Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Kuran-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (a.s.) Hakkında Oryantalistlerin Küstahlıkları

12.3.3.
Şarkiyatçılara Dört Soru
            

Bir din ve tarih talebesi, bu oryantalist ve şarkiyatçılara şu
dört soru­yu sorduğu zaman, eminiz, tarafgirlik, yalancılık ve
düzenbazlıklarının maskesinin düştüğünü görecektir:

1- Kur’ân-ı Kerîm’de zikrolunan kıssa ve diğer sözlerin kaydolan
olayların benzerini görür görmez, bunların mutlaka bu kitaplardan alındı­ğı
kanısına varmanız için hangi sebep ve deliller vardır?

2- Kur’ân-ı Kerim’de zikrolunan kıssa ve diğer sözlerin kaynağı
ola­rak gösterdiğiniz çeşitli dillerdeki eserler bir arada toplanırsa muazzam
bir kütüphane olur. Böyle bir kütüphane o zamanki geri kalmış ve ilim ve
irfandan nasibini almamış Arabistan’da ve Mekke’de bulunuyor muydu? Bunların işi
gücü, bu eski metinleri çözerek Hz. Muhammed (a.s.)’e sun­mak mıydı? Eğer bu
böyle değilse, bütün iddialarımız, Hazreti Peygamber (a.s.)’in, peygamberlik
payesine yükselmeden çok önce iki-üç defa Mek­ke’nin dışına yaptığı ticari
seyahatler sırasında bu bilgileri topladığına mı dayanıyor? Bu seyahatler
sırasında Hz. Peygamber (a.s.)’in kaç kitap ve kaç kütüphanesi yuttuğunu iddia
ediyorsunuz? Peki, Hz. Muhammed (a.s.) bütün bu bilgileri iş ve ticaret
seyahatleri sırasında toplamışsa, ne­den peygamberlik payesine yükseldiği güne
kadar saklamayı uygun gör­müştür? Neden bunun en ufak işaretlerini bu süre
içinde vermemiştir?

3- Mekke’li kâfirler, Yahudi ve Hıristiyanlar tıpkı sizin gibi
Hz. Mu­hammed (a.s.)’in bilgileri nerden topladığını merak ederlerdi. Hz.
Pey­gamber (a.s.) bilinen insani ve maddi bir kaynaktan bu bilgileri toplamış
olsaydı, O’nun çevresindekiler ve her zaman O’nunla haşir neşir olan bu kişiler
bu gerçeği bilmezler miydi? Gerek Mekke’li müşriklere gerekse Yahudi ve
Hıristiyanlara açıkça meydan okunuyordu. Kendilerinden Kur’ân-ı Kerim’e benzer
tek bir şey çıkarmaları isteniyordu. Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’ın kelâmı olduğu ve
vahiyden başka bir kaynağı olmadığı, üzerine basa basa kendilerine
anlatılıyordu. Fakat onlar neden susup dur­dular? Neden Kur’ân-ı Kerim’de yer
alan, söz ve ayetlere benzer tek bir örnek getirmediler. Neden, bu ilâhî kitabın
bilinen bir kaynağını göster­mediler? Hz. Muhammed (a.s.)’in devrinde yaşamış
olan kâfir ve müşrik­ler bunu beceremediyse, aradan bin, bin iki yüz sene
geçtiktensonra siz mi becereceksiniz?

4- Sonuncu ve en önemli soru şudur: Her ne olursa olsun,
Kur’ân-ı Kerim’in Allah tarafından indirilme imkânı var mıdır? Kur’ân-ı Kerim,
di­ğer insanlara ve toplumlara yüzyıllar sonra tahrif edilmiş olarak ve efsâne
şeklinde ulaşmış olan geçmiş tarihin olayları hakkında bize doğru haber vermiyor
mu? Bu hususlar imkân dahilinde ise, niçin makul ve inandırıcı sebepler
gösterilmeden tek kalemde reddedilmiştir? Niçin Kur’ân-ı Ke­rim’in eski tarihi
olaylara dayanılarak yazıldığı gibi tek ihtimal dikkate de­ğer sayılmış ve
üzerinde bu kadar durulmuştur? Bu garip tercihin dinî ta­assup, tarafgirlik,
fanatizm ve din düşmanlığından başka bir kaynağı ola­bilir mi?

Bu sorular üzerinde ciddi olarak duran bir kişi,
oryantalistlerin, “ilim” ve “araştırma” adı altında bize sundukları
saçmalıkların ciddiye alınama­yacağı kanısına varır.

12.3.4.
Firavun’un Hz. Musa’yı Öldürme Kararı

“Firavun: ‘Bırakın da Musa’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın.
Çünkü ben, O’nun sizin dininizi değiştireceğinden veyahut yeryüzünde fe­sad
çıkaracağından korkuyorum’ dedi.” (Mü’min; 26)

Bu ayetten başlayarak 45. ayete kadar anlatılan hadise, İsrail
oğulları tarihinin en önemli olaylarından biridir. Fakat bu olayı şimdi İsrail
oğulla­rı da unutmuş gözüküyorlar. Ne İncil’de ne de Talmud’da bu olaya yer
ve­rilmiştir. Yahudilerin diğer kitaplarında da buna benzer herhangi bir vak’aya
rastlanmıyor. Hz. Musa (a.s.) ile Firavun arasındaki amansız mü­cadele sırasında
böyle bir safhaya gelindiği sadece Kur’ân-ı Kerim’den öğ­renilmiştir.

12.3.5. Hakk’a
Davet Açısından Bu Kıssa’nın Ehemmiyeti

İslam’a ve Kur’ân-ı Kerim’e karşı düşmanlıktan gözü kör olmamış
bir kişi bu kıssayı okuduğu zaman, bunun Hakk’a davet açısından büyük bir
ehemmiyet arz ettiğini derhal anlayacaktır. Hz.Musa (a.s.)’nın şahsiyeti, vaaz
ve telkinleri ve gerçekleştirdiği Mu’cizelerden pek çok kişinin etkile­diği bir
gerçektir.Pek mümkündür ki, Firavun’un yakın çevresindeki adam­larından biri de
bunlara katılmıştı ve Firavun’un Hz.Musa’yı öldürtmeyi plânladığım duyar duymaz
buna şiddetle karşı çıkmıştı. Ne var ki, batılı oryantalistler, İslâmiyet’e ve
Kur’ân-ı Kerîm’in gerçeklerine çamur atmaya kalkışmışlardır. Nitekim
“Encylopaedia of İslâm” (İslâm Ansiklopedi­si’nin “Musa” maddesinin yazarı bakın
ne cesaretle şunları yazmıştır:

“Firavun’un sarayında, mü’min olan birinin Hz.Musa’yı kurtarmaya
çalıştığı yolunda Kur’ân-ı Kerim’de yer alan hikâye pek aydınlatıcı değildir
(40. sûre: 28; ayet). Acaba bu hikâye, ‘Yethro’nun Firavun’a merhamet
öğütlediği’ne dair Hagga’da yer alan öykü ile karşılaştırılabilir mi?”

Yani bu Şarkiyatçıların işi gücü, Kur’ân-ı Kerim’in her satır ve
cümle­sinde kendilerine göre bir yanlışlık, eksiklik ve daha doğrusu, diğer eski
kitapların benzerlerini bulmaktır. Kur’ân-ı Kerim’in bazı kıssa ve hadisle­rine
herhangi bir itiraz edilecek şey bulunmadığı zaman da bu kıssa ve ha­dislerin
pek aydınlatıcı veya açık olmadığını ileri sürmektedirler. Son ola­rak ta,
okuyucuların kafalarında bir takım şüphe ve soru işaretleri yarat­mak için
benzeri bir hikâyenin Hagga’da da anlatılmış olduğunu belirt­mektedirler. Yani,
amaç okuyuculara, Hz. Muhammed (a.s.)’in, Hz. Mu­sa’nın öldürülmesiyle ilgili
olarak bir konuşmayı dinleyip başka bir şekilde anlattığına inandırmaktır.
Halbuki, Hagga’da da Yethro ile ilgili hikâye, Hz. Musa’nın doğumundan önceki
bir olay olarak anlatılmıştır, işte oryan­talistlerin, Kur’ân-ı Kerim ve İslâm
hakkındaki “bilimsel” tutumu budur.

12.3.6. Eshâb-ı
Kehf Kıssası

Bazı şarkiyatçılar, Kur’an-ı Kerim’de Eshâb-ı Kehf olarak geçen
kıs­sanın asıl Eshâb-ı Kehf hikâyesiyle ilgisi olmadığını öne sürmüşlerdir.
Onlara göre, Kehf suresinde bu zâtların mağarada kalış süresi 309 yıl ola­rak
geçmiştir ki, yanlıştır. Ama biz “Tefhîm-ul Kur’ân” adlı eserimizde işin aslını
anlatmaya çalışmışızdır. Kehf sûresinin 25. ayetinde şöyle de­nilmiştir: “Onlar
mağaralarında üç yüz sene yattılar. Ve buna dokuz sene daha kattılar.” Biz bu
ayetin tefsirinde, Kehf sakinlerinin mağarada kalış süresinin 300 ve 309 yıl
olduğuna dair halk arasında yaygın olan bir inan­ca Kur’ân-ı Kerim’de yer
verildiğini ve bu sürenin Allah tarafından belir­lenen bir süre olarak kabul
edilmemesi gerektiğini belirtmişizdir. Nitekim, bunun hemen ardındaki 26. ayette
Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘Onların ne kadar yattıklarını Allah daha
iyi bilir'”. Demek ki, 309 yıl­lık rakamı Cenab-ı Allah demiş olsaydı,
yukarıdaki cümleyi söylemesinin hiçbir anlamı olmayacaktı. Bu sebepten dolayıdır
ki, Hz. Abdullah bin Abbas, Kehf sahiplerinin mağarada kalış süresiyle ilgili
verilen 309 raka­mının Cenab-ı Allah’a değil, o devrin insanlarına ait olduğu
kanısına var­mıştır.

12.3.7. Gibbon’un
Küstahlığı

Bu kıssa ile ilgili olarak Süryani rivâyetler ile Kur’ân-ı
Kerim’in ifa­delerinde bazı ufak tefek farklılıklar vardır. Bu farklılıklara
parmak basmakta “usta” olan İngiliz tarihçisi Gibbon, bunları Hz. Peygamber
(a.s.)’in hâşâ cehaletinin birer örneği olduğunu iddia etmiştir. Böyle bir
cesaret ve küstahlık için temel olarak kabul ettiği Süryani rivâyetlerin, Kehf
sahiple­ri vak’asının meydana gelmesinden 30-40 yıl sonra Suriye’de bir yazar
ta­rafından kaleme alındığını Gibbon da iyi bilmektedir. Bu kadar müddet içinde
bir memleketten başka bir memlekete kulaktan kulağa geçen bu tür rivâyet ve
hikâyede bazı değişikliklerin meydana gelmesi pek muhtemel­dir. Bu durumda böyle
bir rivâyetin harfiyen doğru olduğunu kabul ede­rek, aynı rivayet az bir farkla
Kur’ân-ı Kerim’de geçtiği için, Kur’ân-ı Ke­rim’de yer alan kıssanın tamamıyla
uydurma ve kulaktan duyma olduğunu iddia etmek taassup ve fanatizmin en kötü bir
örneği olsa gerek. Akıl ve mantık sahibi bir insan, bir yazarın kaleme aldığı
rivayet ile Kur’ân-ı Ke­rim’de Allah’ın anlattığı bir kıssa arasında tercih
yapacak olursa sanırım, herhalde, ikincisini seçecektir.

12.3.8. İlk
Hıristiyan Eserlerinden Örnekler

Kehf sahiplerinin hikâyesi hakkında Kur’ân-ı Kerim’in
ifadelerini doğrulayan kanıtları eski Hıristiyan eserlerinde bulmak mümkündür.
Bu­nun en eski örneklerinden biri, Suriyeli bir Hıristiyan din adamı olan James
Saroji’nin Süryanice yazdığı vaaz kitabıdır. Bu zât, Kehf sahiplerinin
vefâtından birkaç sene sonra, yani 452’de doğmuş, vaazlarını M.S. 474
dolaylarında bir kitapta toplamıştı. James Saroji, Eshâb-ı Kehf hikâyesini
etraflıca anlatmıştır. Süryanice rivâyetleri arasında önemli bir yer tutan vaaz
kitabı, ilk çağ müslüman müfessirlerine ulaşmış ve İbni Cerir Taberî, bu
kitaptan sık sık pasajlar aktarmıştır. Bu kitap Batılı ülkelere de ulaştıktan
sonra Yunancaya ve latinceye çevrilmiştir. Gibbon, “Decline and Fall of te Roman
Empire” adlı eserinin 33. Bölümünde “Seven Sleepers” (Yedi uyuyanlar) başlığı
altında Yunanca ve lâtince tercümelerinden söz konusu kıssanın özetini vermiştir
ki, bunlar müslüman müfessirlerin rivayetlerine tıpatıp benzemektedir. O kadar
ki bunların ikisinin de aynı kaynaktan alındığı zannedilebilir. Örneğin, Kehf
sahiblerinin, zulmünden ve baskısından korkarak kaçtıkları ve mağaraya
saklandıkları kralın adı, müslüman kaynaklarında Dekyanûs, Demyûs veya Dekyânûs
olarak geçer­ken Gibbon’un kitabında “decius” olarak geçmektedir.M.S. 249dan 251
yılına kadar Roma İmparatoru olan bu hükümdarın zamanında Hıristiyan­lara zulüm
ve baskı son haddini bulmuştu.Olayın geçtiği şehir, müslüman kaynaklarda “Efsus”
yahut “Afsos” Gibbon’un eserinde Ephesus olarak belirtilen eski çağlarda Eğe
kıyılarının en büyük liman kenti olan ve bugün İzmir kentine yaklaşık 100 km.
uzaklıkta bulunan Selçuk kasabasının yanında bulunan Efes harabeleridir. Kehf
sahiplerinin derin uykudan uyandıkları zaman Roma İmparatorluk tahtında bulunan
hükümdarın adı müslüman tarihçilerce “Tenzosis” olarak kaydedilmiştir. Gibbon
ise, Kehf sahiplerinin, Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı kabul etmesinden
son­ra M.S. 408 ilâ 450 yıllan arasında hüküm süren III. Theodosius zamanın­da
uyandıklarını belirtmiştir. İki rivâyet arasındaki benzerlik o kadar bü­yüktür
ki, ikinci derecede önemli olan kişilerin isimleri hemen hemen aynı şekilde
kaydedilmiştir. Örneğin, Kehf sahiplerinin uyandıktan sonra er­zak ve diğer
malzemeler almak üzere şehre gönderdikleri arkadaşlarının adı müslüman
tarihçilerce “Yemlikha” ve Gibbon tarafından “jamblichus” olarak yazılmıştır.

12.3.9. İki
Rivâyet Arasındaki Benzerlik

Eshâb-ı Kehf
kıssasının ayrıntıları her iki kaynakta aynıdır. Bunu özetleyecek olursak şu
verilerle karşılaşırız. İmparator Decius zamanında Hz. Îsa’nın taraftarlarına ve
diğer Hıristiyanlara büyük zulüm ve işkence uygulanırken 7 Hıristiyan fedai bir
mağaraya gidip saklandılar. Uzun bir süre uykuda kaldıktan sonra, bu gençler
Roma’da İmparator Theodosius tahtta bulunurken (M.S. 445 veya 446’de), yani
saltanatının 38. yılında, mağarada uyandılar. O zamana kadar bütün Roma
İmparatorluğunun res­mi dini Hıristiyanlık olmuştu. Böylece, Kehf sahipleri
mağarada tam 196 yıl uyuya kaldılar denebilir.



 




[1]
İslâm,
Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber (a.s.)’in sıratı hakkındâ oryantalistler in
yaptıkla­rı çalışmalarda sayısız yanlışlık, eksiklik ve mantıksız
değerlendirme ve yorumlara rastlanıyor. Bu çalışmalar ve bunların ürünleri,
ilmi inceleme ve bilimsel araştırmalar gibi güzel isimler altında dünyaya
sunulmaktadır. Bu sözde bilimsel araştırmacılar çerçevesinde, William Muir
gibi ön yar­gılı, taraflı ve mutaassıp yazar ile Montgomery Watt gibi
nispeten daha ılımlı ve tarafsız araştırmalar girmektedir. Ve bu sözde
bilimsel gerçekler adı altında İslâmiyet ve Hz. Peygamber efendi­miz (a.s.)
hakkında öylesine uydurma, saçma sapan ve komik şeyler yanlıyor ve çiziliyor
ti, biraz bilinçli ve akıllı bir okuyucu oryantalistlerin bütün “ilmî
çalışmalarım” rahatlıkla bir kalemde reddedebilir ve değerlendirebilir.
Aslında bu çalışmaların bir amacı, Hıristiyan dünyasının, içinden bir türlü
atamadığı Haçlı zihniyetiyle, İslâm’dan ve Müslümanlardan gelmekte olan sele
karşı duvar örmektir. Oryantalistlerin ikinci gayesi, İslamiyet hakkında
fazla bilgi sahibi olmayın müslüman­ları bir takım tereddüt, şüphe ve
kuşkulara sevk etmektir. Nitekim, İslâmiyet’ten habersiz, saf ve sa­de
müslümanlar öylesine tereddüde düşüyor, öylesine şüpheye kapılıyorlar ki
dinimiz ve peygam­berimiz hakkında herkesi şaşırtan soru ve itirazda
bulunuyorlar.

Elinizdeki bu eserde, Peygamberlik ve Hz. Peygamber
(a.s.)’in sıratı hakkında temas ettiği­miz bazı öyle ilmi konular vardır ki,
bu hususta sözde ilim adamı ve bilgin olan oryantalistlerin ör­düğü taassup
duvarını yıkmadan ve yarattıkları yalan perdesini aralamadan, bazı sâf ve
sade müslüman okuyucunun kafalarındaki soru işaretlerini ortadan kaldırmanın
mümkün olmadığını düşün­dük. Oryantalistlerin ilmî hıyanet, kasıt,
tarafgirlik, küstahlık ve ilmî hakikatleri tahrif etmek yö­nündeki
çalışmalarının bilhassa yüksek tahsilli ve kültürlü müslümanları
etkilediğini biliyoruz. Bu sebeple, kafalarını kurcalayan, çeşitli kuşku ve
tereddüde düşmelerine yol açan bazı sivri konulan burada açmayı uygun
bulduk. Fakat oryantalistlerin İslâm ve Hz. Peygamber (a.s.) hakkında
yarat­tıkları bütün şüphe ve kuşkuların cevabını burada vermiyoruz. Bunun
için ayrı bir kitap gerekebi­lir. Oryantalistlerin bazı itirazlarına başka
bölümlerde de cevap veriyoruz. Yani, imkânlar el verdi­ği ölçüde bu
noktaları açıklamaya çalışacağız. Bu bölümün ilk kısmı çok kısa, ama
özlüdür. Diğer kısımlarda da çeşitli konulara temas edilmiştir.

İlgili Makaleler