Kuran-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (a.s.) Hakkında Oryantalistlerin Küstahlıkları
Bu hususta adları geçen kişiler yabancı uyruklu olup, kendi
efendileri tarafından serbest bırakılan eski uşak ve kölelerdi. O zamanki Arap
aşiret hayatı hakkında malumat sahibi olanlar bilirler ki, hiçbir kimse şu veya
bu kabilenin desteği ve himayesi olmaksızın yaşayamazdı. Serbest bırakılan
uşaklar da ancak eski efendilerinin himayesinde toplumdaki yaşantılarını
sürdürebiliyorlardı. Bu himaye kalktığı an, hayadan çekilmez olurdu. Belli ki bu
şartlar altında eğer Hz. Muhammed (a.s.) hâşâ yalan bir peygamberliği
tezgâhlamışsa, bu serbest bırakılan köleler kendisine gönüllü olarak ve
sevinerek yardım edemezlerdi. Bu komploda Hz. Muhammed (a.s.) ile ortak olanlar,
kendisine zerre kadar saygılı olabilirler miydi? Kendilerinden gece vakti
gizlice öğrendiği şeyleri gündüz herkese “bakın, Allah’ın kelâmı budur, ben
Allah’ın Rasûlüyüm” diyen bir kişinin sadık ve vefakâr dostu olabilirler miydi?
Bu gibi adamlar ancak bir menfaat ve hırs yüzünden Hz. Muhammed (a.s.)’in hâşâ,
suç ortağı olabilirlerdi. Fakat bu adamların, çok nüfuzlu ve zâlim olan
efendilerini bırakıp, yetim, fakir ve hak sözleri söylediği için herkesin
hışmını kazanmış olan Hz. Muhammed (a.s.)’in safına katılmaları düşünülebilir
mi? Onların, bütün herkesin nefret ve düşmanlığını kazanmalarını ve hatta
hayatları pahasına Hz. Muhammed (a.s.)’den yana çıkmalarını mümkün kılan bir
cazibe, bir maddi menfaat var mıydı? Ayrıca, eski efendileri ve diğer Mekke’li
kâfir ve müşrikler onları yakalayıp her şeye itiraz etmelerini
sağlayabilirlerdi. Kâfirler neden bu yola başvurmadılar, niçin sabık uşak ve
kelelerinden her şeyi öğrenmediler? Demek ki öğrenilecek bir şey yoktu.
Meselenin en dikkat çekici yanı, Hazreti Peygamber (a.s.)’e
peygamberlik bilgisi veren kişilerin hepsinin kendisine iman etmeleridir.
Yapmacık, yalan ve uydurma bir peygamberliğin yaratılmasında önemli bir rol
oynayan kimselerin, Hz. Muhammed (a.s.)’e iman etmeleri, hem de örnek bir
şekilde bağlı olmaları mümkün olabilir mi? Diyelim ki, Hz. Muhammed (a.s.)’in
peygamberliğindeki büyük pay ve katkılarına rağmen İslâm camiasına girdiler.
Peki, Hz. Muhammed (a.s.) sözü edilen katkı ve yardımlarından dolayı
kendilerine müslümanlar ve sahabeler arasında önemli bir yer vermeli değil
miydi? Kendilerini ödüllendirmeleri gerekmezciydi? Bu nasıl bir işti ki,
peygamberlik işi Addas, Yesâr ve Cebr’in yardımıyla yürüyordu da Rasûlullah
(a.s.)’ın sağ kollan neden Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde (r.a.)
oldular?
Aynı derecede şaşırtıcı bir konu da, Hz. Peygamber (a.s.)’in
“gizli bilgi alışverişinin yapılmasından yakın çevresindeki şahsiyetlerin,
meselâ Zeyd bin Haris, Ali bin Ebû Tâlip, Ebû Bekir Sıddîk ve diğer bazı
kimselerin haberdar olmamasıdır. Gece gündüz her zaman Hz. Peygamber (a.s,)’in
yanında bulunan bu şahsiyetler, bu gibi düzenbazlıktan haberdar olamazlar mıydı?
Kâfir ve müşriklerin bu husustaki iddialarında zerre kadar
gerçek payı olsaydı, yakın çevresindeki sahabeler, Hz. Muhammed (a.s.)’e canla
başla bağlı olabilirler miydi?
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, kâfir ve müşriklerin iddia ve
itirazları dikkate değer görülmedi. Kur’ân-ı Kerîm’in bu itirazları böylesine
hafife alması ve reddetmesinin sebepleri bunlardı. Bunun için, iddia ve
itirazlarından yukarıda ayetlerde bahsedilmişse, bu sadece kâfirlerin, yalan ve
iftiralarını ileri sürerken ne kadar körü körüne davrandıkları ve nasıl adâlet
ve insaf kurallarını çiğnediklerini göstermek için yapılmıştır.
12.3. Kur’ân’da Geçen Üç Kıssa
Oryantalistler, Kur’ân-ı Kerîm’in şu üç kıssasını da deneme
tahtası yapmışlar ve sözde ilim süzgecinden geçirmişlerdir. Onların iddialarına
göre, Hz. Peygamber (a.s.) bu kıssaları başka ilâhî kitap ve kaynaklardan
aktarmıştır. Oryantalist veya Şarkiyatçıların bu husustaki itiraz ve
suçlamalarına cevap vermeden önce sanırız bizzat bu kıssaların ne olduğunu
anlatmamız dâha doğru olacaktır:
12.3.1. Hz. Musa
(a.s.)’ın Denize Doğru Yolculuğu
“Bir vakit Mûsa, hizmetinde bulunan genç arkadaşına ‘iki denizin
birleştiği yere ulaşıncaya kadar, asırlar geçse bile durmayacağım.’ dedi.” (Kehf;
60)

Hz. Musa (a.s.)’nın Göç Yolları
Cenab-ı Allah’ın bu kıssayı Mekke’li kâfirler ile müzminlere
anlatmasının gayesi şudur. Dünyada insanın dıştan gördüğü şeyler hakkında bazen
çok yanlış sonuçlar çıkardığı bir gerçektir. Çünkü, İnsanlar bir şeyi görürken
onda Allah’ın saklı olan hikmetini göremezler. Zâlimlerin, mazlumları ezmeleri,
buna rağmen bolluk ve refah içinde yaşamaları, masum insanların eziyet
çekmeleri, Allah’a itaat etmeyenlerin mutlu yaşamaları, Allah’a itaat edenlerin
ise sıkıntıda olmaları, günahkârların zengin olmaları, Allah’tan korkanların
ise fakir olmaları, her gün gördüğümüz olaylardır. Bunlar hakkında İnsanlar
umumiyetle yanlış intibaa kapılırlar. Kâfir ve zalim İnsanlar, dünyanın bir
çiftlik olduğunu, bir kaide ve kanunu bulunmadığını, bunun sahibi ve yöneticisi
olmadığını, gücüne güvenen herkesin istediğini yapabileceğini, hiçbir sorgu,
sual ve muhasebenin olmayacağını düşünürler. Mü’minler ise bu gibi
manzaralardan cesaretlerini kaybeder, ümitsizliğe kapılır ve bazen bu çetin
sınavdan geçerken imanları bile zedelenir. İşte bu şartlar altında Cenab-ı
Allah, Hz. Musa’yı yanına çağırarak kendisine tecellisini gösterdi ve aynı
zamanda, normal gözlerin gördüğü şeylerin aslında çok farklı olabileceği
konusunda kendisine bir fikir vermiş oldu.
Hz. Mûsâ’nın yolculuğu ve bununla ilgili hadiseler nerede ve ne
zaman vuku buldu? Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususta herhangi bir aydınlatıcı bilgi
yoktur. Ancak hadislerden birinde Avfi’nin rivâyetine rastlıyoruz. Avfi, Hz. İbn
Abbas’a dayanarak söz konusu olayın, Firavun’nun ölümünden sonra, Hz. Musa
(a.s.)’nın, Mısır’a kendi ümmetini yerleştirdiği zaman meydana geldiğini beyan
etmiştir. Ne var ki, İbn Abbas’a atfen Buhari ve diğer hadis kitaplarında geçen
daha kuvvetli rivâyetler bu açıklamayı doğrulamıyorlar. Diğer başka
kaynaklardan da, Firavun’un helâkinden sonra Hz. Musa’nın ümmetiyle birlikte
Mısır’da kaldığı sabit değildir. Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in ifadelerine bakılırsa,
Mısır’dan çıktıktan.sonra Hz. Musa ve ümmetinin yolculuğunun önemli bir
bölümünün Sina yarımadasında ve Tayya’da geçtiği anlaşılır. O bakımdan, Avfi’nin
rivâyeti kabul edilecek nitelikte değildir. Fakat biz bu kıssayı ayrıntılı
olarak inceleyecek olursak burada iki noktayı açıkça görebiliriz. Birincisi, Hz.
Musa’ya gösterilen çeşitli ilâhî işaretler, peygamberliğin ilk günlerine
rastlamış olabilir. Çünkü, peygamberlerin talim ve terbiyesi ancak
peygamberliğin ilk devresinde yapılır. İkincisi, Hz. Musa’nın da Mekke’de
müslümanların karşılaştığı şartlar gibi, Mısır’da aynı şartlarla karşılaşmış
olması ihtimâli vardır. Bu iki sebepten dolayı, söz konusu olayın, İsrail
oğullarına Fir’avun’un mezâliminin devam ettiği ve Kureyş’li reisler gibi
Fir’avun’un sarayındakilerin de, Allah’ın azabının gelmesindeki gecikme yüzünden
Allah diye bir varlığın olmadığı inancına kapıldıkları ve Mekke’li mazlum
müslümanların sabırsızlandığı gibi, Mısır’daki İsrail oğullarının da “ya Rab, bu
zalimlere ne zamana kadar mükafat yağdıracaksın ve bizi ne zamana kadar bu
acıklı halde bırakacaksın?” diye hayıflandıkları sırada, hatta Hz. Musa’nın
bile, “ya Rab, Sen Fir’avun ile Divan’dakilerine dünyevi yaşantılarında büyük
şan ve şevkat, mal ve mülk ihsan etmişsin. Yâ Rabb, bunlar dünyayı senin
yolundan ayırmaları için midir?” diye sorduğu zamana rastladığını
söyleyebiliriz.
Tahminimiz doğruysa, Hz. Musa o sırada muhtemelen Sudan’a doğru
yolculuk etmişti. İki denizin birleştiği yer olarak da Hartum şehri
gösterilebilir. Bilindiği gibi, Hartum yakınlarında Nil nehrinin iki kolu, Bahr-ul
Ebyad ile Bahr-ul Ezrak burada birleşiyorlar. Bunlar deniz gibi ırmak
ayaklarıdır.
İncil bu yolculuk ve bununla ilgili diğer olaylar hakkında
kayıtsız kalmıştır. Fakat Talmud’da bununla ilgili bir kayıt vardır. Ne var ki,
burada bu olayın, Hz. Musa’nın değil, Rabbî Yehu Hanân bin Lâvi’nin başından
geçtiği belirtilmiştir. Talmud’un ifadesine göre adı geçen Rabbî bu yolculuğa,
Hz. İlyas (a.s.) ile birlikle çıkmıştı. Talmud’un kayıtlarına göre, Hz. İlyas
(a.s.) ebediyete intikal ettikten sonra meleklere katılmış, ve halen dünyanın
yönetimiyle görevlidir. (Bk: The Talmud, Selections, by H. Polano, s. 316).
Pek mümkündür ki, Hz. Musa ile İsrail oğullarının Mısır’dan
çıkmalarından önceki çeşitli olaylar gibi, bu olay da iyice muhafaza edilmemiş
ve asırlar sonra birbirine karışmış ve değişmiştir. Nitekim, Talmud’un bu
rivâyetini bilen bazı müslümanlar, Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçen Musa’nın, Musa
peygamber değil başka bir Musa olabileceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Fakat
ne Talmud’da geçen her vakıa ve hikâye doğru birer tarihi olaydır, ne de
Kur’ân-ı Kerim’de başka bir Musa’dan bahsedildiğine inanmamız için herhangi bir
neden vardır. Sadece bu değil, bu hususta Hz. Ubeyy bin Ka’b’ın rivâyet ettiği
bir hadis de vardır. Bu hadiste, Hz. Peygamber (a.s.)’den bahsettiği
açıklanmıştır. Hadis’te böyle bir kayıt bulunduktan sonra, müslümanların
Talmud’un bir rivâyetini dikkate değer sayacaklarını sanmıyorum.