açıklayacağız.[29]

Özetle; Hz. Süleyman
(a.s), ayeti kerimede sözü edilen ka­rıncanın, kendisiyle ve ordusuyla ilgili;
ayaklar altında kalıp ezilmemeleri için arkadaşlarına, yuvalarına girmelerini
söyle­mesi ve sonrada “Yoksa Süleyman ve ordusu farkına varma­dan sizi
ezmesin” (Nemi: 27/17) şeklinde hem Hz. Süley­man’ın şahsma ve hem de iyi
ordusuna karşı anlayışlı ve say­gılı olduğunu gösterir İşte bu; ayeti kerimede
sözü edilen ka­rıncanın, Hz. Süleyman ile ordusuna karşı saygılı olduğuna ve
iyi kimseler ile kötü kimseleri ayırt etmesine bir delil değil midir?

Süddi’nin şöyle dediği
rivayet edilmiştir: “Süleyman Pey­gamber zamanında insanlara kıtlık geldi.
Bunun üzerine Sü­leyman Peygamber, halka, yağmur duasına çıkmaları için emir
verdi. Halkta yağmur duasına çıktı. Yolda giderken, bir karın­canın, ayaklan
üzerine dikilip ellerini açarak:

  ‘Allahım! Ben, Senin yaratıklarından biriyim.
Biz, Senin lütfuna muhtacız” şeklinde dua ettiğini gördüler. Bunun üzeri­ne
Süleyman Peygamber, (etrafinda bulunanlara):

  ‘Haydi geri dönün. Şu karıncanın yüzü suyu
hürmetine üzerinize yağmur yağacak’ dedi.[30]

 

Hz. Süleyman (a.s)’ın, Sebe’ Kraliçesi Belki s İle
Olan Kıssası:

 

Kur’ân-ı Kerîm, bize,
Sebe’ kraliçesiyle aralarında geçen kıssayı anlatmıştır.

Bu kıssadan;
hükümdarlar ve büyük kimseler için ince bir anlam olduğu, hükümranlığının
Beytü’l-Makdis’ten Yemen sınırlarına kadar geniş olup hükümdarların ve
kralların ona boyun eğdiğini, hükümdarlığını İslama davet aracı olarak kul­landığını;
hiçbir kafir hükümdar, zorba kral ve güçlü bir sultan bırakmaksızın hepsini
Allah’ın dinine girmeye davet ettiğini, bunlardan her kim de bu daveti kabul
etmemişse ona karşı kı­lıcı güzel bir hakem olarak kullandığını, böylece
Allah’ın di­nini dünyanın her bölgesine ve her yanma yaydığını bildirme yer
almaktadır.

Ordusunun;
insanlardan, cinlerden ile kuşlardan oluştuğu­nu, bunlardan her birinin ayrı
bir görevi olduğunu ve bunların hepsinin, orduların hükümdarlarına yaptığı
gibi, Hz. Süley­man’ın yanında her an hazır olduklarını ve nöbet tuttuklarını
daha önce belirtmiştik.

Abdullah ibn Abbas’m
belirttiği üzere; Hüdhüd kuşunun görevi de, sefer esnasında ıssız çöllerde ve
yerin altında (Hz. Süleyman ve ordusu suya ihtiyaç, duydukları zaman onlar
için) su arayıp bulmaktı. Bu sebeple (Allah’ın ona verdiği bir güç sayesinde)
bu gibi yerlere gider ve onlar için su var mıdır? di­ye bakmırdı.[31]

Hz. Süleyman, bir gün
kuşları teftiş etti. Hüdhüd kuşunu göremedi. Hüdhüd’ün yerinde olmamasını, bir
suç saydı. Bu kayboluşunun sebebi ile ilgili geçerli bir mazeret getirmediği
taktirde onu keseceğini, ya da ona azab edeceğini söyledi. Hüdhüd çıkıp
gelince, ona, kaybolup gidişinin nedenini sordu. Hüdhüd ise; Yemen’in Sebe’
beldesinde olduğunu, orada Bel-kıs adında bir kraliçe olduğunu, bu kraliçenin
orada bulunan halka hükmettiğini, kendisinin çeşitli mücevherlerle süslü bü­yük
bir tahtının olduğunu, kraliçenin ve ahalisinin Allah’ı bı­rakıp güneşe tapan
ve secde eden putperest bir topluluk oldu­ğunu ve bu büyük memleketin durumu
ile içerisinde Allah’ı bırakıp inkarcı putperest olan topluluklar ile ilgili
haberleri anlattı.

Hz. Süleyman (a,s), bu
habere şaşırdı. Çünkü dün ya da Allah’tan başkasına tapan nasıl bulunabilirdi?
Hüdhüd’ün, doğru mu yoksa yalan mı söylediğini anlamak için onu dene­mek
istedi. Bunun için kraliçe Belkıs’a götürmesi için ona bir mektup verdi.

Hüdhüd mektubu Yemen’e
götürüp Beîkıs’ın yatağının üzerine bıraktı. Mektupta; Belkıs’ı Allah’a ve
peygamberine itaat etme ve Hz. Süleyman’ın hükümranlığı ile otoritesine karşı
baş eğip kabullenme ve boyun eğme yer almaktaydı.

Kraliçe mektubu alıp
açtı. İçerisinde şu yazılı idi:

“Bu mektup,
Süleyman’dandır. Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla
başlamaktadır). ‘Bana kar­şı baş kaldırmayın. Teslimiyet göstererek bana gelin’
diye (yazmaktadır).[32]

Kraliçe, mektuba tek
başına cevap vermek istemedi. Dev­let adamlarını, vezirlerini ve danışmanlarını
toplayıp onlara mektubun mahiyetini ve içerisinde sert bir üslubun yer aldığını
bildirdi. Bunun üzerine içlerinde üstünlük duyguları kabarıp kraliçeye:

“Biz, güçlü ve
kuvvetli kimseleriz. Zorlu savaş erleriyiz. Emir ise senindir. Artık ne
emredeceğini düşün taşın” dediler.[33]

Kraliçe Belkıs, zeki
ve akıllı bir kimse olup meseleyi akıl­lıca düşündü. Adamlarının güç ve
üstünlükleri ile ilgili söyle­diklerine aldanmadı. Onlara:

– “Hükümdarlar,
bir memlekete girdikleri zaman orasını harap ederler” dedi.

Yüce Allah bu konu ile
ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Kraliçe:
‘Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ileri
gelenlerini hakir hale getirir­ler. Herhalde onlar da böyle yapacaklardır’
dedi. [34]

Onlara başka bir görüş
sundu. Çünkü ansızın karşısına çı­kan bu meseleyi çözmeye daha yakın bir yol
bulmuştu. Bu da, Süleyman’a, hediye gönderecek, böylece ona yaltaklanacak, bu
hediye nedeniyle isteğinden vazgeçip vazgeçmediğini öğ­renmiş olacak, bu
hediyeyi de zeki adamlarıyla gönderip Sü­leyman’ın kuvvetleri hakkında bilgi
edinmiş olacak ve oradan gelecek haberler ışığında ne yapması gerektiğine karar
vere­cekti.

Üstad Abdulvahhab
en-Neccâr “Kasasu’I-Enbiyâ” adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak
şöyle der:

“Açıktır ki;
Belkıs, elçileri aracılığıyla, haksız yere tehdit mektubu gönderen ve kendisine
tereddütsüz bir şekilde boyun eğerek gelmesini isteyen bu hükümdarın durumunu
öğrenmek için hediye göndermek istemektedir… Daha sonra elçiler, Belkıs’a;
Süleyman’ın gerçek yönü, emri altındaki askeri kuvvet­ler ve onun emrine boyun
eğmediği taktirde ona karşı hile yo­luyla üstün gelmesinin mümkün olmadığı ile
ilgili bol bilgiler­le döndüler. Böylece Belkıs, elde edeceği kanıta göre
davrana­caktı. Hatta bir iş yapmak istediğinde, sonuçlarını araştırdıktan sonra
o işi yapardı.

Elçiler, Süleyman
(a.s)’a hediye ile gelince, Hz. Süley­man, hediyeyi kabul etmeyip onlara;
kendisinin güzel bir du­rumda olduğunu, servetinin; kraliçenin ve
ahalisininkinden daha çok olduğu ve bu sebeple de getirdiği mallara ihtiyacı
olmadığını söyledi. Ayrıca kraliçe ve halk, yapılan daveti ka­bul etmedikleri
taktirde ordularını, onların şehirlerine gönde­receğini, onların ise buna
güçlerinin yetmeyeceğini, aşağılık ve hakir bir şekilde şehirlerinden
çıkarılacağını belirtti.[35]

Elçiler kraliçeye geri
dönüp geldiler. Ona; Süleyman’ın hükümranlığının büyüklüğü, ordusunun çokluğu
ve kuvvetinin fazlalığı ile ilgili gördüklerini anlattılar. Ayrıca gönderilen
he­diyeyi kabul etmediğini, dostluk kurmak istemediğini ve muh­teşem ordusuyla
bu ülkelere saldırmaya kararlı olduğunu bil­dirdiler. Bunun üzerine kraliçe,
teslim olmaya ve boyun eğme­ye karar verdi. Yol hazırlıklarını yaptırıp bir
grup adamıyla birlikte Süleyman’ a gitmek üzere yola çıktı…

Yüce Allah bu kıssanın
tamamını şöyle anlatmaktadır.

“(Süleyman)
kuşları gözden geçirdikten sonra: ‘Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara
mı karıştı? Ya bana (ma­zeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da
mutlaka onu şiddetli bir azaba uğratacağım ya da boğazlayacağım’ dedi. Çok
geçmeden(Hüdhüd) gelip: ‘Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe ‘den
sana çok doğru (ve önemli) bir haber ge­tirdim. Gerçekten, onlara (Sebe
‘lilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkan verilmiş ve büyük bir
tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım. Onun ve kavminin, Allah’ı bıra­kıp
güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yap­tıklarını süslü
göstermiş de onları doğru yoldan ah koymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar.
Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açıkladığınızı bilen
Allah ‘a sec­de etmezler. (Halbuki) O, çok büyük arşın sahibi Allah’tan başka
tapılacak yoktur’ dedi. (Süleyman, Hüdhüd’e) ‘Doğru mu söyledin, yoksa
yalancılardan mısın? bakacağım. Şu mek­tubu götür, onu kendilerine ver. Sonra
onlardan biraz çekil de ne sonuca varacaklarına bak’ dedi. (Süleyman’ın mektubunu
alan Sebe kraliçesi:) ‘Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı’
dedi. Mektup, Süleyman ‘dandır.

Bismillahirrahmanirrahim
(Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlamaktadır). ‘Bana karşı baş kaldırmayın.
Teslimi­yet göstererek bana gelin’ diye (yazmaktadır), (Kraliçe devam­la:)
‘Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz ki) siz yanımda
olmadan hiçbir işi kestirip atmam’ dedi. On­lar: ‘Biz, güçlü ve kuvvetli
kimseleriz. Zorlu savaş erleriyiz. Emir ise senindir. Artık ne emredeceğini
düşün taşın’ diye ce­vap verdiler. Kraliçe: ‘Hükümdarlar bir memlekete girdiler
mi, orayı perişan ederler ve halkının ileri gelenlerini hakir ha­le getirirler.
Herhalde onlar da böyle yapacaklardır. Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim
de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler’ dedi. (Elçiler,
Süleyman’a he­diye ile) gelince, Süleyman, onlara: ‘Siz bana mal ile yardım mı
etmek istiyorsunuz? Allah ‘m bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama
siz, hediyenizle böbürlenirsiniz- (Ey elçiler!) Onlara var (söyle). İyi
bilsinler ki, kendilerine asla karşı ko­yamayacakları ordularla gelir. Onları,
muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız’ dedi. [36]

Hz. Süleyman, Sebe’
kraliçesinin, kendisini ziyarete gel­diğini öğrenince, ülkesinin merkezinde
camdan yapılma büyük bir köşk yaptırdı. (Köşkün giriş kısmında Belkıs’in)
geçeceği yere su döktürmüş, suyun üzerini de camla kapatmıştı. Üzeri camla
kapatılan bu giriş kısmının altındaki suya, balık ile diğer su hayvanlarını
yerleştirmişti. Camla kaplı havuzu görenlere derin bir su imajı veriyordu…

Daha sonra Hz.
Süleyman, kendi tahtında oturdu. Belkıs köşke girince, yolu üzerinde su
olduğunu düşünerek eteğini yukarı doğru çekti. Süleyman, ona:

– ‘Bu, camdan yapılmış
şeffaf bir zemindir’ dedi.

İşte bu, Yemenliler
için bir benzeri daha görülmemiş mu­azzam bir şeydi.

Hz. Süleyman,
Belkıs’a; egemenliğinin ve saltanatının de­lillerini ortaya koymak ve rüyalarda
dahi göremediğini bizzat gözleriyle görmesini sağlamak istedi… Bu da;
kraliçenin güzel tahtını, bu köşkte onun üzerinde oturmasını sağlamak için tah­tını
getirmesiydi. Bunun için askerlerine, Belkıs’ın tahtını kendisine getirecek
güçlü bir kimseyi söylemelerini emretti. Bunun üzerine cinlerden bir ifrit
seçildi. Bu ifrit, Hz. Süley­man’a, yarım günü geçmeyecek kadar kısa bir
zamanda tahtı getirmeye gücünün yeteceğini bildirdi.

Orada velayetiyle
meşhur, ilim ve iman sahibi bir kimse,, Hz. Süleyman ‘a: “Gözünü açıp
kapamadan, ben, sana onu getiririm” dedi. (Nemi: 27/40) Bir de baktı ki
taht, yanı başın­da hazır bir vaziyette duruyordu. Tefsircilerin kaydettiğine
göre; bu zat, Âsaf b. Barhiyâ’dır. O, Hz. Süleyman’ın teyzesinin oğludur.
Velayet ve doğru sözlü bir kimsedir. Bu da, onun ke-rametindendir. Kerametler
ise, Allah’ın veli kullar için sabittir. Bu tür kerametleri, ancak kibirli
kimseler kabul etmez.

(Üstad el-Lukkânî)
“Cevhere’Me denilir ki: “Velilerin ke­rameti, sabittir. Kim velilerin
kerametini inkar ederse, sözünü fırlatıp at.”

Bazı tefsirciler de,
Belkıs’ın tahtını getirenin, bizzat Hz. Süleyman olduğunu ve tahtı taşıma
işinin, Hz. Süleyman için bir mucize olduğunu ileri sürenler vardır. Fakat İbn
Kesîr ile Süheyli, bu görüşü kabul etmeyip şöyle demişlerdir: “Bu, ger­çekten
garip bir görüştür. Çünkü sözün akışı, bu görüşü doğru­lamaktadır.[37]

Hz. Süleyman,
Belkıs’ın uyanıklılığını ve kavrayış dere­cesini ölçmek için
(maiyetindekilere,) tahtın bazı yerlerini de­ğiştirmelerini emretti. Belkıs
(tahtın önüne) gelince, taht, dış görünüşü garip bir şekilde değişmiş olarak
getirilip tahtı Bel­kıs’a takdim edilip ona:

“Bu, senin tahtın
mıdır?’ diye soruldu. Bunun üzerine Belkıs:

“Tıpkı o”
diye cevap verdi.

Bu; Belkıs’ın, çok
akıllı ve derin kavrayışlı bir kimse ol­duğunu göstermektedir. Çünkü Belkıs,
tahtını, Yemen’de kapı­lar ardına kilitlediği için ve hiçbir kimsenin acayip
bir şekilde buraya alıp getireceği aklına gelmediği için bu tahtın kendi tahtı
olduğunu uzak gördü.

Belkıs, bu parlak
delilleri ve harikulade olayları görünce, müslüman oldu ve kavmi ile birlikte
bulundukları sapıklıktan da sıyrıldı. Peşi sıra da: “Rabbiml Ben gerçekten
(Seni bırakıp güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim, Süleyman ‘in maiyetinde
alenilerin Rabbi Allah’a teslim oldum’, dedi.” (Nemi: 27/44)

Yüce Allah bu kıssanın
tamamını şöyle anlatmaktadır:

“(Sonra Süleyman,
maiye tinde kilere:) ‘Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce,
hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilir?’ dedi. Cinlerden bir ifrit:
‘Sen maka­mından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve
güvenim var’ dedi. Kitap’tan ilmi olan bir kimse ise: ‘Gözünü açıp kapamadan
ben onu sana getiririm’ dedi. (Sü­leyman, kraliçenin) tahtını yanı başına
yerleşivermiş görünce, (Süleyman): ‘Bu, şükür mü edeceğim? Yoksa nankörlük mü
edeceğim? diye beni denemek üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden
ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük edene gelince, o bilsin ki,
Rabbim, müstağnidir ve çok kerem sahibidir’ dedi. (Devamla:) ‘Onun tahtını
bilemeye­ceği bir şekle sokup getirin bakalım tanıyabilecek mi? Yoksa tanımayanlardan
mı olacak?’ dedi. Kraliçe gelince: ‘Senin tahtın da böyle mi?’ dendi. O da:
‘Tıpkı ol Zaten bize daha’ önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik.
Belkıs ‘ı, Al­lah ‘tan başka taptığı şeyler ( o zamana kadar tevhid dinine
girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi, inkarcı bir kavimden­di. Ona: ‘Köşke
gir!’ dendi. Kraliçe onu görünce, derin bir su sandı ve eteğini çekti.
Süleyman: ‘Bu, billurdan yapılmış şeffaf bir zemindir’ dedi. Kraliçe de:
‘Rabbim! Ben gerçekten (Seni bırakıp güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim.
Süleyman ‘in maiyetinde alemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum’ dedi. [38]

 

Hz. Süleyman (a.s)’ın İmtihan Edilmesi:

 

Zayıf rivayetlere ve
İsrâili hikayelere hevesli bazı kimse­ler, Hz. Süleyman’ın imtihan edilmesi
meselesini acayip bir şekle sokmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm bu meseleye şöyle
işaret etmektedir:

“Andolsun ki Biz,
Süleyman’ı imtihan ettik; tahtının üstü­ne bir ceset bırakıverdik. Sonra o,
yine eski haline döndü.[39]

Bazı hurafeciler de
hakkında Yüce Allah’ın hiçbir şey in­dirmediği Hz, Süleyman’ın yüzüğünü
anlattılar. Hz. Süley­man, bu yüzüğü parmağına takarmış ve bunu da cinler ile
ifrit­lerde bilirmiş. Bir gün yüzük denize düşmüş. Bu sebeple de Hz. Süleyman,
hükümdarlığını kaybetmiş. Şeytan da Süley­man’ın yerine gelip onun hükümdarlık
tahtına oturmuş… Ve daha bir çok risalet ile nübüvvete ters ve akıl ile
naklin kabul etmediği batıl şeyler.

Bu tür hikayeleri; İbn
Kesîr, Fahreddîn er-Râzî, Beyzavi gibi araştırmacı alimler ile daha bir çok
saygın alimler kabul etmemişlerdir.

İbn Kesîr bu konu ile
ilgili olarak şöyle der: “Bazı tefsirci-ler, bir grup Selef topluluğundan
bununla ilgili bir çok rivayet­ler nakletmişlerdir. Fakat bu hikayelerin çoğunu
ya da hepsini, İsrâiliyattan almışlardır. Bu rivayetlerin çoğunda ise, güçlü
bir münkerlik vardır.[40]

Ayeti kerimede sözü
edilen imtihan ile, Hz. Süleyman’ın bedeninde meydana gelen bir imtihan
kastedilebilir. Çünkü Hz. Süleyman, şiddetli bir hastalığa yakalanıp zayıflamış
ve kuru kemik haine dönmüştü. Öyle ki hastalığının şiddetinden tahtının
üzerinde ruhu alınmış bir beden gibi kalmış. Sonra iyileşip eski sağlıklı
haline dönmüştür… Bu, Fahreddîn er-Râzî’nin, naklettiği bir çok görüşlerden
tercih ettiği görüştür.

ya da imtihandan
kasıt; Hz. Süleyman’ın, “Ben bu gece 100 hanımımla ilişkide bulunacağım.
Onlardan her biri, bir erkek çocuk doğuracaktır. O çocuklar, Allah yolunda
kılıçla cihad edeceklerdir. Fakat bunu söylerken ‘inşallah’ demedi. O gece 100
hanımıyla ilişkide bulundu. Onlardan hiç biri çocuk doğurmadı. Sadece
içlerinden birisi, yarım bir insan doğurdu. (Kadın çocuğu doğurdu ve çocuğu
getirip) Hz, Süleyman’ın tahtının üzerine bıraktı. Hz. Süleyman, bu çocuğu
görünce, hatasını anlayıp Allah’a tevbe etti” sözü olabilir… Bu hadis,
daha önce geçmiş olup Sahîh kitaplarda rivayet edilmiştir. Beyzavi, Nesefî ve
daha birçokları ise bu görüşü benimsemişlerdir.

Bütün bunlara rağmen
yüzük kıssası hakkında gelen riva­yetlerin hepsi, batıl ve iftiradır.

Çünkü Nesefî (rh.a) bu
konuyla ilgili olarak şöyle der: “Yüzük olayı ve Şeytan ile putperestlerin
Hz. Süleyman’ın tahtına oturması ile ilgili rivayet edilenlere gelince,
bunların hepsi, Yahudilerin batıl haberlerindendir.”[41]

 

Hz. Süleyman (a.s)’m Ölümü:

 

Hz. Süleyman (a.s), 52
yıl yaşadı. İbn İshâk’m naklettiği tercih edilen görüşe göre, hükümdarlıkta 40
yıl kaldı. Sonra da öldü.

Hz. Süleyman (a.s)’m
ölümü, garip bir şekilde gerçekleş­miştir. Çünkü insanlar ve cinler, ölümünden
bir yıl geçtikten sonra ancak onun öldüğünü anlayabildiler. Ancak dayandığı
bastonu bir kurtçuk kemirip (bastonun aşınması üzerine) yere yuvarlandıktan
sonra onun öldüğünü fark ettiler. Zira Hz. Sü­leyman, Beytü’l-Makdis’e girip
orada bastonuna dayanarak ölmüştü.

İbn Kesir, Vehb b.
Münebbih’in şöyle dediğini rivayet et­miştir: “Süleyman Peygamber, ölüm
meleğine:

  ‘Ruhumu teslim alacağın zaman bana önceden
bildir’ dedi. Ölüm meleği, Süleyman peygambere gelip:

  ‘Ey Süleyman! Senin canını almakla
emrolundum’ dedi. Bunun üzerine Şeytanları çağırıp kendisi için kapısı olan bil­lurdan
bir köşk yaptılar. Süleyman Peygamber, köşkün içerisi­ne girip namaza durdu ve
bastonuna dayandı. Ölüm meleği, Süleyman peygamberin yanma girip ruhunu,
bastonuna dayalı bir şekilde teslim aldı. Cinler ise onun sağ olduğunu
düşünerek önünde çalışıyorlardı. Allah’ın gönderdiği bir kurtçuk, dayan­dığı
bastonunu kemirmeye başladı. Bastonun içi boşalınca, Süleyman yere düştü.
Cinler bunu görünce, dağılıp gittiler. Cinlerin gaybı bilmediği ise, “Eğer
cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azab içinde kalmazlardı. ”
(Sebe’: 34/14) ayeti kerimesinde belirtilmektedir.[42]

Yüce Allah bu kıssayı
şöyle anlatmaktadır:

“(Süleyman’ın)
ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öl­düğünü, ancak bastonunu yiyen bir ağaç
kurdu gösterdi. Bu suretle yere kapanıp yıkılınca, öldüğü anlaşıldı. Eğer
cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azab içinde kalmazlardı. [43]

Burada hoş bir işaret
var ki, oda; cinlerin, gaybı bildikleri­ni insanlara vehmettiriyorlardı.
Halbuki Hz. Süleyman ölünce, onlar onun öldüğünü fark etmediler bile. Üstelik
de Hz. Sü­leyman’ın yüklediği zor işlerde çalışmaya devam ediyorlardı. Bu da;
onların, gaybı bildikleri şeklindeki iddialarını yalanla­maktadır.

Hz. Süleyman (a.s),
Beytü’l-Makdis’e gömülmüştür.[44]

 



[1] Bununla ilgili olarak b.k.z: Bakara: 2/102, 102; Nisa,
4/163; Errâm: 6/84; Enbi­yâ: 21/78, 79. 81; Nemi: 27/15, 16, 17, 18, 30, 36,
44; Sebe’: 34/12; Sâd: 38/30, 34 Hz. Süleyman (a.s)’ın kıssası ise şu sürelerde
geçmektedir: Bakara: 2/102-103; Enbiyâ: 21/78-82; Nemi: 27/15-44; Sebe’:
34/12-34; Sâd: 3S/30-40 (ç)

[2] Sâd: 38/35-39

Muhammed Ali Sâbûnî,
Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 638-639.

[3] Neccâr, Kasasu’l-Kur’an, s. 318

Muhammed Ali Sâbûnî,
Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 639.

[4] Îbnü’1-Esîr ise, el-Kâmil, 1/228-229 (ç)

[5] Enbiya: 21/78-79

[6] Bununla ilgili olarak b.k.z: tbn Kesîr, Tefsr,
3/186-187; Nesefî Tefsir 3/85-86

[7] Alimler, Hz. Davud’un, çocuğu, büyük kadına vermesi
hususunda şu görüşleri Hen sürmüşlerdir:

1- Çocuk,
büyük kadına benziyor olabilir.

2- O zamanın
şeriatm-da büyük olanları tercih hükmü olabilir.

3- Çocuk,
büyük kadının kucağında «elmis olduğundan dolayı olabilir.                                                                      

[8] Buhari, Enbiya 40; Müslim, Akdiye 20 (1720);
İbnu’l-Esir, el-Camiu’l-usul, 8/520.

[9] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 639-642.

[10] îbn Kesîr’in de belirttiği üzere; Mescidi Aksa’yı İlk
defa inşa edip yaptıran kişi-Hz. Süleyman olmayıp Hz. Ya’kûb (a.s)’dır. Çünkü
Hz. Ya’kûb (a.s)’ın kıssasında da geçtiği üzere, Mescidi Aksa’yı İlk yapan kişi,
Hz. Ya’kûb (a.s)’dır. Hz. Sülgmân’m Mescidi Aksa üe ilgili yaptığı şey, sadece
onarma ve yenileme faaliyetinde bultn maktan ibarettir. Çünkü bir hadisi
şerifte Ebu Zerr el-Gıiarî, Resululah (s.a.v)’e: “Ey Allah’ın Resulü!
Yeryüzünde ilk inşa edilen Mcscid, hangisidir?” diye sordu. Resululah
(s.a.v):

– “Mescidi
Haramdır” buyurdu. Ebu Zerr:

– “Ondan sonra
hangisidir?” diye tekrar sordu. Resululah (s.a.v)’de:


“Beytül-Makdistir” diye cevap verdi. Ebu Zerr tekrar:

  “Bu iki mescid arasında ne kadar bir zaman
geçmiştir?” diye sordu. Resululah (s.av) de:

– “40 yıl”
diye cevap verdi. (Buhari, Müslim, Nesai, îbn Mace)

O halde Mescidi Haram’i
ilk inşa eden kişi, Hz. İbrâhîm (a.s) olmaktadır. Çünkü Mescidi Haram’m, Hz.
İbrâhîm (a.s)’dan Önce yapıldığı ile ilgili rivayetler, asılsızdır. Ayrıca
Ku’an-ı Kerim ayetleri de, Mescidi Haram’ın, Hz. İbrâhîm (a.s) tarafından
yapıldığını ifade etmektedir.

O halde tarihi açıdan
Hz. Süleyman ile Hz. İbrâhîm arasında 1000 yıldan iâzla bir zaman dilimi
vardır. Bundan dolayı da Hz. Süleyman’m, BeytÜ’lMakdis Mesci­dini, ilk defa
yapması ilgili tarihi rivayetler, yukarıda geçen hadise ters düşmekt-dir.

Buna göre Beytül-Makdis
Mescidinin, ilk defa Hz. Ya’kûb tarafından yaptı­rıldığı ile ilgili rivayet,
doğruluk bakımından daha ağır basmaktadır. Çünkü Hz.’ ibrâhîm ile Hz. Ya’kûb
arasında yaklaşık olarak 40 yıl kadar bir zaman dilimi vi-dır. Ki bu da, en
doğru olandır, (ç)

[11] Nesâî, Mesacid 6; İbn Mâce, İkame 196; Müsned: 2/176

[12] Buhârî, Nikah 119; Müslim, Eyman 22, 24; Nesâl, Eyman
43; Tirmizî, Nüzur 7. Bazı rivayetlerde ise “Geceleyin 90 hanımımla ilişki
de bulunaoğım” ifadesi geçmektedir. Bununla ilgili olarak ise b.k.z:
İbrü’1-Esir, el-Camiu’I-Usul, 11/665 (Bazı rivayetlerde, Hz. Süleyman’ın,
yukarıdaki arzusınu 60, 70, 90, 100, hatta 700 ve 1000 hanımı için kullandığına
dair ifadeler var. Bu rra-yetler, en hızlı bir şekilde olsa dahi bir gece de bu
kadar kadını dolaşmanın imkansız oluşu ve “İnşallah” demenin
çocukların doğumunu engellemesi gibi ifadelerden ötürü eleştirilere uğramıştır.
Her nekadar bu kadar bir kadm bir

gecede
dolaşılması “mucize” ile açıklanmak istenmişse de, yine de kabule
şayan bulunmamıştır. Bununla ilgili olarak b.k.z: Doç. Dr. Abdullah Aydemir,
a.g.e. s. 188-189; İbn Kesir, Tarih, 2/29-30; Abdulvehhab en-Neccar, a.g.e, s.
33i) (ç)

Muhammed
Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 642-644.

[13] Neml: 27/16.

[14] Buharı, Meğazi 14, 38; Müslim, Cihad 51, 52; Ebu
Dâvud, İmara I9 (ç)

[15] İbn Kesîr, el-Bidâye, 2/218

[16] Buna, “Ve bize, her şeyden (bolca bir pay) verildi.”
(Nemi: 27/16) ayeti delil olarak gösterilmiştir, (ç)

[17] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2/19

[18] Neml: 27/16

[19] Neml: 27/18

[20] Sebe’: 34/12

[21] Enbiyâ: 21/81

[22] Sebe’: 34/12-13

[23] Sâd: 38/37-38

[24] Buhârî, Enbiyâ 40, Salât 75; Müslim, Mesâcid (541);
Müsned: 2/298

[25] Sebe’: 34/12

[26] Sebe’: 34/10 (Merhum Mevdudi, Hz. Davud’a demirin
yumuşatılması ile ilgili olarak şöyle der: “Bu gerçek, arkeolojik ve
tarihi araştırmalarla da desteklenrnekfc-dir. Çünkü bu araştırmalara goie,
Demir Devri,’MÖ. 1200 ile 1000 yıllan arasında başlamıştır. Bu da, Hz. Davud’un
yaşadığı dönemdir. İlk önce Suriye ve Anadt-lu’da M.Ö. 2000-1200 yılları
arasında yaşayan Hititler, demiri eritip şekil vermek için bir metod icat
etmişler. Fakat bunu diğff insanlardan gizlemişler. Bu nedenle de demir, yaygm
bir kullanıma geçmemiştir. Daha sonra Filistinliler de demiri kş-fetmiş, fakat
onlarda bunu bir sır olarak saklamışlardı. İsrail oğulan hükümdarı Tâlût’un
(Seul), Hititlere ve Filistinlilere defalarca yenilmelerinin nedeni,
karşıh-rmdakilerin savaşlarda demiri kullanmasıydı. M.Ö. 1020’de Tâlût
(1004965) Al­lah’ın eınri İle İsrail oğullarının hükümdarı olduğunda Sâdece tüm
Filistin’i ve İi-dün’ü değil, Suriye’nin bir bölümünü de İsrail krallığım
kattı. İşte o zaman Hititle-rin ve Filistinlilerin bu kadar gizledikleri zırh
(ve kılıç) yapımı sırrı açığa çıktı ve demirden günlük ucuz eşyalar bile
yapılmaya başladı. Filistin’in güneyinde demir madenleri bakımından zengin bir
bölge olan Edom’da yapılan yeni arkeolojik kazı­lar, demir eritme ve şekil verme
İşleminde kullanılan ocaklan ortaya çıkarmıştır.” Yine Akabe körfezinde,
Elat’ın yakınlarında Hz. Süleyman (a.s) zamanında bir iiman olan
“Ezion-Geber”de yapılan kazılarda açığa çıkan bir ocağın, bııgüıkü
modern eritme fmıllannda kullanılan yöntemlere uygun bir ştkilde inşa edildiği
sanılmaktadır.”Mevdudi, Tefhimırl-Kuran, 3/322-323)

[27] İbn Kesîr, el-Bidâye ve!n-Nihâye, 2/28

[28] Neml: 27/17-19

[29] İbn Kesîr, el-Bidâye ve:n-Nihâye, 2/28

[30] İbn Kesîr, el-Bidâye veVNihâye, 2/20 (ç)

Muhammed Ali Sâbûnî,
Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 644-654.

[31] Hüdhüd kuşunun böyle bir özelliğe sahip olduğu ile
ilgili Kur’âm Kerîm’de ve Sünnet’te bir bilgi yoktur. Bu, tefsircüer ile
tarihçilerin illeri gelenlerinin görüşüdür. Bunu, nerden aldıklarını
bilmiyoruz. Acaba bu, bir hüküm çıkarma sonucunda mı? Yoksa Ehli kitaptan
alınmış bir bilgi midir? Durum ne olursa olsun, bir takım mahlukata,
ötekilerinde bulunmayan bazı özelliklerin bulunma­sı uzak bir şey değildir, (ç)

[32] Neml: 27/30-31

[33] Neml: 27/33

[34]  Neml: 27/34

[35] Ustad Abdulvahhab en-Neccâr, Kasasu’l-Enbiyâ, s. 334

[36] ‘Neml: 27/20-37

[37] İbn Kesîr,Tefsir, 3/367

[38] Neml: 27/38-44

Muhammed Ali Sâbûnî,
Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 654-661.

[39] Sâd: 38/34

[40] İbn Kesîr, Tefsir, 4/37-40

[41] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 661-663.

[42] İbn Kesîr, Teftir, 3/538

[43] Sebe 34/14

[44] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen
Yayınları: 663-664.