Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Şefaat ve Çeşitli Yanları

10.1.4. Şefaatin
Yasaklanmasının Sebebi

Tâhâ suresinin yukarıdaki ayetinde şefaatin neden kısıtlandığı
anlatıl­mıştır. İster melek olsun, ister peygamber ve ister evliya; kimlerin
Al­lah’ın huzuruna ne gibi bir dosya ile geldiklerini bilemezler. Bu zâtlar,
ki­min dünyada ne yaptığını, nasıl bir karaktere sahip olduğunu ve Allah’a nasıl
bir hesap vereceğini kestiremezler. Çünkü onlarda Allah’ın sahip bu­lunduğu
bilgi kaynakları yoktur. Bunun aksine, Allah-u Teâlâ, her insanın geçmişini ve
geleceğini, karakterinin ne olduğunu, dürüstlük derecesinin ne olduğunu, suçlu
olup olmadığını, suçluysa ne kadar cezaya lâyık oldu­ğunu, suçlu değilse nasıl
ödüllendirileceğini en ince ayrıntılarına kadar bilmektedir. Böyle bir durumda
melekler, peygamberler ve evliyalar, iste­dikleri kişiler için şefaat edemezler.
Bilindiği gibi, bir daire veya iş yerin­de, alt seviyedeki bir müdür veya memur,
istihdam veya başka konularla ilgili olarak bütün dost, arkadaş ve yakınları
için torpil kullanmaya çalışır­sa bunun haddi hesabı olamaz ve iş yerinin bütün
mekanizması ve çalışma düzeni bozulmuş olur. Böyle küçük bir düzeyde Kâinatın
Sahibi’nin huzu­runda herkesin şefaat etmesi ve bunun kabul edilmesinin ne kadar
tehlike­li ve zararlı olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Şefaat serbest
bırakıldığı takdirde Allah’ın huzurundaki manzarayı gözünüzde bir canlandırın.
Bin­lerce, on binlerce ve hatta milyonlarca kimsenin Arş-ı Alâ’da toplanıp hem
kendi hem başkaları için yalvardıklarını düşünün. Bu kargaşada kimin ne olduğu,
kimin nasıl şefaat edileceğini gözden geçirin. Orada şefaatçilerin, şefaat
ettikleri kişilerin geçmişi ve karakterini pek iyi bilmediğinden emin
olabilirsiniz. Dünyada yüksek bir mevkide bulunan bir amire emri altında­ki
memur ve personel için tavsiye filan geldiği zaman, bu yetkilinin tavsiyeciye
sorduğu sorular şu şekilde oluyor: Siz bu adamı iyi biliyor musu­nuz?
Karakterini incelediniz mi? Yeterince güvenilir bir kişi midir? ondan bir zarar
gelmeyeceğinden emin misiniz? Ayrıca, eğer bu âmir tavsiye edilen kişinin ne mal
olduğunu biliyorsa onu derhal tavsiyeciye geri gön­deriyor ve diyor ki, “Bu
adamın ne kadar yalancı nankör, tembel, hırsız, rüşvetçi ve ahlâksız olduğunu
bilmiyor musunuz?” Amir işte bu bilgisine dayanarak, azarlayıcı bir tavırla,
tavsiyeciye der ki, “Vallahi sizden böyle bir kişi için tavsiyede bulunmanızı
beklemiyordum. Lütfen böyle kimseler için tavsiyede bulunmayın[2]“.
Bu küçük misalden, söz konusu ayette şe­faat için ilgili zikredilen kaide ve
kuralların ne kadar doğru ve yerinde ol­duğu anlaşılacaktır. Şefaatin kapısı
tamamıyla kapatılmamıştır. Dünyada Allah’ın kullarına her zaman yardım elini
uzatmış Allah’ın sevgili insanla­rı, âhirette başkaları için şefaatçi
olabilirler. Ancak herhangi bir kimse için şefaatte bulunmadan önce Allah’tan
izin almak zorundadırlar. Allah, kimin için konuşmalarına izin verirse ancak
onlar hakkında tavsiyede bu­lunabileceklerdir. Ayrıca, şefaatin de haklı ve
yerinde olması şarta bağlan­mıştır. Nitekim, “ve kâle Sevaben” (bu sözü iyi
söylesin) şeklindeki İlâhî emir bu yöndedir. Yanlış, uygunsuz ve yerinde olmayan
şefaate izin veril­meyecektir. Mesela, dünyada yüzlerce Allah’ın kulunun hakkını
yemiş birisi için kıyamette herhangi bir peygamber, melek veya evliya çıkıp,
Al­lah’a “Ya Rab bu adama acı, bunu mükâfatlandır” diyemez. Nebe’ suresin­de
şöyle buyurulmuştur.[3]

“Rûh ve meleklerin saf olarak huzuru ilâhide durdukları günde
on­lardan hiçbiri konuşmaz. Ancak Rahman’ın müsaade ettikleri müstesna. Ve doğru
söylerler.”

Burada “konuşamaz” kelimesi, “şefaat edemez” manasındadır. Cenab-ı
Allah demek istiyor ki, kimse Allah nezdinde başkası için şefaat edemez ama iki
şan müstesna. Bu şartlardan biri şudur. Bir suçlu veya hatalı kişi hakkında
şefaat etmesine izin verilen şefaatçi, şefaati doğru ve haklı ola­rak
yapmalıdır. Gereksiz ve haksız yere Allah’ın huzuruna çıkmamalıdır. Ayrıca,
hakkında şefaat yapılan kişi sadece günahkâr olmalı, kâfir olma­malıdır.

10.1.5.
Müşriklerin Güvendiği Sahte Şefaatçiler

“Allah onların önünde ve arkalarında olanı bilir. Onlar ancak
Al­lah’ın razı olduğuna şefaat ederler. Ve O’nun azametinden korkarlar.”
(Enbiyâ; 28)

Müşrikler, melekleri iki sebepten tanrı olarak kabul ederlerdi.
Birinci­si, melekler onların gözünde Allah’ın evlâtları gibiydiler. İkincisi,
onlara tapmak suretiyle, onları Allah katında kendileri için şefaatçi haline
getir­mek isliyorlardı. Halbuki Yunus sûresinin 18. ayeti ve “Zümer sûresinin 3.
ayetiyle bu her iki inanç şiddetle reddedilmiştir.

Burada şu noktaya da dikkat etmeliyiz ki, Kur’ân-ı Kerîm şefaat
ile il­gili müşriklerin batıl inancını reddederken onların şefaatçi olarak kabul
ettikleri varlıkların ne gaipten ne de gelecekten haberdar olmadıklarını
be­lirtir. Burada denilmek isleniyor ki, başkalarının geçmişi, geleceği veya
mevcut durumu hakkında bilgi sahibi olmayanlar şefaat içi.) mutlak yetki­ye
sahip olamazlar. Bu sebeple, ister peygamber olsun ister melek, Al­lah’ın izni
olmaksızın şefaatçi olamazlar. Kendi başına kimse için şefaat edemezler. Şimdi
şefaati dinleyip dinlememek, kabul edip etmemek tama­mıyla Allah’ın elinde
olduğuna göre, bunca yetkisiz ve çaresiz şefaatçilere tapmak, onlara yalvarmak
doğru olabilir mi? Sebe’ sûresinde şöyle buyu­rulmuştur:

“O’nun (Allah’ın) katında kendisine izin verdiğinden başkasının
şefaati fayda vermez.” (Âyet; 23)

Yani, kâinatın mülkiyetinde ve idaresinde Allah’a ortak olmak
şöyle dursun, hiçbir kimse başka bir kimse için Allah’ın huzurunda ağzını
açma­ya cesaret edemez. Allah’ın sevgili kullarının, Kâinatın Efendisi’ne söz
geçirebileceklerini ve hatta ondan istediklerini koparabileceklerini düşünen­ler
yanlış yoldadırlar. Halbuki, Allah (cc.) genellikle şefaati sevmez ve ancak izin
verdiği kişiler şefaatçi olabilir veya şefaat olunurlar.

“Onların (Mahşer halkının) kalplerinden korku giderildiğinde
birbir­lerine: ‘Rabbiniz ne söyledi?’ diye sorarlar. (Şefaat edecek olanlar da):
‘Hakkı söyledi’ derler. O, çok yüce ve çok büyüktür.” (Sebe; 23)

Burada, Kıyamet gününde, bir şefaatçinin bir kişi için şefaat
edeceği zamanın tablosu çizilmiştir. Bu tabloda, Allah’tan izin alınmak üzere
ken­disine müracaat edildikten sonra, şefaatçi ile şefaat olunanın, merakla,
sa­bırsızlıkla ve korkudan titreyerek Allah’ın cevabını bekledikleri
görül­mekledir. Nihayet, Allah’ın yüce katından izin çıkınca ve şefaat olunan
şefaatçinin yüz ifadesinden durumun ümit verici olduğunu anlayınca, rahat bir
nefes alıyor ve bir adım ileriye alarak şefaatçiye soruyor. ‘Acaba, Al­lah’tan
nasıl bir haber geldi’?’ O zaman şefaatçi da kendisini teskin edici bir şekilde,
“müsterih ol, Cenab-ı Allah’tan izin çıkmıştır” diyor.[4]

Burada vurgulanmak istenen şey şudur. Cenab-ı Allah gibi yüce
bir Hâkimin huzurunda ağızlarını bile açmaya cesaret edemeyen kimselerin zorla
ve ısrarla Allah’a bir şey yaptırmalarını düşünmek bile abestir. Duhân suresinde
Allah şöyle buyurmuştur:

“O gün, bir dost bir dosttan hiçbir şeyi defedemez. Onlara
yardım da olunmaz. Ancak, Allah’ın merhamet ettiği kimseler böyle değil. Çünkü
O, Gâlib, Kâdir ve Rahîm’dir.” (Duhân; 41-42)

Bu ayetlerde mahşerde, karar gününde İlahî Mahkeme’nin havası
yan­sıtılmak istenmiştir. Allah’ın yüce mahkemesinde hiçbir kimsenin himaye­si,
yalvarışı ve tavsiyesi, hiçbir suçluyu cezadan kurtaramayacaktır. En büyük
yargıç Allah ve bütün yetkiler O’nun elindedir, O’nun kararlarını kimse
etkilemez. Herhangi bir sanığı ağır bir şekilde cezalandırması, af­fetmesi ya da
cezasında indirim yapması tamamıyla Onun iradesine bağ­lıdır, ilahî iradenin en
bariz özelliği merhamettir. Ancak Allah kimin hak­kında ne karar verirse versin,
eksiksiz uygulanacaktır. İlahî adaletin niteli­ğine değinildikten sonra
devamında sanık ve suçluların akıbetinin ne ola­cağı anlatılmıştır. Asi ve
inatçı suçlulara herhangi bir merhamet veya es­neklik gösterilmeyecektir. Ancak
Allah’tan korkan ve dünyada her konuda O’nun talimatına göre hareket etmeye
çalışanların bazı hataları affedile­cek, cezaları hafifletilecek ve hatta
mükafatlandırılacaklardır.

10.1.6. Hazreti
Nuh’un Oğlu İçin Allah’a Yalvarışı

Kur’ân-ı Kerîm’in Hûd Sûresinde Hz. İbrahim (a.s.)’in hikâyesi,
Ku­reyşlilere anlatılmıştır (Ayet: 69-76). Kureyş’liler, kendilerini Hz.
İbra­him’in soyundan saydıkları için Arabistan’ın bütün din adamları, tarikat
sahipleri, Kâbe’nin mütevellileri v.s. Arap’ların dinî, ahlâkî, siyasi ve
kültürel liderliğinin kendi malları olduğunu sanıyorlardı. Bunlar Allah’ın yü­ce
mahkemesinde, kendilerinin hiçbir zarara uğramayacağı gibi yanlış bir düşüncede
idiler. Kendilerinin, Hz. İbrahim gibi Allah’ın sevgili peygam­berinin evlatları
ve mirasçıları olduğu düşüncesiyle, suçlu oldukları tak­dirde bile şefaat
olunacaklarına inanıyorlardı. Kureyşli ve Mekke’lilerin bu yanlış fikrini
reddetmek amacıyla Cenab-ı Allah kendilerine Hz. Nûh (a.s.)’un başına gelenleri
hatırlatmıştır. Hz. Nûh, oğlunun suda boğulmak üzere olduğunu görüyor ve
kurtulması için Allah’a yalvarıyor, ancak sade­ce yalvarışı ve şefaati geri
çevrilmekle kalmıyor, üstelik azarlanıyor da. Bundan sonra Hz. İbrahim (a.s.)’in
hikâyesi anlatılmıştır. Yani, bir yandan kendisinin Allah’ın Halili (sevgilisi)
ve en yakın peygamberlerinden biri olduğundan söz ediliyor ve meziyetleri dile
getiriliyor ve bir yandan da, aynı Hz. İbrahim, kendi milleti (Lût)’nin
kurtulması için Allah’a yalvardı­ğı ve Allah’ın iradesine karıştığı zaman
şefaati reddediliyor. Yine Hûd sûresinde biraz ilerde şu ayetlere rastlanıyor:

“O gün gelince herkes yalnız Allah’ın izni ile konuşur.” (Hûd;
105)

Burada kendilerine göre hayaller kuranlar ve kendi kendilerini
alda­tanlar tekrar ikaz ediliyor. Falanca peygamber ve evliyanın, Allah’ın
katı­na çıkarak falan falan kişi ve gruplar için şefaatte bulunacağı ve zorla
söz­lerini kabul ettirip onları affettireceği gibi düşünceler hayâldir. Allah
kim­seye konuşma izni vermezse ağızlarından bir tek lâf bile çıkmayacaktır.

İlgili Makaleler