Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Peygamberlikle İlgili Temel Konular

2.1.6. Arıya
Vahiy

“Rabb’in, bal arısına vahyetti. Dağlardan, ağaçlardan ve
kurdukları çardaklardan evler edin.”(Nahl; 68)

Daha önce gördüğümüz gibi, vahyin anlamı gizli ve âni işarettir.
Bu işareti ancak işaret eden ile, işaret edilen kişi anlayabiliyor. Bu sebeple,
bu sözcük “ilkah” (kalbe söz söylemek) ve “ilhâm” (gizli haber de telkin) ile eş
anlamdadır. Allah’ın verdiği talim ve terbiye, herhangi bir mektep veya dershane
de verilmediği için, öylesine hassas bir şekilde öğretilir ki, öğreten ve
öğrenen, veya bilgi veren ile bilgi alanın kim olduğu ve nasıl olduğu hemen
anlaşılmaz. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim bu bilgi alış verişi­ni vahiy, ilhâm ve
ilkâ olarak tabir eder. Ama artık bu üç kelime üç ayrı terim ve ıstılah haline
gelmiştir. Nitekim vahiy kelimesi peygamberlere mahsus bir kelime haline
gelmişken, ilhâm, evliyalara ve ermiş kişilere, ilkâ da sıradan insanlara özgü
sözcükler kimliğine bürünmüştür.

2.1.7. Hz.
Musa’nın Annesine Vahiy

“(Sen doğduğun zaman), annene vahyedileni vahyetmiştik.”(Taha;
38)

“Biz Musa’nın annesine vahyettik ki ona süt versin. (Ve dedik
ki) onun canından korktuğun zaman onu nehre indir ve hiç korkma, üzül­me…”(Kasas;
7)

Yani, Hazreti Musa (a.s.)’nın validesi bu işi Allah’ın vahyi
üzerine yapmıştı. Allah, ondan çocuğu hakkında endişelenmemesini, canının hiç
tehlikede olmadığını, oğlunun ona tekrar döneceği ve bir gün bu çocuğun Allah’ın
sevgili peygamberi olacağını bildirerek, fazla korkmamasını ve üzülmemesini
istemişti.

2.1.8.
Şeytanların Kendi Arkadaşlarına Vahyetmeleri

Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Şeytanlar
kendi arkadaşlarının kalplerine kuşku ve itirazlar ilkâ ederler, ki Seninle
kavga etsinler…” (En’âm; 121)

2.1.9. Peygambere
(s.a.v.) Vahyin Gelmesi Yeni Bir Olay Değildir

“Ey Muhammed, Biz Nûh'(a.s.) ve daha sonraki Rasûl’lere
gönderdi­ğimiz vahiyler gibi Sana vahiy gönderdik. Ve Biz İbrahim, İsmail, İshak,
Yakup ve evlâtlarına da vahiy indirdik…” (Nisa; 163)

Burada, Resul-i Ekrem’in bilinmeyen ve eşine rastlanmayan bir
şeyle gelmediği vurgulanmak isteniyor. Zaten o da dünyaya ilk defa böyle bir
şeyle kendisinin geldiğini iddia etmiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de diğer
peygamberler gibi aynı ilim ve bilgi kaynağından hidayet almıştır ve o da
kendisinden öncekilerin yaymaya çalıştıkları hakikati insanlara du­yurmaya
çalışmıştır.

2.1.9.1.
Peygamberimiz (s.a.v.)’e Vahiy Yoluyla Kur’ân-ı Kerîm’in İnmesi

“Ve bu Kur’ân bana vahiy ile gelmiştir, ki sizi ve bunun
ulaşabildiği herkesi uyarayım…” (En’âm; 19)

“Onlara açık açık ayetlerimiz anlatılınca, bize kavuşmayı
ummayan­lar, diyorlar ki: ‘Bundan başka bir Kur’an getir veya bunda bazı
değişik­likler yap.’ Ya Muhammed, onlara de ki: ‘Değişiklikler yapmak benim isim
değildir, çünkü ben sadece bana gelen vahy’in takipçisiyimdir’…”(Yunus; 15)

Yukarıdaki ayet-i kerimede, Rasûlullah’a “ben bu kitabın
müellifi de­ğilim, çünkü bu vahiyle bana geliyor ve bunda herhangi bir
değişiklik yapma yetkisine de sahip değilim. Ayrıca bu hususta zerre kadar taviz
ve­remem. Ya dini bütünüyle kabul eder, ya da reddedersiniz” demesi
emre­dilmiştir.

“Belki sen: ‘Ona bir hazine indirmeli veya berâberinde bir melek
gelmeli değil miydi, demelerinden ötürü, sana vahyolunanın bir kısmını
(duyurmayı) terk edeceksin ve bunu onlara okumaktan göğsün daralacak,
(sıkılacaksın); ama sen sadece bir uyarıcısın (böyle sözlere aldırma), her şeye
vekil olan Allah’tır”. (Hud; 12)

Yukarıdaki âyetin bildirdiğine göre, Allah’ın katında değerli ve
önemli insan, sadece doğru yolda sabır ve kararlılıkla yürüyendir. O nedenle,
taassup, ilgisizlik, alaylı tavır ve cahilane itirazlarla Peygamberi­miz’e karşı
çıkılmasından dolayı canını sıkmaması, üzülmemesi ve takip ettiği yoldan zerre
kadar şaşmaması telkin ediliyor. Vahiyle kendisine ile­tilen hakikati açıklamak
ve başkalarını doğru yola, tevhide ve kurtuluşa davet etmek hususunda en ufak
bir tereddüde düşmemesi isteniyor. Ken­disini alaya alacakları veya hiç ilgi
göstermeyecekleri düşüncesiyle gerçe­ği söylemekten hiç çekinmemesi gerektiği
bildiriliyor. Ayrıca o, dinleyeni olsa da olmasa da kendi görevini yapmalıdır.
Zira sonuç, Allah’ın bileceği iştir, denilmek isleniyor.

“(Ey Muhammed), bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.
Ne sen, ne de kavmin, daha önce bunları bilmiyordunuz. O halde sabret, sonuç
(şirkten, günahlardan kaçarak Allah’ın azâbından) korunanların­dır.”(Hûd; 49)

“Elif lâm ra. Bunlar apaçık Kitâb’ın âyetleridir.”     

 “Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ki
anlayasınız”.(Yusuf; 1-2)

“(Ya Muhammed), bu (anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb
haber­lerindendir. Onlar kararlarını verip hile yaparlarken sen yanlarında
de­ğildin.”(Yusuf; 102)

“Seni de böylece, kendilerinden önce nice milletler geçmiş
bulunan bir millete gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın (oysa buna
rağmen) onlar yine Rahman’a nankörlük ederler, (O çok merhamet eden Allah’ın
nimetlerine şükretmezler). De ki: O (Rahmân), benim Rabbimdir, O’ndan başka ilâh
yoktur. O’na dayandım, dönüş yalnız O’nadır.”(Râd; 30)

2.1.9.2.
Peygamberimize Gelen Çeşitli Vahiyler

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:

“Hiçbir beşer (insan) Allah ile yüz yüze konuşacak kadar
(yüksek) mevkide değildir. O’nunla konuşma ya vahiy (işaret) ile olur ya
perdenin arkasından veya O bir habercisini (melek) gönderir. O (melek) O’nun
(Allah’ın) emriyle istediği gibi vahiy getirir. O yüce ve hakimdir.”(Şûra; 5l)

 Gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse Hadis-i Şeriften Rasûlullah’a
aşağıda­ki üç şekilde vahiy geldiği anlaşılır:

1) Hadis’e göre, Hazreti Ayşe (r.a.) Peygamber Efendimiz’e
vahiyle­rin ilk önce tabirleri doğru olan rüyalar şeklinde gelmeye başladığını
riva­yet eder. (Buhârî ve Müslim). Bu yöntem daha sonra da devam etti. Nite­kim,
hadislerde Rasûlullah’ın pek çok rüyalarından bahsedilir. Bu rüyalar­da
kendisine bazı emir ve talimat verilirdi. Bazı konuda kendisine bilgi de
verilirdi. Buna ilâveten, Kur’ân-ı Kerim’de de bir yerde Peygamberimizin bir
rüya gördüğü beyan edilir. (Feth; 27). Ayrıca, çeşitli hadislerde,
Pey­gamberimiz’in şöyle ifadeleri vardır: “Falanca mesele içime doğdu, falan­ca
iş bana anlatıldı, bana emredildi veya ben bundan menedildim vs.” Bü­tün
bunların vahyin ilk kısmına ait olduğu söylenebilir. Hadis-i Şeriflerin çoğu bu
minval üzerindedir.

2) Mi’râc sırasında Peygamber Efendimiz (a.s.) vahyin ikinci
çeşidiy­le şereflendirildi. Çeşitli hadislerde belirtildiği gibi mi’râc
sırasında Resûlullah’a beş vakit namaz kılınması emredilmiş ve bu hususta bazı
ma­ruzatı olmuştu. Bunlardan ayrıca, Allahu Teâlâ ile Hz. Muhammed (a.s.)
arasında, tıpkı Allah ile Hz. Musa (a.s.) arasında geçen Tûr dağındakine benzer
bir konuşma olduğu da anlaşılır.

3) Vahyin üçüncü çeşidi, bizzat Kur’ân-ı Kerim’in teyid ettiği
gibi Cebrail (a.s.) vasıtasıyla gönderilen emir ve mesajlardı. Bu hususta
özel­likle Bakara; 97 ve Şûra; 192-195 âyetlerine dikkat edilmelidir.

Peygamberimiz (a.s.)’e vahiy çeşitli şekil ve şartlarda gelirdi.
Bunun ayrıntılarını Allâme İbn Kayyım “Zâd’ül-Me’ad” adlı eserinde vermiştir:

1) Doğru olan rüyalar: Hz. Muhammed’e gelen vahyin ilk
çeşidiydi. Gördüğü her rüya, çıplak gözleriyle gördüğü olaylar gibiydi.

2) Melek, Peygamber Efendimiz’in kalbine bir mesaj iletirdi ve
olay­lar görülmemesine rağmen içine doğmuş olurdu. Meselâ bir hadis-i şerifte Hz.
Peygamber şöyle buyuruyorlar: “Rûh’ül-Kuds (Cibril), hiçbir canlının payına
düşen rızkını almadan ölmeyeceği gerçeğini kalbime iletmiştir. Onun için,
Allah’tan korkarak iş yapınız ve rızk talep etmenin iyi yollarını biliniz. Sonra
rızkın gelmesinde bir gecikme olduğu takdirde, Allah’a ita­atsizlik etmeyiniz.
Çünkü Allah’da ne varsa (yani onun mükâfatı) hepsi O’na itaat etmekle elde
edilebilir.”

3) Melek, Hz. Peygamber (a.s.)in yanına bir insan kılığında
gelir ve söylediklerini tam olarak kavrayıncaya kadar kendisiyle sohbet ederdi.
Bu vak’a muhtelif yerde ve zamanlarda tekrarlandığı için sahabeler de bunu
görmüşlerdi.

4) Vahiyden önce Hazreti Peygamber’in kulağına bir ses gelir ve
da­ha sonra melek kendisiyle konuşmaya başlardı. Bu vahyin en şiddetlisi olup
Rasûlullah’ı kış mevsiminde bile ter içinde bırakırdı. Bu vaziyet yol­culuk
sırasında zuhur ettiği zaman, Rasûlullah’ın bindiği deve müthiş ve âni gelen
ağırlıktan çöküverirdi. Bir defasında bu vahiy Hz. Peygamber’in (a.s.) Hz. Zeyd
bin Sabit (r.a.)’in dizine başını koyup uzandığı sırada gel­di. Ağırlık öylesine
korkunçtu ki Zeyd bin Sabit’in ayağı kırılacak gibi ol­du.

5) Hz. Peygamber (a.s.) meleği Allah’ın yarattığı şekliyle
görürdü. Melek bu durumda, Allah’tan gelen emri kendisine iletirdi. Kur’an-ı
Ke­rim’in Necm sûresinde belirtildiği gibi bu tip vahiy yalnızca iki kez
ger­çekleşti.

6)  Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber’e doğrudan vahiy verirdi.
Örneğin, Hz. Peygamber’in mi’râc sırasında göklerde bulunduğu ve namazların farz
kılınması ve diğer konuların iletildiği konuşmanın geçtiği zaman, işte böyle bir
vahiy gerçekleşmişti.

7) Allahu Teâlâ’nın, arada melek olmadan Hz. Peygamber (a.s.)
ile görüşmesi. Benzer bir görüşme Allah ve Hz. Musa arasında da yapılmıştı. Hz.
Musa’ya tanınan bu şeref Kur’ân-ı Kerim’le sabittir. Hazreti Peygam­ber’e
gelince, bunun mi’râc sırasında gerçekleştiği hadiste beyan edilmiş­tir.

Bunların dışında bazı ulemâ ve fakihler, vahyin sekizinci bir
şeklini de açıklamışlardır. Örneğin, Allahu Teâlâ’nın aradaki perdeyi tamamıyla
kaldırarak Peygamber Efendimiz (a.s.) ile görüşmesi. Buna özellikle Hz.
Peygamber’in çıplak gözüyle Allah’ı gördüğü ve O’nunla konuştuğunu ile­ri
sürenler inanırlar. Fakat bu konuda ulemâ ve fakihler arasında ciddi ihtilâflar
vardır. (Zâd ul-Meâd, c. I, s. 24-25).

Suyûti, “İtkân” isimli kitabının birinci cildinde bütün bir
bölümü bu konuya ayırmıştır. Suyûtî özel olarak şöyle der:

Hz. Peygamber kırk yaşında Nebi olunca ilk üç sene talim ve
terbiye­sini İsrafil (a.s.) yaptı. Fakat O’nun vasıtasıyla kendisine Kur’ân-ı
Ke­rim’in herhangi bir bölümü inmedi. Daha sonra Cibril (a.s.) kendisine va­hiy
getirmekle vazifelendirildi. Tam yirmi yıl vahiy getirdi. Vahy’in çeşit­li
şekilleri şunlardı:

a) Önce Peygamber Efendimiz’in kulaklarına zil sesi gelir, daha
sonra Hz. Cibril’in sesi duyulurdu. Bunun yararlı yanı şu idi: Hz. Peygamber,
bütün dikkatini meleğin sesini duymak için toplardı. Hz. Peygamber’in mübarek
ifadesine bakılırsa, vahiylerin en şiddetlisi buydu.

b) Peygamber Efendimiz’in zihnine ve kalbine bir haber ilkâ
edilirdi. Bunu Hz. Peygamber de ifade etmiştir.

c) Melek (Cibril) insan kılığına bürünerek Hz. Muhammed (a.s.)
ile sohbete başlardı. Hz. Peygamber’in ifadesine göre bu, vahiylerin en
hafi­fiydi.

d) Melek rüyada Hz. Peygamber ile konuşurdu.

e) İster uyku içinde ister uyku dışında olsun, Allah Peygamber
Efen­dimiz (a.s.) ile doğrudan konuşurdu. (el-İt’kân,C.I,s.44-45).

İlgili Makaleler