Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Şefaat ve Çeşitli Yanları

10.1.7. Dünyevî
Yaşantıda Allah’tan Şefaat İle İlgili Müşriklerin Yanlış Anlayışı

Nahl suresinin bir ayeti şöyledir:

“Şimdi onlar, batıla iman edip, Allah’ın Himmetini inkâr mı
ediyor­lar?” (Âyet; 72)

Mekke’li müşrikler bütün nimetlerin Allah tarafından geldiğini
inkâr etmezlerdi. Hatta bu nimetleri kendilerine ihsan ettiği için Allah’a
şükre­derlerdi. Fakat bu noktada bir hata işlerlerdi. Bu nimetlerin ihsan
edilme­sinde hiç rolleri olmayan bir takım tanrı, tanrıça ve melerler v.s. ye de
sözde ve fiilde minnettar olduklarını ifade ederlerdi. İşte Mekke’li
müşrik­lerin bu davranışını Kur’ân-ı Kerîm, “Allah’ın nimetinin inkârı” olarak
ta­rif etmektedir. Muhsin (ihsan eden)”in ihsanı için gayri muhsin (muhsin
olmayan)’e teşekkür edilmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de aslında, nimetin inkârı veya
Muhsin’e saygısızlık olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, Muhsin’in, ken­di irade ve
fazlıyla ihsan etmesine rağmen, O’nun, başkalarının tavsiye ve şefaati üzerine
böyle yaptığını sanmak da yanlıştır ve Kur’ân-ı Kerîm bu­nu da usulen tekzip
etmiştir.

Aslına bakılırsa, bu ilâhî tutum ve davranış adalet ve
hakkaniyet ku­rallarına tamamıyla uygundur. Bunu şöyle bir misalle anlatalım.
Diyelim ki, muhtaç bir kimseye yardım elinizi uzattınız. Siz yardım eder etmez o
kimse yerinden kalkıp, bu yardımda hiç payı olmayan başka bir adama te­şekkür ve
minnetini bildirdi. Belki de siz alçak gönüllü ve efendi bir in­sansınız ve söz
konusu kimsenin bu münasebetsizliğini görmezlikten gel­diniz. Fakat, kalbinizin
bir köşesinde bu kimsenin münasebetsizliği ve nankörlüğü konusunda acı
duyacaksınız. Sonra eğer bu adama bu ters davranışının sebebini sorduğunuz zaman
sizin merhamet duygusuyla de­ğil, aksine aracı ve şefaatçi kişinin hatırı ve
korkusuyla kendisine yardım ettiğinizi söylerse herhalde bunu kendinize bir
hakaret kabul eder ve fazla tahammül edemezsiniz. Onun acayip açıklamasından,
kendiniz hakkında iyi fikir taşımadığı, sizi merhametli ve yardımsever bir insan
olarak görmediği, aksine dost ve ahbapların sözlerine değer verip onların hatırı
için başkalarına yardım ettiğiniz görüşüne sahip olduğunu anlamakla fazla
ge­cikmeyeceksiniz. Nahl suresinde şöyle buyuruluyor:

“Onlar Allah’ın nimetini bilirler ve sonra onu inkâr ederler.
Onların ekserisi kâfirlerdir.” (Âyet: 83)

Burada da “inkâr edenler” deyiminden, daha evvel bahsettiğimiz
dav­ranış kastedilmiştir. Yani, Mekke’li kâfir ve müşriklerin, Allah’ın
nimetle­rine başkalarını ortak koşmaları. Hacc sûresinde şöyle buyurulmuştur:

“Allah hem meleklerden, hem de insanlardan rasûller seçer. Allah
işiticidir, görücüdür. Allah onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Bütün
isler Allah’a döndürülür.” (Âyet; 75-76)

Burada denilmek isteniyor ki, müşriklerin kendilerine ma’bud
olarak seçtikleri varlıklar arasında, melekler ve peygamberler en üst mevkiye
sa­hiptirler, ama bunların durumu da haberci ve elçilerden farklı değildir ve
bunlar da Allah’ın seçtiği görevlilerdir. Sadece bu husus kendilerine, Al­lah’ın
işlerinde ortak olmalarına sebep olamaz. Dikkat ederseniz, “Allah onların
önlerinde ve arkalarında olanı bilir” cümlesi Kur’ân-ı Kerîm’de çok sık yer
almıştır ve her yerde şefaat ile ilgili müşriklerin batıl itikadı­nın reddi için
kullanılmıştır. Bu cümlenin burada kullanılmasının anlamı da aynıdır. Allah
demek isliyor ki, müşrikler tarafından sefaatçı ve kurta­rıcı olarak bilinen
melekler ile peygamberler aslımla kendileri Allah’a muhtaçtırlar. Her şeyi
gören, bilen ve dolayısıyla, kulların ihtiyaçlarını gi­deren ve şefaatlerini
dinleyen ya da reddeden de odur. Bu hususla başka kimse O’nun ortağı olamaz.
Nitekim, Zümer sûresinde şöyle denilmiştir.

“Yoksa onlar, Allah’tan başka şefaatçiler mı edindiler? De ki:
Onla­rın hiçbir şeye güçleri yetmez ve hiçbir şeye akıl erdiremezlerse yine
(on­lardan şefaat bekler misiniz?)! De ki: ‘Bütün şefaat Allah’ın
kudretinde­dir. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”
(Âyet; 43-44)

Cenab-ı Allah demek istiyor ki, kâfirler ve müşrikler kendi
kendine bazı kimselerin Allah nezdinde nüfuz sahibi olduğuna ve bazı konularda
Allah’a zorla ve tehdide bazı şeyler yaptırdıklarına inanıyorlar. Oysa, Allah
nezdinde kimse bizzat kendisi için Allah’ın izni olmaksızın şefaate bulunamaz.
Ne Allah kimseye şefaat konusunda yetki vermiştir ne de Allah’ın nezdinde şefaat
edebilecek kimseler herhangi bir zaman böyle bir iddiada bulunmuşlardır. Necm
Sûresinin şu âyetlerine de bakalım.

“Göklerde nice melekler vardır ki, Allah izin vermedikçe ve ona
razı olmadıkça hiç kimseye şefaatleri fayda vermez.” (Âyet; 26)

Demek ki, Allah katında melekler şefaatten dem vuramaz. Melekler
zaten Allah’a tamamıyla bağlı ve emrine amade yaratıklardır. Onlar kendileri
muhtaç ve çaresizdirler. Onlardan yardım ve şefaat beklemek cahilliktir. Doğrusu
şu ki, bütün melekler bir olup Allah’ın istemediği bir kimse için şefaat
dileseler dahi, hiçbir şey yapamazlar.

10.1.8. Allah’ın
Kararını Kimse Değiştiremez, Tehir Edemez

Şu âyete bakın.

“Allah bir kavme fenalık murad ederse, onu çevirecek hiçbir çare
yoktur. Onlar için, Ondan başka bir veli ve dost yoktur.” (Ra’d; 11)

Burada denilmek isteniyor ki, Allah (cc.) herhangi bir kişi veya
millet hakkında bir karar vermişse onu değiştirecek herhangi bir güç yoktur.
Herhangi bir aracı, şefaatçi ve tavsiyeci, suçlu ve günahkârı Allah’ın
gazabından kurtaramaz. Onun için şefaat ve kurtuluş umuduyla serbestçe günah
işlemek doğru bir davranış değildir.

“Onlar için istiğfar etsen de etmesen de, eğer onlar lehinde
yetmiş kerre istiğfar eylesen de, Allah onları mağfiret etmez. Çünkü onlar Allah
ve Rasûlünü inkâr ile kâfir oldular. Allah, fasık olan kavme hidâyet et­mez.” (Tevbe;
8fr)

“Onlar için istiğfar etsen de etmesen de müsavidir. Allah,
onları mağfiret etmez. Şüphesiz Allah, fâsık olan kavmi hidâyet etmez.” (Münafıkûn;
6)

İşbu mesele, Münafikûn sûresinden üç sene sonra nâzil olan Tevbe
suresinde çok açık bir şekilde ele alınmıştır. Söz konusu âyette Cenab-ı Allah,
Hazreti Peygamber (a.s.)’e hitap ederek diyor ki, “Sen bu sapıklar için 70 defa
bile şefaatte bulunsan. Ben onları affetmeyeceğim. Zira, onlar Allah ile
Rasûlünü inkâr ediyorlar ve en kötü günahları işliyorlar.” Daha sonra şunları
söylüyor.

“Onlardan ölen bir kimse üzerine katiyyen namaz kılma. Ve kabri
üzerinde durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler ve fasık ol­dukları
halde öldüler.” (Tevbe; 84)

Burada iki noktaya temas edilmiştir. Yani, şefaat ve mağfiret
yalnızca hidayet bulmuş kişilere mahsustur. Hidayet almamış veya doğru yoldan
saparak fısk-ü fücûra batmış olanlar için ise alelâde İnsanlar şöyle dursun,
Allah’ın Rasûlü bile mağfiret duası yaparsa, Cenab-ı Allah tarafından ka­bul
edilmez. Burada temas edilen ikinci nokta şudur. Allah’ın hidayetine talip
olmayanları Allah bağışlamaz. Eğer bir kul, hidayeti kabul etmiyor ve hidayete
çağrıldığı zaman omzunu silkip başka bir tarafa yöneliyorsa, Allah herhalde onu
hidayet edecek değildir.

10.1.9. Mahşer’de
Hazreti Peygamber (a.s.)’in Şefaatçi Hüviyeti

İslâm inancına göre, şefaat kavramı şudur. Kıyamet gününde
Allah-u Teâlâ’nın mahkemesinde, Allah’ın izni olmadan kimse, kimse için şefaatte
bulunamayacaktır. Bu kurala göre gayet tabii ki Allah’ın en sevdiği pey­gamberi
Hz. Muhammed (a.s.) Mahşer’de ümmeti ve ümmetinin bazı fert­leri için şefaatte
bulunmaya teşebbüs edecektir. Fakat, bu şefaat Allah’ın müsaadesine bağlı
olacaktır ve sadece, hayatları boyunca ellerinden geldi­ği kadar iyi birer
müslüman olmaya çalışan ve Allah’a tâbi olarak faaliyet göstermelerine rağmen
bazı hatalar işlemiş olanlar şefaat olunabileceklerdir. Fakat, bile bile günah
işlemiş ve düştükleri durumdan utanç duyma­mış, pişman olmamış sapık kimseler
şefaat olunmayacaklardır. Nitekim, Hz. Peygamber (a.s.) bir hadisinde, Allah’a
hıyanet eden ve ondan kork­mayanların durumunu anlatırken şöyle buyurmuştur: “Bu
hain kimseler, yaptıkları günah ve yedikleri haram malların yükünü omuzlarında
taşıya­rak mahşere geleceklerdir ve bana yalvaracaklardır, ‘Yâ Rasûlallah bana
yardım edin.’ Fakat ben onlara şu cevabı vereceğim. ‘Ben senin için hiçbir şey
yapamam, çünkü ben sana Allah’ın mesajını iletmiştim.” (Bk: Mişkat: Kısmet-ül
Ğânayim, El-Ğulûlü Fiha).



 




[1]
Şefaat ve
tavassut meselesi Peygamberlikle çok yakından ilgilidir. Bunun iki sebebi
var­dır: Birincisi, kâfir ve müşrikler şefaati bir kalkan olarak
kullanıyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.) ile diğer peygamberlerin davetlerini
kabul etmeyenler, bağlı bulundukları tanrı ve tanrıçaların, Allah katında
kendileri için aracı olduklarını, bu nedenle, Allah’ın azabından korkmaları
gerekmediğini söylüyorlardı. Yani bu şefaatçi ve aracıların, kendilerini
nasıl olsa kurtaracaklarını belirtiyorlardı. İkincisi, peygamberler ile bazı
ermiş kişilerin kendilerine tabi olanlar ve Allah’ın yolunu takip edenler
için Kıyamette Allah’ın huzurunda şefaatte bulunacakları rivayetlere göre
sabittir. Yani, iyi yolda ve dürüst karaktere sahip olmasına rağmen
hayatlarında ufak tefek halalar yapmış olanla­rın affı için peygamberler
tarafından Allah katında yapılan girişimler. Kur’ân-ı Kerim ilk tür şefaati
şiddetle reddetmiştir. İkinci tür şefaati de bazı şartlara bağlı kılmıştır.
Kısacası, Şefaat meselesi, peygamberlikle yakından ilgilidir ve bunu burada
ele almayı uygun gördük.



[2]
Hazreti
Peygamber Efendimiz ümmetini şefaat konusunda çeşitli defa ve vesilelerle
uyar­mıştır. Mesela Hz. Peygamber (a.s.)’in şöyle söylediği rivayet olunur.
“Benden sonra usûlümü de­ğiştirecek olanlar, bu sebepten dolayı
değiştirileceklerdir ve bir daha eski yola getirilmeyeceklerdir. Eğer ben
dersem ki bunlar benim adamlarımdır, o zaman bana denilecektir ki, sen
kendinden sonra, bu adamların ne yaptığını bilemezsin, o zaman ben de
bunları defedeceğim ve diyeceğim ki, benden uzak durun.” Rivayet, şu hadis
kitaplarında yer almıştır: Sahih-i Buhari (Kitabul-Fiten) Müslim (Kitab-üt
Tahâret, Kitab-ul Fezâil), Müsned-i Ahmed (İbn Mes’ûd ve Ebû Hureyre’nin
rivâyetleri) ve İbn Mâce (Kitab-ül Menasik).



[3]
Aksine,
doğru yoldan sapmış olan taraftarlarının ağır bir şekilde cezalandırılmasını
iste­yeceklerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber (a.s.)in bu gibi
insanlar ile ilgili sözleri vardır.



[4]
Kıyamette
peygamberlerin, ümmetlerinden bazıları için şefaatte bulunacakları sırada ne
gibi bir teslimiyet ve acz içinde olacaklarının manzarası Maide suresinin
son rükûsunda çizilmiştir. Burada Hz. İsa’nın kendi ümmeti için nasıl
mütevazi bir şekilde Allah’a yalvaracağı anlatılmıştır. Mesela şu sözlerine
bakın. “Eğer onları bağışlarsan muhakkak Sen aziz ve hakimsin.”

İlgili Makaleler