Hz. Peygamber (a.s.)’İn İnsanlık Hali
7.3.2. Doğruyu
Bulmaktaki Engel
Bundan sonra Kur’ân-ı Kerim, böyle yanlış fikirlerin her devirde
insanların doğru yolu bulmalarını engellediğini ve dolayısıyla bu İnsanlar ve
kavimlerin Allah’ın gazabına uğradıklarını belirtiyor.
“Size bundan evvel kâfir olanların haberi gelmedi mi? Onlar
işledikleri şeylerin vebalini tattılar. Onlara (âhirette de) acıklı bir azab
vardır. Bunun sebebi; kendilerine Mu’cizelerle, peygamberleri geldiğinde ‘bizi
bir insan mı doğru yola götürecek demeleridir. İnkâr edip yüz çevirdiler. Allah
da hiç bir şeye muhtaç olmadığını gösterdi” (Tegabun; 5-6)
“İnsanlara hidayet geldiğinde, onları iman etmelerinden alıkoyan
şu sözlerden başka bir şey yoktu: ‘Allah bir insanı mı peygamber olarak
göndermiştir?” (İsra; 94)
Yani her devirde cahil İnsanlar bir beşer (insan)in hiçbir zaman
peygamber olamayacağını düşünmüşlerdir. Oysa, her zaman normal İnsanlar
peygamber olmuşlardır.
Nitekim, Kur’ân-ı Kerim her zaman insanların Allah tarafından
peygamberliğe lâyık görülerek getirildiğini açık bir ifade ile anlatmıştır.
Zaten insanlara doğru yolu göstermek için melek veya insanüstü varlıklara değil
yine kendileri gibi insanlara ihtiyaç vardır.
“Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamber kendilerine,
vahyettiğimiz erkeklerdi. Eğer bilmiyorsanız Kitab ehline sorunuz. Biz, onları
yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Onlar hayatta da ebedi kalıcı
değillerdir”.(Enbiyâ; 7-8)
“De ki eğer yeryüzünde de uslu uslu yürüyen melekler olsaydı,
elbette onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik”.(İsra; 95)
“Senden evvel gönderdiklerimiz de, şehir halkından kendilerine
vahyettiğimiz kişilerdi. Müşrikler yeryüzünde gezip dolaşıp kendilerinden
evvelkilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ahiret yurdu, ittika
edenlere daha hayırlıdır. Hâlâ bunu düşünüp anlamayacak mısınız?”. (Yusuf; 109)
Burada, çok geniş bir mevzu birkaç cümlenin içine
sığdırılmıştır. Bu konuyu biraz açacak olursak şöyle diyebiliriz. Bu cahil
İnsanlar senin söylediklerini dinlemiyorlar. Zira, onlara göre, aynı mahalle ve
şehirde doğan, aralarında yetişen, büyüyen, gençleşen ve yaşlılık sınırına
gelen bir kişinin birden bire Allah’ın elçisi olması akıl almaz bir iştir. Ne
var ki, onlar ilk defa böyle düşünmüyorlar. Bu dünya kurulduğu günden beri
cahil insanların tavrı bu olmuştur. Bundan önce de bir çok defa Allah (cc.)
dünyaya çeşitli peygamberler göndermiştir. Bunların hepsi insandılar. Hiçbir
zaman, bir kişi birden bire bir şehirde ortaya çıkıp, “Allah beni peygamber
olarak gönderdi” dememiştir. Bu iş aniden ve beklenmedik bir şekilde olmamıştır.
Aksine doğru yoldan ayrılmış insanları ıslâh etmek üzere gönderilen, seçilen ve
görevlendirilen kişiler (peygamberler) hep insanların yaşadığı mahalle, kasaba
ve şehirlerdendi. Hz. Îsa, Hz. Musa, Hz. Nuh (a.s.) ne idiler? Doğaüstü ve
insanüstü varlıklar mı idiler, yoksa insan mı? Aklı başında olanlar, bu
peygamberlerin vaaz ve telkinlerini dinlemeyip dalalet ve kötülüklerinde ısrar
etmiş olan milletlerin kötü sonunu bilmekte gecikmezler. Burada, bilhassa
Mekkelilerin dikkati, felâkete uğramış ve yerle bir olmuş milletlerin sonuna
çekiliyor ve deniliyor ki, “bakın, siz ticarî yolculuklarınız esnasında pek çok
memleketten geçiyorsunuz. Herhalde, Allâh’ın gazabına uğraşı olan Ad, Semûd,
Medyen ve Lût kavimlerinin harabelerini, tarihi kalıntılarını kendi
gözlerinizle görmüşsünüzdür. Siz onların durumundan ibret almadınız mı? Dünyada
sonları böyle olmuştur. Bir de âhiretteki cezalarını düşünün. Onun için, dünyada
yaşadığınız süre içinde doğru yolu bulun, kendinizi ıslah edin, Allah’a ve
Peygamberi’ne sarılın. Çünkü kimin durumu dünyada iyi ise âhirette de iyi
olacaktır.”
7.3.3. Gören İle
Kör Olanın Farkı
“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ve gaybı
bilirim demem. Ve ben size meleğim de demiyorum. Ancak bana vahyolunan şeye
tabi olurum’. De ki: ‘Görmeyenle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” (En’am;
50)
Bu ayette Hazreti Muhammed (a.s.)’in Şöyle demesi isteniyor.
Size anlatmak ve sunmak istediğim gerçekleri kendi gözümle gördüm. Ben bunları
adetâ yaşadım ve bu gerçekleri vahiy ile öğrendim. Bu hakikatler hakkında benim
öğrendiklerimi ve gördüklerimi siz bilemezsiniz. Siz bunlar hakkında esas
bilgiye sahip olmayıp, sadece tahmin yürüttüğünüz ve taklit ettiğiniz için bir
bakıma kör sayılırsınız. Yani gözleriniz benim gördüklerimi görmüyor. Ben
gözleri iyi gören bir kişi iken siz gözleri kör olansınız. Size üstünlüğüm varsa
bundan dolayı vardır. Yoksa maddi veya bedensel herhangi bir üstünlüğü yoktur.
Bende ne Allah’ın hazineleri vardır, ne gaybın bilgisine sahibim ve ne de
insanlık zaaflarından yoksunum.
“Andolsun ki, senden evvel gönderdiğimiz peygamberlere de
zevceler ve evlâtlar verdik. Allah’ın izni olmadıkça peygamberler Mu’cize
getirmeye kadir değildir”. (Ra’d; 38)
Bu, Hazreti Peygamber (a.s.)’e yapılan itirazlara bir cevaptır.
Mekke’li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)’in çoluk-çocuk sahibi olmasını çok
yadırgıyor, bir peygamberin bedensel ve cinsel hiçbir ihtiyacı olmaması
gerektiğini savunuyorlardı.
7.3.4. Peygamber
Bir Melek Olmalıydı
“Allah’ın peygamberleri onlara, önlerinden ve arkalarından
gelince, ‘Allah’tan başka kimseye itaat etmeyin’ dediler. Bunun üzerine onlar
dedi ki, ‘Rabbimiz isteseydi melekleri gönderirdi. Bu sebeple, sizin
söylediklerinize inanmıyoruz”. (Fussilet; 14)
Burada kâfirler demek istiyor ki, “Tanrı bizim dinimizi
beğenmeseydi ve bizi bundan vazgeçirmek için bir peygamber göndermek isteseydi,
bize meleklerini gönderirdi. Sen (Hz. Muhammed) melek değilsin ve bizim gibi
bir insansın, onun için, senin Allah tarafından gönderildiğine inanmıyoruz.”
7.3.5. “Peygamber
Büyük Bir Adam Olmalıydı”
“Ve şunu da söylediler: ‘Bu Kur’an, iki memleketin büyüklerinden
bir kimseye indirilseydi ya!”. (Zuhruf; 31)
Burada bahsedilen “iki memleket” Mekke ve Taif tir. Kâfirler
diyordu ki, eğer Allah gerçekten bir kişiyi peygamberlik rütbesine çıkarmak ve
ona Kitabını indirmek istemiş olsaydı, o zaman onların en büyük şehirleri olan
Mekke ve Taif in ünlü, tanınmış, zengin ve güçlü bir şahsiyetini bu göreve
getirirdi. Peygamber yapmak için Tanrı bula bula bir öksüz çocuğu mu buldu? Hem
de öyle bir çocuk ki, hiçbir miras devralmamıştır. Gençliği, çobanlık yapmakla
geçmiştir. Şimdi de geçimini zor sağlıyor. Karısının verdiği sermaye ile ticaret
yapıyor. O herhangi bir kabilenin reisi değildir, ailesi de zengin bir aile
değildir. Mekke’de Velid bin Muğire ve Utbe bin Rabi’a ve Taif te Urve bin
Mes’ûd, Hubeyb bin Amr, Kinâne bin Abd’i Yâleyl gibi soylu ve varlıklı kabile
reisleri varken peygamberlik, ismi cismi belli olmayan böyle bir kişiye mi
verilir? Mekke’liler işte böyle düşünüyorlardı. Onlar zâten bir “insan’ın
peygamber olacağına ihtimal vermiyorlardı. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli
deliller ile ancak bir “insan’ın peygamber olacağı hususu tekrarlanınca ve
insanüstü bir varlığın peygamber olamayacağı gerçeği ortaya konunca, kâfirler
bu defa ağız değiştirdiler ve başka türlü konuşmaya başladılar. Artık bir
insanın peygamber olmasına itirazları yoktu, ama istiyorlardı ki bu insan bir
hükümdar, nüfuzlu, zengin ve güçlü bir kişi olsun. Onlara göre, Hz. Muhammed
bin Abdullah (a.s.) bu ölçüye uymuyordu.
7.3.6. Hz.
Muhammed’in, Hayatını Kazanmasına İtirazlar
“Ve kâfirler, ‘Bu nasıl peygamberdir? Yemek yiyor ve çarşılarda
geziyor? O’nunla beraber nezir olmak için neden bir melek indirilmedi?’
dediler”. (Furkan; 7)
Yani, bir kerre bir “insan’ın, peygamber olarak gelmesi garip
bir hadisedir. Allah’ın mesajını etten, kemikten yapılmış, yemeye, içmeye
muhtaç olan bir insan yerine, bir melek getirmeliydi. Yine de, eğer bir insan
peygamberlik payesi ile seçilmişse, bu insan hiç olmazsa yeryüzündeki büyük
adamlar gibi, bir hükümdar, bir lider, bir kabile reisi olmalıydı, ki huzuruna
çıkmak için herkes can atsın ve zorla kabul edilsin. Fakat, bu ne biçim
peygamberdir ki, sıradan İnsanlar gibi cadde ve sokaklarda geziyor, çarşı,
pazarda alış veriş yapıyor. Sonra, yanında kırbaçlı ve heybetli bir melek
olmalıydı ki doğru yola gelmeyenleri cezalandırabilsin. Bu konuya şu aşağıdaki
ayette de değinilmiştir:
“Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler de, yemek yer ve
çarşılarda gezerlerdi. Sizin bir kısmınızı bir kısmınız merine imtihan vesilesi
kıldık. Sabreder misiniz (diye). Rabbin hakkiyle görendir”. (Furkan; 20)
Burada, Cenâb-ı Allah, Mekke kâfirlerine gereken cevabı
vermiştir. Mekke’liler Hz. Peygamber (a.s.)’in normal bir insan olduğuna,
sokaklarda ve çarşıda gezmesine itiraz ediyorlardı. Burada şu tarihi gerçek de
unutulmamalıdır ki, Mekke’liler Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Musa
(a.s.) ve diğer bazı peygamberler hakkında bilgi sahibiydiler, halta onların
peygamberliğini de kabul ediyorlardı. Peki, bu peygamberler insan değil
miydiler? Hz. Muhammed (a.s.)’in insan oluşuna niçin bu kadar şiddetle
karşıydılar? Dünyaya daha önce gelen peygamberler yemek yemiyor, çarşı pazarda
gezmiyorlar mıydı? Bırakalım başka peygamberleri, sadece Hz. Îsa’nın durumunu
ele alalım. Meryem oğlu Îsa (a.s.)’ı Hıristiyanlar Allah’ın oğlu ilân etmişler,
Mekke’liler de O’nun putunu Kâbe’ye koymuşlardı. Ve İncil’de de Hz. Îsa’nın
normal bir insan gibi yemek yediği ve sokaklarda gezdiği kayıtlıydı. İşte bu
nedenle, Cenab-ı Allah burada önceki peygamberler ile Hz. Muhammed(a.s.)’in
durumları arasında mukayese yapıyor ve Mekke’lilerin garip tutumunu kınıyor.
“Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler kendilerine
vahyettiğimiz erkeklerdi. Eğer bilmiyorsanız Kitab ehline sorunuz. Biz, onları
yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Onlar hayatta da ebedi kalıcı
değildirler” (Enbiyâ; 7-8)
Bu da, kâfirlerin, “bu adam da bizim gibi bir insandır”
sözlerine bir cevaptır. Mekke”li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)’in insan oluşunu,
O’nun peygamber olamayacağına en büyük delil olarak gösteriyorlardı. Onun için
burada deniliyor ki, eski çağlarda peygamber olarak kabul ettiğiniz kişiler de
birer insandılar. Zaten beşer veya insan oldukları için Allah’ın vahyiyle
şereflendirilmişlerdi.