Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Peygamberlikle İlgili Temel Konular

2.1.9.3. Kur’ân-ı
Kerim, Allah’ın Vahyidir

Hz. Muhammed (a.s.) peygamberlik mertebesine erişmeden önceki
kırk yıllık yaşantısında bilgisini ve kültürünü arttıracak fevkalâde herhan­gi
bir öğrenim ve eğitimden geçmemişti. Hatta okuması, yazması bile yoktu. Fakat
gördüğümüz gibi, peygamber olur olmaz dili açılıyor, derya gibi konuşmaya
başlıyor. Peygamberlik iddiasında bulunmadan önce kim­se O’nun, derin bilgi ve
kültür isteyen konularla ilgilendiğini, veya bu ko­nularla ilgili görüşler ileri
sürdüğünü görmemişti. Fakat birbiri ardından gelen Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerinde
bu konular alabildiğine tartışılıyor. Halbuki Peygamberlikten önceki kırk yılda,
en yakın arkadaşı ve akraba­ları bile, kırkıncı yılda birden bire başlattığı o
muazzam İslâm Daveti’ne ipucu olarak kendisinden ne herhangi bir söz dinlemiş,
ne hareket gör­müşlerdi. Bu demektir ki Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’in
kafasında do­ğan değil, hariçten kalbine inen bir ilâhi ışıktır. Meselâ şu ayete
bakalım:

“Mûsâ’ya o işi yaptığımız (yâni kendisine bildirmek islediğimiz
işi ona vahyettiğimiz) vakit sen (Mukaddes Vadinin) batı tarafında değildin, o
(hâdiseyi) görenlerden de değildin.”

“Fakat biz (Musa’dan sonra) birçok nesiller yarattık da onların
üze­rinden uzun zamanlar geçti (vahiylerimiz tahriflere uğradı. İste insanları
doğru dine çağırman için sana bunları vahyettik. Bunlar tamamen senin
bilmediğin, vukuuna şahid olmadığın gayb haberleridir). Sen Medyen hal­kı
arasında oturup da âyetlerimizi onlardan oku(yarak öğren)miyordun. Fakat (onları
sana) gönderen biziz.”

“(Mûsâ’ya) seslendiğimiz zaman sen Tûr’un yanında değildin.
Fakat Rabbi’nden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik) ki senden
önce kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan toplumu uyara­sın; belki
düşünüp öğüt alırlar.”(Kasas; 44-46)

Bu üç husus, Hazreti Muhammed (a.s.)in peygamberliğini
ispatla­mak için anlatılmıştır. Bu olayların anlatıldığı zamana ve ortama dikkat
edilmelidir. Zira tam o sırada Mekke’nin bütün ileri gelenleri, özellikle kabile
reisleri ve diğer kâfirler her ne pahasına olursa olsun Hz. Peygam­ber’in
Allah’ın Rasûlü olmadığını, hâşâ yalancı olduğunu ispatlamaya yel­tenmişlerdi.
Onlara yardım etmek için Hicaz’ın bütün Yahudi âlim ve Hıristiyan papazları da
seferber olmuşlardı. Hz. Muhammed (a.s.) başka bir dünyadan gelip Arap’lara
Kur’ân-ı Kerim’den ayetler okuyan biri değildi. Aksine Mekke’nin yerlisi olup
hayalının hiçbir yanı vatandaşları ve kabile üyelerinden saklı değildi. Bu
sebepten dolayıdır ki, Hz. Muhammed (a.s.)in Nübüvvet’inin delili olarak bu üç
olay anlatılınca o dönemin Mek­ke’sinde, Hicaz’ında ve tüm Arabistan’ında kimse
çıkıp da bugünün şarki­yatçılarının (oryantalistlerinin) yaptıkları gibi
küstahça iddialarda bulun­madı. O dönemin Yahudi, Hıristiyan ve kâfirleri de
yalan dolan şeyleri söy­lemekte kimseden geri kalmazlardı. Ama bir an bile ömrü
olmayacağı belli olan bir yalanı nasıl söyleyebilirlerdi? Onlarda “ey Muhammed,
sen bu bilgileri falanca Yahudi veya Hıristiyan rahiplerden toplamışsın”
diye­cek ne yüz vardı ne cesaret. Çünkü bu hususta ileri sürebilecekleri
herhan­gi bir delil yoktu. Hz. Muhammed (a.s.)’in hangi rahip ve din adamıyla
görüştüğünü iddia edebilirdi ki? Zira hangi rahip ve din adamının ismini
verseler, onların Hz. Peygamber ile hiç karşılaşmadıkları ortaya çıkmış olurdu.
Bugünkü oryantalistler ve sözde bilim adamlarının aklına şaşarım. Bunlar ne
cesaretle, Hz. Peygamber’in, geçmişin tarih, coğrafya, edebiyat ve diğer sosyal
bilimleri hakkında geniş bir bilgiye sahip olduğunu iddia edebiliyorlar. Sanki
Hz. Peygamber’de (a.s.) bu konularda geniş bir kitap­lık varmış. Oysa, hepimiz
biliyoruz ki; kitaplık şöyle dursun, Rasûl-ü Ekrem’de en ufak bir not kâğıdı
bile yoktu. Mekke’de yediden yetmişe herkes Hz. Muhammed (a.s.)’in okuma yazması
olmadığını pekâlâ biliyor­du. Kendisinin herhangi bir mütercimin yardımıyla
İbranice, Süryanice ve Elence kitaplardan istifade ettiği de öne sürülemez.
Ayrıca o devrin Mek­keli veya Hicazlısından hiçbiri, Hz. Muhammed (a.s.)’in Şam
ve Filistin’e yaptığı ticari yolculuklar sırasında bu tür bilgiler edindiğini de
iddia ede­mezdi. Çünkü ticarî yolculuklar tek başına yapılmaz, genellikle
kafileler halinde olurdu. Her seferinde Mekke’nin tüccarları kafile halinde
Rasûlullah (a.s.)’ın yanında bulunurlardı. O’nun için, o sıralarda biri çıkıp
Hz. Muhammed (a.s.)’in Yahudi ve Hıristiyan din adamlarından malûmat aldığını
söyleseydi, yüzlerce yol arkadaşı kendisini hemen yalanlayacaktı. Sonra,
Rasûlullah (a.s.)’ın ebediyete intikalinden sadece iki sene sonra müslümanlar
Bizanslı ve Romalılarla savaşa başlamışlardı. Şayet Hz. Muhammed (a.s.) lâf
olsun diye Şam veya Filistin’de herhangi bir Hıristiyan rahip veya Yahudi
rahibiyle dini münakaşa yapmış olsaydı, Hıristiyan­lar ve gayrimüslim olanlar
hiçbir zaman bu olayı kendi propagandaları için kullanmayı ihmal etmezlerdi.
Onlar, Hz. Muhammed (a.s.)’in her şeyi hâşâ yurtdışında öğrenip,Arabistan’a
döndükten sonra kendi peygamberli­ğini ilân ettiğini söylemekten kaçınmazlardı.
Kısacası, Kur’ân-ı Ke­rim’in mesajının Kureyşli kâfir ve müşrikler için bir ölüm
fermanı mana­sını taşıdığı bir çağda, bu ilâhî kitabı yalanlama gereğini bugünkü
oryan­talistlerden herhalde çok daha fazla duyuyorlardı. Fakat bulun çabalarına
rağmen hiçbir kişi veya grup o sıralarda Rasûlullah’ın bilgi kaynağının Allah’ın
vahyinden başka bir şey olduğunu kanıtlayacak en ufak bir şey bulamadı. Bu
gösteriyor ki Peygamber Efendimiz’e gelen vahiy gerçek­ten Allah’ın kelâmıydı.
Şu nokta da unutulmamalıdır ki, Kur’ân-ı Kerim çeşitli yerlerde çeşitli
peygamber kuşaklarından söz ederken, Hz. Muham­med (a.s.)ın bilgi kaynağının
sadece ve sadece ilâhî vahiy olduğunu belirt­miştir. Meselâ Hz. Zekeriya (a.s.)
ile Hz. Meryem (a.s.)’in kıssalarına ba­kalım:

“Bunlar gaipten haberlerdir, bunları Biz size vahiy ilk
gönderiyoruz. Meryem’in kefaletinin kime ait olacağına karar vermek üzere
kalemlerini attıkları sırada sen orada yoktun. Sen, kavga ettikleri sırada da
yoklun.”(Al-i İmran; 44)

Hz. Yusuf’un kıssası anlatıldıktan sonra şöyle buyurulmuştur:

“Bunlar gaipten haberlerdir, bunları Biz size vahiy olarak
gönderi­yoruz. Sen (Yusufun kardeşlerinin) yanlarında ve etraflarında yoktun.
Onlar o sıra alacakları tedbirde anlaşmışlardı ve oyunlarını oynamaya
hazırlanıyorlardı.”(Yusuf; 102)

Aynı şekilde Hz. Nuh’un hikâyesi uzun uzun anlatıldıktan sonra
şöyle denilmiştir:

“Bunlar gaipten haberlerdir, ki biz size vahiy şeklinde
gönderiyoruz. Sen ve senin ümmetin bundan önce bunları hiç bilmezdiniz.”(Hûd;
49)

Bu olaylar ve kıssaların tekrar tekrar anlatılması ve Kur’an-ı
Kerim’in Allah’tan gelen bir kitap olması ve Hz. Muhammed (a.s.)’in Allah’ın
Resûl’ü olmasının, Kitâbullah’da deliller ile beyan edilmesinin amacı, bin­lerce
yıl önce meydana gelen tarihi olayları bütün ayrıntılarıyla anlatan ümmi (okuma,
yazma bilmeyen) bir peygamberin bilgi kaynağının vahiyden başka bir şey
olmadığını göstermektir. Aslında, Hz. Peygamber’e, ya­şadığı devirde giderek
daha büyük sayıda insanların inanmaya başlamaları ve İslâm’a katılmalarının bir
sebebi de, bu insanların, O’nun Allah’ın Ne­bisi olduğuna ve kendisine Vahy’in
geldiğine inanmalarıydı. Bu bakımdan, herkes, İslâm hareketinin emekleme
devresinde bu davayı yalanlamanın ne kadar önemli olduğunu kolayca anlayabilir.
Aynı sebepten dolayı, İs­lâm’ın muhaliflerinin bu konuda hiçbir fırsatı
kaçırmadıklarını da söyleye­biliriz. Yani davada herhangi bir eksiklik ve zaaf
olsaydı, o devrin kâfirlerinin bunu ispatlamaları hiç de zor olmayacaktı.

2.1.9.4. Vahyin
Yağmura Benzetilmesi

Kur’ân-ı Hakim’de iki yerde Rasûlullah (a.s.)’a inen vahiy,
yağmura benzetilmiştir:

“Allah, gökten bir su indirdi de dereler (kendi Ölçüsünce dolu
su ile) çağlayıp aktı. Sel de yüze çıkan köpüğü götürdü.”(Ra’d; 17)

Bu ayette, Peygamber (a.s.)’e vahiyle inen ilim, gökten yağan
yağmu­ra benzetilmiştir. İman edenler ise kendi istidat ve kabiliyetlerine göre
rahmet yağmurundan payını almış olan dere ve çaylara benzetilmiştir. Ayrıca,
İslâmi harekete muhalif olan münkir ve kâfirlerin kopardığı gürültü ve yaygara
da, her sel’in gelişiyle su üzerine çıkan köpük ve pisliklerle eş­değer
tutulmuşlardır. Örneğin, şu ayete bakın:

“Görmüyor musunuz ki Allah gökten yağmur yağdırır ve bunun
sa­yesinde topraklar yemyeşil olur?”(Hac; 63)

Burada yine, açık sözlülük anlamının ardında bir işaret
saklıdır. Gö­rünüşte Allah’ın kudretinden söz ediliyor. Fakat ifadenin
inceliğine bakılır­sa gizli işaret şudur: Nasıl ki Allah’ın yağdırdığı yağmur
damlaları kuru toprağı yemyeşil araziye çeviriyorsa, yağmur şeklinde gelen
vahiyler de bir gün Arabistan çöllerini eşine rastlanmayan ilim, irfan, ahlâk,
fazilet ve temiz bir medeniyetin beşiği haline getirecektir.

“Ey milletimin kardeşleri, biraz düşünsenize, Allah tarafından
açık bir Şehâdet’le duruyordum, daha sonra O beni has rahmetiyle
şereflen­dirdi.” (Hûd; 28)

Aynı sözler Hazreti Peygamber (a.s.)’in mübarek ağzıyla gelen
rukü’da da anlatılmıştır. Yani ilk önce Hz. Peygamber kâinatta gördüğü
hakikatler ve Allah’ın işaretleri üzerine Tevhid’e inanmıştı. Daha sonra Allahu
Teâlâ (cc.) kendi rahmeti (vahiy) ile O’nu şereflendirdi. Yani ön­ceden kalben
inandığı ve iman ettiği gerçekler ile ilgili dolaysız bilgiler, daha sonra O’na
vahiy yoluyla iletildi. Bundan da anlaşılacağı gibi, bütün peygamberler
bi’setlerinden önce (peygamberlik rütbesine getirilmelerin­den evvel) kendi
tefekkür ve tahayyülleriyle gaybe iman eder, sonra pey­gamber olduktan sonra
bunu açıkça ifade ederlerdi’.

“(Sâlih onlara): ‘Ey kavmim, dedi, bakın, ya ben Rabbimden bir
delil üzerinde isem ve O, bana kendinden bir rahmet vermişse? Peki O’na kar­şı
gelirsem beni Allah’tan kim kurtarır? Sizin bana, ziyanımı artırmaktan başka bir
katkınız olamaz!”(Hûd; 63)

2.1.9.5. Rasûllere
Gelen Vahiy İçin “Ruh” Kelimesinin Kullanılması

“O, ruhunu istediği kullarına kendi emriyle melekler vasıtasıyla
gön­derir. (Bu hidayetle, insanlara) anlat ki Ben’den başka mabudunuz yok­tur.
Onun için Benden korkmalısınız.”(Nahl; 2)

“Bunlar sana ruh hakkında sorular soruyorlar. De ki: Bu ruh
Rabbi­min emriyle geliyor, ama ne çare ki, size ilim ve hikmetten az bir şey
ve­rilmiştir.”(İsra; 85)

Burada bahsedilen Nübüvvet ruhu vahiydir. Bununla peygamberler
dünyaya yeni bir mesaj verirler. Vahiy, peygamberlik görevinde insan
ha­yatındaki ruh kadar önemli bir yer tuttuğu için, Kur’ân-ı Kerim’de vahiy için
“ruh” sözcüğü kullanılmıştır.

Burada kullanılan “ruh” kelimesini müfessirler genellikle can
olarak anlamışlardır. Yani bazı âlimlere göre Mekkeliler Peygamber Efendimiz’e
gelip kendisinden insan ruhunun hakikati hakkında açıklama yapmasını
istemişlerdir, peygamber Efendimiz de buna cevap olarak demişler ki, bu ruh
Allah’ın emriyle geliyor. Ama biz bu ifadeyi kabul etmekte tereddüt­lüyüz. Çünkü
bu ifade ancak siyak ve sibak unutularak kabul edilebilir. Halbuki söz konusu
ayetin metninde önceki ve sonraki ifade genellikle kabul edilen anlamdan farklı
olup, bu ayetin kopuk şekilde tefsir edilme­sinin doğru olmadığı ortadadır.
Burada ruh kelimesini can veya öz olarak kabul edersek genel ifadede bir
kopukluk bir düşüklük göze çarpar. Hatır­lanacağı üzere, bu âyetten önceki üç
âyette Kur’ân-ı Kerim bir iksir (şifa) ve Kur’ân’ı inkâr edenler de zalim ve
nimete küfredenler olarak adlandırıl­mışken, daha sonraki ayetlerde ilahî kelâm
veya vahiy’den bahsedildiği halde, birden bire canlılarda ruhun Allah’tan
geldiği manasını çıkarmak ne kadar doğru olabilir?

Metinde işlenen konu ve aradaki bağlantıyı göz önünde tutarsak,
bu­rada “rûh” kelimesinden “vahiy” veya “vahiy getiren melek”in kastedildi­ği
kendiliğinden anlaşılır. Müşrikler aslında Hazreti Peygamber’e Kur’ân-ı Kerim
sana nereden geliyor diye soruyorlardı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ buyuruyor ki:
Ey Muhammed, bu İnsanlar senden Kur’ân’ın kaynağı ve özü nedir, öğrenmek
istiyorlar, onun için onlara de ki, bu ruh bana Rabbimin emriyle geliyor. Ama
sizin aklınız ve bilginiz o kadar kıttır ki, bir insanın sözleriyle bütün
Alemlerin Hâkimi’nin kullandığı dil ve ifade arasındaki farkı anlamaktan
âcizsiniz. Onun için Kur’an-ı Kerim’in bir in­sanın eseri olduğunda ısrar
ediyorsunuz.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız sebepler, yani söz konusu
ayet’ten önce ve sonraki metinde kullanılan ifadenin dışında diğer bazı
sebepler­den dolayı da, tefsirimizin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Meselâ,
Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde hemen hemen aynı ifadelerle ruh’un vahiy
mana­sına geldiği ortaya çıkıyor. Mü’min sûresinde şöyle buyuruluyor: “O ken­di
emriyle, islediği kuluna ruhunu indirir. Bununla maksadı, insanlara
top­lanacakları günü (kıyamet) bildirmektir”(15). Şûrâ sûresinde de şöyle
bu­yuruluyor: “Ve aynı şekilde, Biz sana kendi emrimizle bir ruh gönderdik.
(Oysa) sen kitabın ve imanın ne olduğunu bilmezdin” (52).

Büyük müfessirler, İbn-i Abbas, Katâde ve Hasan Basri (r.a.)
aynı tefsirde bulunmuşlardır. İbn-i Harir bu tefsirin Katâde’ye atfen İbn-i
Ab­bas’a ait olduğunu belirtmiştir. Ama bu hususla kullandığı ifade çok
garip­tir, ifadesine göre İbn-i Abbas (r.a.) bu tefsiri gizli şekilde yapardı.
İbn-i Harir, “Ruh-ül-Meâni”nin yazarı Hasan Basri ile Katâde’nin şöyle dediği­ni
nakletmiştir: “Burada ruh’tan Cibril (a.s.) kastedilmiştir. Asıl sorun şuy­du:
Cibril nasıl geliyor ve Resûl-i Ekrem’in kalbine vahiy nasıl ilkâ’ ediliyordu?

“Ve aynı şekilde (Ey Muhammed) Biz kendi emrimizle bir ruh sana
gönderdik, vahiy olarak.”

Burada görüldüğü gibi, rûh, vahiy veya vahiy ile Peygamber
Efendi­miz’e verilen bilgi anlamına kullanılmıştır.

2.1.9.6. Vahiy İle
İlgili Deliller

Peygamber Efendimiz’e inen vahiy, Allah’ın kelâmıdır. Bu gerçek,
Kur’an-ı Kerim’de dört delille ortaya konmuştur.

Birincisi: Allah’ın kelâmı bir hayır ve bereket alâmetidir. Yani
Kur’ân-ı Kerim’de insanın gelişmesi ve refahı için en doğal ve en güzel kurallar
gösterilmiştir. Kur’an’da doğru akide ve inanç hazinesi var, iyiliğe teşvik ve
telkin var, ahlâk ve faziletin öğretisi var, temiz bir hayat sürme­nin sırları
var. Kısaca, hayatı güzelleştirecek, insanı mutlu edecek yollar var. Bu kitap,
diğer kutsal kitaplarda rastlanan cehâlet, menfaatçilik, dar görüşlülük, zulüm,
baskı, mantıksızlık ve müstehcenlik gibi ayıplardan arındırılmıştır.

İkincisi: Kur’an-ı Kerim, geçmişte Allah tarafından çeşitli
ümmetlere gelen mukaddes kitaplarda yer alan ve tahrif edilmeyen hüküm ve
emirle­ri de içermektedir. Bunların dışında veya bunlara aykırı herhangi bir
kayıt yoktur, aksine onları doğrular niteliktedir.

Üçüncüsü: Yüce Kitabımız her devirde Allah tarafından dünyaya
in­dirilen mukaddes kitapların yüklendiği amacı taşır. Yani gayesi ve hedefi,
gaflet içinde olanları uyandırmak ve onları kötülüklerin kötü sonuçlan
ko­nusunda uyarmaktır.

Dördüncüsü: Kur’an-ı Kerim’in İslâm’a davet ettiği İnsanlar
arasında dünyayı seven ve nefsine köle olmuş olanları bulmak mümkün değildir.
Kur’an-ı Kerim’in İslâm camiasında topladığı kişilerin dünyaya bakış açısı
bambaşkadır. Onlar dünyayı geçici bir han ve imtihan yeri olarak kabul etmiş,
gözlerini öbür dünyalara da çevirmek ve bu arada, âhiretlerini gü­vence altına
almaktan geri kalmamışlardır. Ayrıca, bu Yüce Kitabın tesi­riyle buna ilk
muhatap olanların hayalında meydana gelen müthiş ve ina­nılmaz inkılâp da
herkesin gözü önündedir. Bu inkılâbın temel taşı adalet­tir. İnsan olarak
büyüklüğün ve kişiliğin tek değer ölçüsü, dine bağlılık ve Allah’a yakınlıktır.

Bu gibi erdemli özellikler ve bu kadar olumlu ve muazzam
sonuçlar, hâşâ yalancı bir insanın uydurduğu bir kitaptan elde edilebilir mi?
Hele böyle bir kişi kalkıp bu kitabın Allah’ın kelâmı olmadığı gibi bir iddiada
ve hezeyanda bulunabilir mi?

İlgili Makaleler