Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Nuh (a.s.) Hayatı

Başka bir defa da,
Rasülullah’a gelen Kureyş büyükleri, fakir mü’minlerin yanlarından
uzaklaştırılmasını istemişlerdi. Onların İman etmesini arzu eden Rasülulİah
(sa.v.), bu teklifi kabule meyledince şöyle uyarıldı:

“Rabierinin
rızasını İsteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana
bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorum­luluk yoktur ki
onları kovup zâlimlerden olasın.” (En’am sûresi, 6/ 52)

Yine aynı günlerde
Peygamberimiz, Kureyş ileri gelenlerine İslâmı anlatmaya çalışıyordu. Tam bu
sırada âmâ bir mûslüman olan Abdullah b. Ümmü Mektum yanlarına geldi ve ona
bâzı meseleleri sormak istedi. Fakat muhataplarını gücen­dirmek istemeyen
Rasülullah (s.a.v), onunla İlgilenmemiş, hattâ ısrarından dolayı biraz da
yüzünü ekşitmişti. İşte bu yüzden Allah tarafından şöyle ikaz edildi:

“Peygamber âmânın kendisine gelmesinden dolayı yüzünü ekşitti ve
geri dön­dü. (Rasülüm! onun halini) sana kim bildirdi?! Belki o temizlenecek,
yahut öğüt a-lacak da Öğüt ona fayda verecek. Kendini sana muhtaç görmeyene
gelince, ki sen ona yöneliyorsun. Oysa onun temizlenip arınmasından sen sorumlu
değilsin.” (A-bese sûresi, 80/1-7).

[22] Şuarâ süresi, 26/105-115.

[23] Hûd sûresi, 11/32-34.

[24] Nuh sûresi, 71/5-Î2.

[25] Hûd sûresi, 11/52.

[26] Nuh sûresi. 71/13-20.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 118-126.

[27] Kamer süresi, 54/9.

[28] Şuarâ sûresi, 26/116.

[29] Yûnus sûresi, 10/71-72.

[30] Yusuf süresi, 12/101.

[31] Nemi sûresi, 27/44.

[32] Buhari,  
Enbiya, 48. Bu hususta daha geniş bilgi için bkz. s. 52-57.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 126-128.

[33] Nuh sûresi, 71/21-24.

[34] Şuarâ sûresi, 26/118-119.

[35] Nuh sûresi, 71/26-28.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 128-129.

[36] Taberî, Tarih, I, 91.

[37] Hûd süresi, 11/36-39.

[38] Hz. Nuh ve Tufan hakkında aktarılan ve büyük kısmının
uydurma olduğu anlaşı­lan İsrâİlî rivayetlerin bir değerlendirmesi hakkında
bkz. Aydemir, Peygamberler, 47-55. Bu konudaki rivayetler için   ayrıca bkz. Taberî, Tarih, I, 91-92; İbn
Kesir, Kasasul-enbiyd, I, 100-101.

[39] Müfessirler, âyette geçen ve fırın, tandır, yeryüzü ve
su kaynağı mânâlarına gelen “tennur” 
kelimesi  hakkında  muhtelif görüşler  belirtmişlerdir.   Bu 
görüşlerden meşhurları şöyledir:

1. Müfessİrlerin
çoğu, tennûr’un bir ocak, bir fınn olduğunu kabul etmişler­dir. Ancak onlar, bu
ocağın kime ait olduğu, nerede bulunduğu hususunda farklı görüşler ileri
sürmüşlerdir. Bu görüş mensuplarına göre, sular, suyun kazanda kaynaması
şeklinde fırından kaynayıp fışkırmaya başlamıştır. Mevdüdî, kelime

nin başındaki harf-i
ta’rifi/belirlilik takısını dikkate alarak, bu fırının tufanı baş­latmak üzere
modeli Allah tarafından belirlenmiş özel bir fınn olduğunu ve emir gelir gelmez
suyu kaynatmaya başladığını söylemiştir {Tefhim, II, 394).

2. Âyette
geçen tennûr, yeryüzüdür. Yani yeryüzünün çeşitli yerlerinden ateş
mahalli,  fırın demek olan  tennurlar ortaya çıkmıştır.  İbn 
Kesir bu görüştedir {Kasasu’l-enbiyâ, I, 101).

3.
Tenııur,  burada yeryüzünün yüksek mevkileri
demektir.  Harikulade bir olay olarak
oralara bile sular fışkırmıştır.

4. Âyette
geçen “Fare’t-tennûr” İbaresi, şafak attı, tanyeri ağardı, sabah oldu
mânâsına gelir. Bu görüş, Hz. Ali’den nakledilen bir rivayete dayandırılmıştır.

5. Bu tâbir,
iş kızıştı, şiddetlendi mânâsına kullanılmıştır.

6. Hasen-i
Basrî’den nakledilen rivayete göre ise, tennûr gemide suyun top­landığı yer
demektir.

Bu görüşleri aktaran
ElmaUlı, âyetteki feveran tâbirinin mânâsının şiddetli bir şekilde kaynamak ve
fışkırmak olduğuna işaret etmiş, buradan geminin bu­harla çalışan bir gemi
olabileceği ihtimali üzerinde durarak şu yorumu yapmış­tır:

“Görülüyor ki,
müfessirlerin rivayetlerinin bâzı noktaları, arzettiğimiz bu mânâya değinir bir
yapıdadır. Yani geminin yelkenli bir gemi değil, kazanla çalı­şan bir vapur
olduğunu hatırlatır niteliktedir. Rivâyetlerdeki bu ayrıntılar da gö­rüldükten
sonra, biz şimdi hakkıyla diyebiliriz ki, tennürun gerçek anlamıyla bir ocak
olması, aynı zamanda onun gemide su toplanan bir kazan ile ilişkili olması­na
da engel değildir. Müfessirlerin ekseriyetinin tennûr’un ocak olduğu hakkın­daki
rivâyetiyle bu yorum arasında çelişki de yoktur. Harf-i ta’rif ile
“et-tennûr” buyurulması, bunun gemiye ait bir ocak olduğuna açıkça
işaret eder. Aynı za­manda Hz. Nuh (a.s.)’a ait bir tennûr olması da buna engel
değildir. Çünkü bu onun bir mûcizesidir… (Lügat bakımından) tennürun
feveranı, gemideki yapım i-şinin sona ermesi, yükleme ve hareket emrinin de
başlangıcı ve şartı olarak gös­terilmiştir. Bunun böyle olduğu göz önünde
bulundurulursa, tennürun feveranı­nın, gemiyi harekete geçiren kuvveti ifâde
ettiği anlaşılır… Âyetin bu zahirine karşı, ‘o zaman öyle bir vapur nasıl
yapılabilirdi? Yapılmış olsa bu sanat unutu­lur mu idi?’ gibi vehim ifade eden
bir İki soru akla gelebilir. Halbuki daha önceki çağlarda bilinip de sonradan
kaybolup gitmiş bir takım sanatların oiduğu bile ta­rihî misallerle sabittir.
Kaldı ki Nuh (a.s,), gemisini beşerin bilgi ve tecrübe biri­kimiyle değil,
doğrudan doğruya Allah’ın vahyi ve yine Onun gözetiminde yap­mıştır…”
(Bkz. Hak Dini, IV, 539-540).

[40] Mü’minun süresi, 23/ 26-29

[41] Nuh’un (a.s.) yakınlarından helakine hüküm verilen iki
kişi, karısı ile onun gibi iman etmeyen oğludur. Rivayetlerde, karısının
adının   Vâile, boğulan oğlunun a-dının
ise Kenan olduğu bildirilmiştir.

[42] Hûd sûresi, îl/40-42.

[43] Kamer sûresi, 54/10-17.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 129-134.

[44] Hûd süresi, 11/42-43.

[45] Hud suresi, n/45-47.

[46] Tahrim sûresi, 66/ÎO. Âyette geçen hainlikten maksat,
âlimlerin büyük ekseriye­tine göre, bu iki kadının kocalarının peygamberliğine
iman etmemeleridir. Yoksa bu iki kadının kocalarını başka erkeklerle
aldatmaları söz konusu değildir. Şöyle ki, Uz. Nuh (a.s.)’ın karısı, toplumun
müşrik alaycılanyla birlikte, kocasıyla alay etmiş, onun mecnun olduğunu
söylemiş ve yine onun bir takım sırlarını ifşa et­miştir. Hz. Lût (a.s.)’in
karısının ihaneti ise, kocasına gelen misafirleri kafirlere ihbar etmesidir.
Peygamber hanımlarından hiç birinin zina etmediği ve dolayısıyla bu iki kadının
kocalarına ihanetlerinin de zina olmadığı bütün tefsirlerde beyan edilmiştir.
Bu anlayışa göre, Cenab-ı Hak, kendisine elçi seçtiği peygamberlerinin evini bu
çirkin fiilden korumuştur (geniş bilgi için bkz. Elmalılı, VIII, 167 vd.).

Ancak sayıları az da olsa, bunun zıddına düşünen âlimler olmuştur (Bu ko­nudaki
görüşler için bkz. Neccâr, 54 vd.).

[47] Tevbe sûresi, 9/23.

[48] Mücâdele sûresi, 58/22.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 134-137.

[49] Bu konudaki rivayetler için bkz. Taberî, Tarih, I,
95-96; Îbnül-Esir, I, 70; İbn Kuteybe, Maârif, 12.

[50] Hûd sûresi, 11/44. İlk müfessirlerden Mücâhid, Cûdî
aağınm, Cezire’de bir dağ olduğunu söylemiştir (Buharı, Enbiyâ, 3). Taberi,
geminin Kardâ’da bulunan Cüdi dağına demirlediğini, gemide bulunan seksen
kişinin o civarda seksen ev yaptığını, bu evlerden meydana gelen Semânîn
köyünün onların sayısı olan sek­sen sayısından isimlendirildiğini ve bu köyün,
kendisinin yaşadığı yıllarda (hicrî üçüncü asrın sonu-dördüncü asrın başı) aynı
ismi taşıdığını söyler {Tarih, I, 96). Taberİ’nin bahsettiği Karda bölgesi,
sonradan Cizre’nin kurulduğu yörenin adıdır. Mes’üdî de Cüdî dağının Bâsûrîn
ile Cezİretü İbn Ömer (bugünkü Cizre) yakının­da bir dağ olup, Dicle nehrine 8
fersah uzaklıkta bulunduğunu zikreder. Hz. Nuh ve beraberindeki 80 kişinin
dağın eteğinde sayılarınca kurdukları Semâ-nîn/Seksenler adı verilen köyün,
kitabını yazdığı günlere, yani hicri 332 yılına kadar aynı isimle bilindiğini
söyler (Mürûcu’z-zeheb, I, 74). Bu arada, Buhâri, İbn Ebî Hatim, Abdürrezzak ve
Taberî gibi muhaddis ve tarihçiler, Katâde’den, Cezire bölgesi fethedildiğinde,
orduda bulunan bâzı sahabilerin Cûdî dağında geminin

kalıntılarını gördüğüne
dâir bir haber aktarmışlardır (Mevdüdî, Tefhim, IV, 237, VI, 51).

1229 yılında vefat
etmiş olan meşhur tarihçi ve coğrafyacı Yakut el-Hamevî, meşhur eseri
Mu’cemül’büldân’da, Tevrat’tan “harfiyyen Arapçaya tercüme etti­ğini”
söyleyerek şu bilgiyi aktarmıştır:

“Tufan, Nuh’un
Ömrünün 600. yılında, İkinci ayın onyedinci gününde vuku buldu. Yağmur 40 gün
40 gece sürdü. Sular, 150 gün boyunca yeryüzünde kaldı. Gemi, tufanın yedinci
ayının onyedinci gününde Cüdî’ye demirledi…” [Mu’cemü’l-büîdân,
Darül-fikr, Beyrut, II, 179). Süleyman Ateş, bu ifâdeyi, Yakut’un zama­nında
elde bulunan bâzı Tevrat nüshalarında dahi geminin Cûdi dağına demirle­diğinin
yazıldığına bir delil olarak değerlendirmiş, zamanla bu nüshanın kaybol­ma
ihtimâline işaret etmiştir [Çağdaş Tefsir, IH, 361, IV, 311).

Eski tarihler de, geminin
oturduğu dağın Cûdî dağı olduğunu te’yid etmekte­dir. Mesela, M.Ö. üçüncü asrın
ortalarında yaşamış olan Bâbil’in dînî lideri Berasus, Keldânüerle ilgili tarih
kitabında, geminin Cûdî dağı üzerine demirledi­ğini söyler (Mevdûdî, Tefhim,
II, 390).

Aristo’nun
talebelerinden Abydenus ise, bu rivayeti nakletmenin de ötesinde, bâzı
Iraklılar’m, bu gemiden kalma parçalara sahip olduklarını, içine bu parçalan
daldırdıkları suyun şifalı olduğuna inanarak, bu suyu hastalara içirdiklerini
yazmıştır (Mevdûdî, Tefhim, II, 396; Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, IV,
384 ). Van gölünün kuzeyinden ziyâde güney ve güneybatısındaki yöreyi ifade
eden “Yüksek memleket” anlamındaki “Urartu” kelimesinin
Kitab-ı Mukaddes yazarla­rınca yanlış seslendirilmesi sonucunda ortaya çıkan
Ararat kelimesi (Tekvin, 8/4), hatalı yorumlanmış ve Nuh’un gemisinin
demirlediği yer olarak Ağrı dağı gösterilmişse de, bu gerçeğe uygun
görülmemektedir. Bu yanlışa işaret eden Hikmet Tanyu, gerek Cûdi dağının
yapısının, gerekse konuyla ilgili tarihî bilgi ve rivayetlerin, Kurân-ı
Kerim’de geminin üzerine oturduğu bildirilen Cudi dağının, Cizre bölgesindeki
dağ olduğu kanâatini destekler mahiyette olduğunu belirtir (“Cudi
Dağı”, DÎA, VIII, 79-80).

Diğer yandan Ağrı dağı,
gemiden inenlerin barınıp hayatlarını sürdürmelerine müsait bir ortam olmadığı
gibi, bu dağda Nuh’un gemisiyle ilgili yapılan yoğun araştırmalardan hiçbir
olumlu netice alınamamıştır.

Buna karşılık, 19701i
yıllarda Cûdî dağına çıkan Alman araştırmacı Freideric Bender, bu dağda bulunan
bâzı tahta parçalarının 6630 yıllık olduğunu tespit ederek, Nuh’un gemisinin
kalıntılarını Ağrı dağında arayan Batı basınını CûdîVe yöneltmiştir (A. Yaşın,
“Nuh’un Gemisi, Cûdî ve Cizre”, Hz. Nuh’tan Günümüze Cizre
Sempozyumu, İstanbul 1999, s.40}.

[51] Ebu Hureyre’den gelen bir rivayete göre. Rasülullah
(s.a.v.), hicretten sonra Me­dine’de Aşürâ günü oruç tutan bir grup Yahudi ile
karşılaşmıştı. O gün oruç tutmalarının sebebini sorunca, Hz. Musa ve Benî
İsrail’in Firavun ordularının önünden kaçtıkları sırada o günde boğulmaktan
kurtulduklarını, yine Nuh’un gemisinin o gün Cûdî dağına demirlediğini; bu
münasebetle Hz. Musa ve Hz. Nuh’un Allah’a şükür niyetiyle Aşûra günü oruç
tuttuklarını söylediler. Bunun üzerine Rasülullah, “Ben Musa’ya onlardan
daha yakınım, bu gün oruç tutmaya daha haklıyım.” dedi, Aşûrâ günü oruç
tuttu ve ashabına da oruç tutmalarını tavsiye etti (Ahmed b. Hanbel, Müsned,
II, 360).

[52] Saffât sûresi, 37/75-82.

[53] Taberi, Tarih, I, 97; Sâbûnî. Safvetü’t-tefâsir, V,
255.

[54] Tekvin, 6/18; 7/7,;  
9/18-19.

[55] Tefhim, II, 394.

[56] îsrâ sûresi, 17/3.

[57] Meryem sûresi, 19/18-24.

[58] Hak Dini Kuran Dili, VI, 441.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 137-141.

[59] Harman, Ö. F., “Kitâb-ı Mukaddes ve Diğer Dinlere
Göre Hz. Nûh ve Tufan”, Hz. Nuh’tan Günümüze Cizre Sempozyumu, İstanbul
1999, s. 14; Cavit Yalçın, Kavim-lerinHelâki, İstanbul 1995, 18-28.

[60] Yalçın, 21.

[61] Tekvin, 7/18-24.

[62] Tabbâra, 85 (R. More’den naklen).

[63] Çeşitli kültürlerdeki Tufan rivayetleri hakkında bkz.
Harman, agm., 16-20 Yal­çın, Kavimlerin Helaki, 24-28..

[64] Mevüdî, Tefhim, II, 396

[65] Taberî, Tarih, I, 97; tbnül-Esir, I, 73. Tufanı inkâr
etmenin, ateşe tapan şeytanın tabileri Mecusilerin bîr inancı olduğunu ve bir
safsatadan, ağır bîr küfür ve koyu bir cehaletten kaynaklandığını söyleyen İbn
Kesir, eski Hindliler’in de tufanı ka­bul etmediklerini ilâve eder. Diğer
milletlerde ve din ehlinde tufanın vuku buldu­ğu hususunun kesin kabul
gördüğünü, tufanın tüm dünyayı kapladığını, Nuh’un duası istikâmetinde
yeryüzünde hiç bir kâfir kalmadığını belirtir (Kasasul-enbiyâ, I, 114).

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 141-143.

[66] Ankebut süresi, 29/14-15.

[67] Bu konuda bkz., İbn Kesir, Kasasu’l-enbiyâ, I, 117;
Mevdüdi, Tefhim, IV, 235- Bu hususta başka rivayetler de vardır Hatta onun
toplam ömrünü 17001ü rakamla­rın üstüne çıkaranlar olmuştur (Bu konudaki
rivayetler için bkz. İbn Kuteybe, el-Maârif, 11; İbn Sa’d, I, 40-41; Taberî,
Tarih, I, 90-91; İbnül-Esir, I, 68; İbn Kesir, Kasasu’l-enbiyâ, I, 84; Ömer A.
Ömer, Ülü’l-azm mine’r-rusul, I, 57 vd.; Seyyid el-Vekü, I, 95).

950 rakamı Tevrat’ta da geçmekte ve orada, bu müddetin onun bütün ömrü­nü
içine aldığı, Hz. Nuh’un tufan sırasında 600 yaşında olduğu (Tekvin, 7/6), tu­fandan
sonra 350 yıl daha yaşadığı ve 950 yaşında öldüğü zikredilmektedir (Tek­vin, 9/
28-29).

[68] Buharı, Enbiyâ, 1.

[69] el-Bidâye, I, 120. Bir rivayette de, Kabe’de üçyüz
peygamberin kabrinin bulun­duğu, Hz. Nuh (a.s.), Hz. Hüd (a.s.) ve Hz. Salih
(a.s.)’e ait kabirlerin Mültezem ile Mekam-ı İbrahim arasında kaldığı
bildirilmiştir (Fâkihî, Ahbâru Mekke (nşr. Abdülmâlİk Abdullah Düheyş), Beyrut
1414, II, 291; ayrıca bkz. Hasen-İ Basıl, Fezâilü Mekke (nşr. Sami Mekkî
el-Ânî), Kuveyt 1400, I, 20).

[70] Mu’cemül’bûldân, Darül-fıkr, II, 496.

[71] Mu’cemû’l-büldân II, 453.

[72] Rıhle, I, 82.

[73] Rıhle, I, 199.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 143-145.

[74] ibn Kesir, Kasasu’l-enbiuâ, I, 115.

[75] Isrâ sûresi, 17/3.

[76] Hûd sûresi, 11/49.

[77] Enbiyâ sûresi, 21/76-77.

[78] Nur sûresi, 24/55.

[79] Furkân sûresi, 25/37. Görüldüğü gibi, bu âyette, Nuh
kavminin, sâdece kendi peygamberleri Nuh (a.s.)’ı değil, çoğul olarak
“peygamberlerini yalanladıkları” be­lirtilmektedir. Bunun sebebi,
kendilerine gönderilen peygamberi inkâr eden ka­vimlerin, aynı zamanda
peygamberliği de inkâr etmeleri   veya
bir peygamberi ya­lanlayan toplumların aynı zincirin halkaları durumunda olan
diğer peygamberleri de yalanlamış olmalarıdır. Çünkü peygamberlerin tamamına
birden iman etmek gerekir.  Bu bakımdan
Âd, Semûd, Lut ve Eyke kavimleri için de, aynı şekilde “peygamberleri
yalanladıkları” ifâdesi kullanılmaktadır:

“Ad kavmi de
gönderilen peygamberleri yalanladı. Bir zaman kardeşleri Hûd, onlara şöyle
demişti: Allah’tan korkmaz mısınız? ” ( Şuam sûresi, 26/123-124).

“Lut kavmi de
gönderilen peygamberleri yalanladı. Bir zaman kardeşleri Lut, onlara şöyle
demişti: Allah’tan korkmaz mısınız?” (Şuara sûresi, 26/160-161).

“Eyke halkı da
gönderilen peygamberleri yalanladı. Bir zaman Şuayb, onlara şöyle demişti:
Allah’tan korkmaz mısınız?” (Şuara sûresi, 26/176-177)

“Allah’ı ve
peygamberlerini inkâr edenler, Allah ve peygamberleri arasında ayrılık
gözetenler, ‘onların bir kısmına inanır, bir kısmına inanmayız.’ diyerek ikisi
arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar, gerçekten kafir olanlardır.
Biz, kâfir­ler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

Allah’a ve
peygamberlerine iman edip onlar arasında hiç bir ayınm gözetme­yenlere gelince,
Allah, işte onlara mükâfatlarını verecektir. Allah, çok affeden ve

çok merhamet edendir.” (Nisa sûresi, 4/150-152).

[80] Hakka sûresi, 69/11-12.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 145-147.

İlgili Makaleler