SALİH (A.S.) HAYATI

44299

ALTINCI
BÖLÜM
1

SALİH
 (A.S.)
1

A.
Semud Kavmi Ve Vatanı
1

B.
Semûd Kavminin Dînî Durumu
. 3

C.
Hz. Salih (A.S.)’In Peygamber Olarak Görevlendirilmesi
3

D.
Semûd Müşrikleri Mucize İstiyor
. 7

E.
Hz. Salih (A.S.)’I Öldürme Plânı – Semûd Kavminin Helaki
9

F.
İnananların Kurtuluşu
. 11

G.
Salih (A.S.) Kıssasından Bâzı Mesajlar
. 11

1.
Bu Kıssa Sağlıklı Düşünenler İçin Çarpıcı Bir İbret Tablosudur
. 11

2.
Mucize İsteyip Sonra da İnkâr Edenlerin Sonu Helak Olmuştur
. 12

3.
Mü’minler İsraftan Kaçınmak Zorundadırlar
. 13

 

 

 

ALTINCI BÖLÜM

 

 SALİH  (A.S.)

 

A. Semud Kavmi Ve Vatanı

 

Semûd kavmi, Birinci
Âd kavminin bakâyâsıdır; dolayısıyla İkinci Âd diye de isimlendirilir. Bu
husus, biraz sonra meallerini vereceğimiz âyetlerden de açık bir şekilde
anlaşılmaktadır. Se­mûd, Birinci Âd kavmi gibi, Arabistan’da yaşamış meşhur ka­vimlerden
biridir. Hz. Salih (a.s.)[1] ve
kavmi Semûd’un, İbrahim (a.s.)’dan önce yaşadığı hususunda görüş birliği
vardır. Tarihçi­ler, kavme ismini veren Semûd’u, Hz. Nuh (a.s.)’m dördüncü
batından torunu olarak kaydederler. Buna göre Semûd’un soy kütüğü şöyledir:
Semûd b. Câbir (bazı rivayetlerde Âmir veya Âd) b. İrem b. Sâm b. Nuh.

Hz. Salih (a.s.)’m soy
kütüğü ise şöyledir: Salih b. Ubeyd b. Asef b. Mâşih b. Ubeyd b. Cader (Hazer)
b. Semûd.

İslâmın zuhurundan
önceki dönemde Câhiliye Arapları, Semûd kavmi hakkında pek çok hikâye
biliyorlardı. Nitekim, Câhiliye devri Arap şiirinde ve bu dönemden günümüze
ulaşan hutbelerde, bu kavmin ismine çok sık rastlanmaktadır. Bu ka­vim hakkında
Asur’da ortaya çıkarılan kitabelerde de bilgi veril­miştir. Yine, kadîm Yunan,
Mısır ve Roma tarihçi ve coğrafyacı­ları, eserlerinde, bu kavim ve ondan kalan
harabelerden söz et­mişlerdir. Roma tarihçilerine göre, Semûd kavminden bâzı
kişi­ler, Roma ordusu saflarında, Nabatîler’e karşı savaşmışlardır.[2] M.Ö.
715 yılına ait Sargon kitabesi, Semûd halkını, Âsurlular’ın egemenliği altında
bulunan Doğu ve Orta Arabistan toplumla­rından biri olarak tanıtmaktadır.[3]

Kur’ân-ı Kerim’de,
Semûd kavminin vadilerde kayaları oy­mak suretiyle edindikleri sağlam evler ve
köşklerde oturdukları açıklanmış; ancak yaşadıkları bölge, vâdî veya şehir ismi
zikre-dilmemiştir. Bu konuda Fecr sûresinin dokuzuncu âyetinde şöy­le
denilmektedir:

“Vadide kayaları
oyarak evler yapan Semûd kavmine? “

İslâm tarihçileri ve
müfessirler, âyette geçen ancak ismi zikredilmeyen vâdînin, Kuzey
Arabistan’daki Vâdilkurâ oldu­ğunda görüş birliği etmişlerdir. Buna göre Semûd
kavmi, Arabis­tan yarımadasının kuzey-batı kısmında yer alan Vâdilkurâ böl­gesinde
yaşamıştır. Ahkâf bölgesinde yaşamış olan Birinci Âd kavminin helakinden sonra
onlardan sağ kalanlar, bir süre Hadramevt civarında oturmuşlar, ardından
Vâdilkurâ ve civarı­na giderek bölgeyi imar edip medenî bir hâle
getirmişlerdir. Ri­vayete göre o dönemde insanların ömrü çok uzundu ve evler da­ha
yapanların sağlıklarında eskiyip yıkılıyordu. Bu yüzden on­lar, daha sağlam
binalar yapmak için çözüm aradılar ve netice­de, kayaları oyarak evler
edindiler. Mühendislik alanında olduk­ça ilerlediler ve kalıntıları günümüze
ulaşan muhteşem kaya evler inşâ ettiler. Selefleri olan Birinci Âd kavminin
yüksek sü-tunlu binalar yapmasına karşılık Semûd toplumu, dağ ve kaya­ları oyma
sanatını geliştirerek, Hindistan’da Ellorave Ajanta ma­ğaralarında olduğu gibi,
dağları oymak suretiyle muhteşem bina ve köşkler yaptılar. Büyük binalarla
süslenen şehirleri, vadilerde ve dağ zirvelerinde oyulmuş, birer sanat şaheseri
mağaraları vardı. Semûd kavminin bu binalarının kalıntılarının önemli bir kısmı
günümüze kadar gelmiştir. Bu kalıntılar, Semûd kavminin merkezi Hıcr şehrinin
bakiyesi olan bir köyün civarındadır.

Semûd kavminin
ulaştığı lüks ve refah, Hz. Salih (a.s.)’ın nasihatleri arasında şöyle izah
edilmiştir:

“Siz burada güven
içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bahçelerde, çeşme başlarında? Ekinler
ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla evler
yontuyor­sunuz. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”[4]

“Dağlarda, güven
içinde olacak evler yontuyorlardı.![5]

Bu âyetlerden
anlaşıldığı üzere, Vâdilkurâ, önemli bir me­deniyet merkezi idi. Dağlar içinde
kayalardan oyulan meskenler birer sanat hârikasını andırıyordu. Nitekim taştan
inşâ edilmiş bu taş evlerden zamanına ulaşanları gördüğünü söyleyen coğ­rafyacı
İstahrî, izlenimlerini şöyle aktarmıştır:

“Semûd kavminin
bu evleri, bizim evlerimiz gibi teşkilâtı hâvi ve dağlar misâli yüksektir.
Uzaktan bakıldığında bu meskenler, birbirine bitişik sanılır. Fakat biraz
ortalarına varılınca, bunlardan her birinin birbirinden ayn birer kâşane olduğu
görülür. Etrafları dolaşüabilir. Fakat yukarısına kadar çıkmakta çok güçlük
çeki­lir.[6]

Hicri sekizinci asırda
Mekke’ye giderken oraya uğrayan ün­lü Seyyah İbn Battüta ise, kızıl renkli
dağlara oyulmuş Semûd evlerini gördüğünü, onlardaki resimlerin renginin kısa
bir süre önce boyanmışçasma parlak olduğunu ve evlerin içinde çürü­müş insan
kemiklerinin bulunduğunu bildirmektedir.[7]

İslâmiyet’in zuhuru
sırasında Hicaz’dan Suriye’ye giden ti­câret kervanları, Semûd kavminin bu
metruk yurdunun içinden geçiyorlardı. İbn İshak’m, senetsiz olarak naklettiği
bir rivayette anlatıldığına göre, Rasülullaîı (s.a.v.), Tebük seferi yolculuğu
es­nasında, Hıcr’da konaklamıştı. Ashab-ı kiram, oradaki kuyudan su içmek
istediklerinde buna izin vermedi. Bu kuyunun suyun­dan abdest almalarını da
yasakladı; hatta ondan alınmış su ile yoğrulan hamurların hayvanlara
yedirilmesini emretti. Buradan bir şey yememelerini ve geceleyin herhangi bir
ihtiyaçlarım gi­dermek için dışarı çıkmaları gerektiğinde, yanlarına bir
arkadaş almadan tek başına çıkmamalarını söyledi.[8]
Ayrıca, azaba uğra­tılmış bu günahkâr ve şerli kavmin harabelerine girmelerini
ya­saklamış, “Onların başına gelen felâketin bir benzerinin sizin ba­şınıza
da gelmesinden korkuyorum; onların yurduna girmeyiniz.” demişti.[9]

Zührî’den nakledilen
bir rivayete göre ise, Rasülullah (s.a.v.), Semûd’un merkezi Hıcr’dan geçerken,
elbisesiyle yüzünü örtmüş ve binitini hızlandırmıştı. Semûd kavminin başına
gelen­lerin ashabının başına gelmesinden korktuğunu söyleyerek, onlara,
kendilerine zulmetmiş insanlardan kalan evlere girmemele­rini emretmişti.[10]

Semûd milletinin
başkenti, hâlen Medine-Tebük kara ve tren yolu üzerinde bir istasyon olup,
“el-Ulâ” adını taşıyan şehre bir kaç km. uzaklıktadır. Buranın eski
adı, “el-Hıcr” diğer bir adı da Hz. Salih (a.s.)’a nisbetle
“Medâinü Sâlih”dir. Bol su kaynak­ları ve yeşil bahçelere sahip
el-Ulâ’nm zıddına terkedilmiş bir yurt durumunda olan Hıcr’da Semûd kuyusu
olarak isimlendiri­len-bir kuyu hâlâ mevcuttur.

Semûd kavminin
vâdilerdeki kayalıklarda oydukları taş ev­lerden bugüne ulaşanlar dahi geniş
bir alana yayılmış bulun­maktadır. Hicaz’ın kuzeyinde, Râbiğ’den Ukbâ’ya,
Medine ile Hayber’den Teymâ ve Tebük’e kadar uzanan geniş bölgede, bu kavme ait
pek çok harabe mevcuttur. Mevdûdî, Semûd kavminin Hıcr adını taşıyan başkenti
ölü şehirden kalan harabelere baka­rak, nüfusu hakkında kabaca bir tahminde
bulunmuş, yaklaşık 500 bin civarında bir nüfusa sahip olabileceğini
söylemiştir. Böl­geyi 1959 yılında gezdiğini söyleyen Mevdûdî, Hıcr merkez
olmak üzere, yaklaşık 300 x 100 mil ebâdmdaki geniş bölgenin, şiddetli bir
deprem sonucu parçalanmış tepelerden meydana gelen bir arazi görünümünde
olduğunu belirtir.[11]  

 

B. Semûd Kavminin Dînî Durumu

 

Hz. Hûd (a.s.) ile
ilgili bölümde anlatıldığı gibi, Âd kavminin helakinden sonra, sadece Hz. Hûd
(a.s.) ve ona iman edenler kurtulmuştu. Hayatta kalan bu insanların nesilleri,
bir süre hak din üzere devam ettiler. Ancak zamanla hak yoldan çıkarak, Al­lah’ın
dışında kendilerine başka ilâhlar edinmeye başladılar. Nuh ve Hûd kavimlerinde
olduğu gibi insanlar, elleriyle putlar yaparak onlara tapmaya koyuldular.
Giderek tümüyle putperest bir toplum hâline gelen Semûd, Vedd, Cedd, Hedd,
Semş, Menâf,

Menât ve Lât
isimlerini taşıyan putlara tapıyordu.[12]
İlâhî dinler­den uzaklaşan bütün toplumlarda olduğu gibi, Semûd kavmin­de de
ahlâk ve adalet ortadan kalkmış, yeryüzünü zulüm ve kö­tülükler kaplamıştı.
Gelir dengesi iyice bozulmuş, zengin sınıf arasında kayalarda oyulmuş muhteşem
köşkler yapmak, yiyecek ve içecek maddelerine aşın düşkünlük ve zorbalık çok
yayılmıştı. [13]

 

C. Hz. Salih (A.S.)’In Peygamber Olarak
Görevlendirilmesi

 

Allah Teâlâ, bu kavmi
sapıklıklardan kurtararak hak dine davet etmek üzere, onların içinden, asil bir
aileye mensup, sevip saydıkları ve gelecekte kendisinden güzel hizmetler
bekledikleri Salih b. Ubeyd’i peygamber olarak görevlendirdi. Hz. Salih (a.s.)
ilk günlerden itibaren, diğer peygamberler gibi, kavmini bir olan Allah’a
ibâdete davet etti. Allah’tan başka ibâdet edilecek bir ilâh olmadığım,
insanlığın atası Hz. Âdem (a.s.)’ı topraktan, onun soyunu ise bir damla sudan
yaratan Yüce Allah’ın kendilerini yeryüzünün sakinleri ve imarcıları kıldığını
açıkladı. Dolayısıyla, O’na ortak koşmaktan vazgeçerek, tevbe edip O’na
dönmelerini ve sâdece O’na kulluk etmelerini istedi:

“Semûd kavmine
kardeşleri Salih’i gönderdik. ‘Ey milletim! Allah’a kulluk edin; O’ndan başka
tanrınız yoktur; sizi yeryüzün­de yaratıp orayı imâr etmenizi dileyen O’dur.
Öyleyse O’ndan mağfiret dileyin, sonra da O’na tevbe edin. Doğrusu Rabbim size
yakın ve duâlan kabul edendir.’ dedi. “[14]

Ne var ki, içlerinden
fakir tabakaya mensup bâzı kişiler dı­şında, Semüd halkının ekseriyeti, onun
davetini reddetti. Se­mûd müşrikleri, diğer müşriklerin peygamberlerine karşı
ileri sürdüğü mazeretleri bir bir gündeme getirerek, önceden çok de­ğer
verdikleri Hz.”Salih (a.s.)’a düşman kesildiler. Semûd halkı da, önce
kendileri gibi bir beşerin peygamberliğini kabullenmek istememişti. Onların
önderleri, “Allah dinimizi beğenmiyorsa, bunu melekler vasıtasıyla bize
bildirmeliydi!” diyorlardı. Kendileri gibi bir insan olduğuna göre Hz.
Salih (a.s.)’m söyledikleriyle asla dinlerini değiştirmeyeceklerini ifâde
ediyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bu ortak tavrı şöyle açıklanmıştır:

“Bir zaman
onlara, önlerinden ve arkalarından, ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!’ diyen
peygamberler gelmişti. ‘Eğer Rabbimiz böyle bir şey dileseydi melekler
indirirdi. Onlar ise, ‘Doğrusu sizinle gönderileni inkâr ederiz.’
demişlerdi.”[15]

Başlangıçta peygamber
olarak bir meleğin gönderilmesi ge­rektiğini ileri süren Semûd müşrikleri, anlaşıldığına
göre, bir süre sonra bu görüşlerini yumuşatmışlar, bir insanın da pey­gamber
olabileceğini kabullenmişlerdi. Ancak inanmamak için bu defa da bahane buldular
ve peygamber olacak şahsın eşraf­tan biri olması gerektiğini iddia ettiler. Hz.
Salih (a.s.) gibi sıra­dan bir adama tâbi olamayacaklarını söylediler.
Kıskançlıkları, ona iman etmelerine engel oluyordu. Onlara göre, diğer kâfirler
ve sonradan Mekke müşriklerinde olduğu gibi, peygamber ola­bilmek için, ya
insan üstü bir varlık yâni melek olmak, ya da zengin ve eşraftan bir insan
olmak gerekiyordu. Dolayısıyla on­lar da, üstünlüğün Allah’ın elinde olduğunu
ve hidâyet nurunu istediği insana verebileceğini düşünmediler. Kendilerini
Allah’ın emirlerini dinlemeyecek olurlarsa sapıklık içinde kalıp ateşlerde
yanmakla uyaran peygamberleri Hz. Salih (a.s.)’a misilleme ya­parak, asıl ona
inandıkları takdirde, sapıklık ve delilik etmiş olacaklarını söylediler.
Aralarından onun peygamber seçilmesini kıskandılar ve bunu bir türlü
hazmedemediler. Onu yalancılık ve şımarıklıkla itham ettiler:

“Semûd kavmi,
uyarıcı peygamberleri yalanladı, ‘İçimizden bir insana mı uyacağız? O takdirde
biz sapıklık ve delilik etmiş oluruz. İlâhî öğüt ve uyan içimizden bir tek ona
mı indirildi? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir.’ dediler. Yann, kimin
pek ya­lancı ve şımarık olduğunu bileceklerdir.”[16]

Dünya zevklerine dalıp
lüks ve İsraftan iyice şımarmış olan Semûd halkı, Hz. Salih (a.s.)’m davetinden
yüz çevirmeye devam ediyordu. Hz. Salih (a.s.), onları selefleri olan Âd
kavminin kor­kunç akıbetinden ibret almaya çağırdı. Bu kavmin, bütün maddî
imkânlarına rağmen, düştükleri sapıklık yüzünden helak edildi­ğini hatırlattı
ve kendileri de sapıklıktan vazgeçmeyip küfürle-rindeki inadı devam ettirecek
olurlarsa, aynı şekilde azaba çarp­tırılacaklarını hatırlattı:

“Hatırlayın,
Allah, sizi Âd kavminin yerine getirdi ve yeryü­zünde sizi yerleştirdi. Orada,
ovalarında köşkler yapıyor, dağla­rından evler yontuyorsunuz. Allah’ın
nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık
çıkarmayın.”[17]

Önceden büyük değer
verdikleri ve hattâ bâzı rivayetlere göre başlarına geçirmeyi bile düşündükleri
bir şahıs olan Hz. Salih (a.s.)’m peygamberliği, kavmini onun aleyhine
çevirmiş, bilhassa toplumun elebaşılarını onun kanlı düşmanı haline ge­tirmişti.
Ona, önceden büyük başarılarını bekledikleri bir şahıs olduğunu; ancak
peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmasıyla, kendilerini mahvedecek bir inancı
getirerek tüm hayallerini yık­tığını söylüyorlardı. Tarih tekerrür ediyor, yine
bir kavim, kendi­lerine hem bu dünyaları hem de âhiretleri için gerçek
mutluluğu garanti edecek reçeteyi sunan bir peygamberi bölücü olarak gö­rüyordu.
Semûd halkı, sonradan Kureyş müşriklerinin Peygam­ber Efendimiz (s.a.v.)’e
yaptıkları gibi, Hz. Salih (a.s.)’m ataları­nın taptığı putlara karşı çıkmasına
tahammül edemediler. Ken­disinden çok şeyler bekledikleri o mümtaz şahsı,
bölücü olarak suçladılar, peygamberliği ve getirmiş olduğu prensipler husu­sunda
bir art niyet taşımasından şüphe duyduklarını ileri süre­rek, topluma bir
kötülük yapmasından korktuklarını ve duru­munu endişeyle karşıladıklarını
söylediler. Ataları uzun süre o putlara taptığı için körü körüne onları taklit
ederek, Hz. Salih (a.s.)’m nasihatleri üzerinde salim bir akılla düşünmeye
yanaş­madılar.

“Ey Salih! Sen
bundan önce,  aramızda kendisinden iyilik
beklenir bir kimseydin; şimdi babalarımızın taptıklarına bizi tapmaktan men mi
ediyorsun? Doğrusu bizi çağırdığın şeyden şüphe ve endişe içindeyiz”
dediler.[18]

Hz. Salih (a.s.),
bütün engellemelere rağmen, sabırla dave­tini devam ettirdi. Zamanla toplumun
alt tabakasına mensup bâzı kişiler, inanarak onun dinine girdiler. Onların bu
durumu, daveti engellemeye çalışan kavmin ileri gelenlerini çileden çıkarı­yordu.
Elebaşıları, onların îmanına akıl erdiremiyor, bu zayıf mü’minleri alaya
alarak, Hz. Salih (a.s.)’a iman etmelerine şaş­tıklarını söylüyorlardı.
Mü’minler ise, onun peygamberliğini ve onun getirdiği emir ve yasakları tasdik
ettiklerini açıklamaktan çekinmediler. Kabul ettikleri her şeyin müşrikler
tarafından ala­ya alınıp inkâr edilmesine aldırmadılar:

“Kavminden
büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinde kü-çümsedikleri ve zayıf gördükleri
iman edenlere dediler ki: ‘Sa­lih’in, Rabbi tarafından peygamber olarak
gönderildiğini biliyor musunuz?’ Mü’minler şöyle cevap verdiler: ‘Şüphesiz biz,
onunla gönderilene iman ediyoruz?’ O büyüklük taslayanlar ise, ‘Şüphe­siz,
sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz!’ dediler.”[19]

Hz. Salih (a.s.},
müşrikleri Allah’tan korkmaya ve O’na i-nanmaya çağırarak davetini sürdürdü.
Muhataplarına Allah ta­rafından O’nun emir ve yasaklarını kavmine ulaştırmak
üzere görevlendirilmiş güvenilir bir elçi olduğunu ve yürüttüğü görev
karşılığında kendilerinden bir ücret istemediğini söylüyor, Cenab-ı Hakk’ın
verdiği nimetleri hatırlatarak, onları bu nimet­ler için şükretmeye
çağırıyordu. Dinini kabule çağırdığı insan­lardan, yeryüzünde bozgunculuk
yaparak her hususta ölçüsüz­ce davranan, tüm ahlâk sınırlarını aşıp rezil bir
hayat süren li­derlerine itaati bırakarak, yeryüzünün ıslahı için çalışan kendi­sine
tabî olmalarını istiyordu. Ancak onlar, diğer müşrikler gibi, hem onun, hem de
diğer peygamberlerin peygamberliğini yalan­lamaya devam ettiler:

“Semüd kavmi de
peygamberleri yalanladı. Kardeşleri Salih onlara, ‘Allah’a karşı gelmekten
sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık
Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret
istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde,
pınar başlarında, ekinler ve salkımları sarkmış hurmalıklar ara­sında güven
içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık
Allah’tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, orada bozgunculuk
yapan ve ölçüsüzce davrananların emirlerine itaat etmeyin!’ dedi.[20]

Davetini sabırla devam
ettirmesi neticesinde, Hz. Salih (a.s.)’a iman edenlerin sayısı artmıştı.
Mü’minlerin sayısının gi­derek artması, her defasında olduğu gibi küfrün
elebaşılarını bütünüyle çileden çıkardı. Herkesin insanca yaşamasını sağla­mak,
gerçek insanlık medeniyetini kurmak ve insanların her iki dünya saadetini
garanti etmekten başka bir hedefi olmayan bu daveti engellemek için harekete
geçtiler. Bu hususta aldıkları tedbirleri gün geçtikçe sertleştirdiler. Bu
durum karşısında, Semüd toplumu, mü’minler ve kâfirler olmak üzere birbiriyle
mücâdele eden iki gruba bölünmüş oldu. Kâfirler ve özellikle kavmin liderleri,
Hz. Salih (a.s.) ve ashabını bölücülükle ve baş­larına uğursuzluk getirmekle
itham ediyorlardı. Ancak Hz. Salih fa.s.), aksine başlarına gelen sıkıntıların,
kendileri için bir imti­han sebebi olabileceğine işaret ederek, onları iyiliğe,
Allah’a ina­nıp O’ndan af ve merhamet dilemeye çağırıyordu. Bu gerçek, Kur’ân-ı
Kerim’de şöyle vurgulanır:

“Andolsun ki,
Semüd kavmine de kardeşleri Salih’i, ‘Allah’a kulluk ediniz!’ desin diye
gönderdik. Onlar, hemen birbiriyle çeki­şen iki zümreye ayrıldılar, Salih, ‘Ey
milletim! Niye iyilikten önce, alel-acele kötülük istiyorsunuz? Merhamet
olunasınız diye Allah’ tan mağfiret düeseniz olmaz mı?’ dedi. Onlar, ‘Sen ve
beraberin­dekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık!’ dediler. Salih, ‘Uğursuz­luğunuz
Allah katındandır; belki imtihana çekilen bir milletsiniz.’ dedi.”[21]

Diğer müşrik toplumlar
da, ilgili yerlerde işaret ettiğimiz gibi, kendilerine gönderilen peygamberi ve
içlerinden ona ina­nanları, aynı şekilde suçlamışlardır. Atalarının dinine
karşı çıkmaları yüzünden tanrılarını kızdırdıklarını iddia ederek, başları­na
gelen uğursuzlukları onların tavrına bağlamışlardır, örneğin Yasin suresinde
ismi zikredilmeksizin anlatılan kavim de, kendi­lerine gönderilen elçilere
karşı bu şekilde davranmıştı:

“Ey Muhammed!
İnsanlara, o şehir halkının kıssasını misal olarak anlat: Bir zaman onlara
elçiler gelmişti.

Biz, onlara iki elçi
göndermiştik de o ikisini yalanladıkları için üçüncü biriyle desteklemiştik.
Onlar, ‘Biz size elçiler olarak gönderildik.’ demişlerdi.

Şehir halkı, ‘Siz de
ancak bizim gibi birer insansınız. Rah­man da bir şey indirmemiştir. Sadece
yalan söylüyorsunuz.’ de­mişlerdi.

Elçiler, ‘Doğrusu
Rabbimiz biliyor ki, gerçekten bizler, size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen
ancak apaçık tebliğdir.’ demiş­lerdi.

Şehirliler, ‘Doğrusu
sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık; vazgeçmezseniz andolsun ki sizi
taşlayacağız ve bizden size can yakıcı bir azap dokunacaktirl’ demişlerdi

Elçiler,
‘Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Bu uğursuzluk size öğüt verildiği için mi?
Hayır; siz, aşırı giden bir milletsiniz!’ demiş­lerdi. “[22]  

 

D. Semûd Müşrikleri Mucize İstiyor

 

Senıûd kavminin
çoğunluğu, Salih’in (a.s.) dâvetine sırt çe­virdi. Müşrikler, onu, büyülenmiş
ve bu yüzden aklını yitirmiş olmakla suçladılar. Aralarında bozgunculuk
çıkardığını, toplumu böldüğünü, toplumun zararına yol açacak işler yaptığını ve
bu yüzden başlarına huzursuzluk getirdiğini söylüyorlardı. Onun, mâruz kaldığı
sihir yüzünden kendisini peygamber zannettiğini iddia eden küfür elebaşıları,
sonunda ondan, hak peygamber olduğunu gösterecek bir mucize istediler. Rivayete
göre onlar, mucize olarak, bildikleri bir kayadan çıkacak bir devenin, herke­sin
önünde doğurmasını teklif etmişlerdi. Onların bu istekleri karşısında Salih
(a.s.}, oturup düşünmeye başlamıştı. O Sırada kendisine gelen vahiy meleği
Cebrail (a.s.), 2 rek’at namaz kıl­masını ve ardından müşriklerin istediği
deveyi göndermesi için Allah’a duâ etmesini söyledi. Salih’in (a.s.) duası
üzerine, Allah Teâlâ, bahsettikleri kayadan mucize olarak “Nâkatüllah=
Allah’ın devesi” diye isimlendirilen dişi deveyi çıkarttı.

Müşriklerin Hz.
Salih’i büyülenmiş ve bu yüzden kendisini peygamber zanneden biri olarak görüp
ondan mucize istemeleri üzerine devenin yaratılışı ve deveye karşı nasıl
davranmaları gerektiği hususu, Kur’ân-ı Kerim’de bir kaç kez tekrarlanmıştır:

“Sen şüphesiz
büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Eğer
doğru sözlü isen (peygamber olduğu­nu açıkça gösteren) bir delil getir,
dediler. “[23]

“Semûd kavmine
de, kardeşleri Salih’i peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: ‘Ey
kavmim! Allah’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Size
rabbinizden delil olarak apaçık bir mucize gelmiştir. îşte şu, Allah’ın dişi
devesi, size bir mucizedir. Bırakın onu, Allah’ın arzında otlasın; sakın ona
bir kötülük yapmayın. Yoksa can yakıcı bir azaba uğrarsınız.”[24]

“Ey kavmim! Eğer
rabbimden bir belgem olur ve bana rah­met eder de ben O’na baş kaldırırsam,
söyleyin, Allah’a karşı beni kim savunur? Bana zararımı artırmaktan başka bir
şey ya­pamazsınız. Ey milletim! Bu, size bir âyet/delil olarak, Allah’ın
devesidir. Bırakın onu, Allah’ın toprağında otlasın; ona fenalık etmeyin, yoksa
siz hemen azaba uğrarsınız, dedi.”[25]

“Doğrusu, onlan
denemek üzere dişi deveyi gönderen biziz. Salih’e şöyle demiştik: Onları
gözetle ve sabret; onlara, sıralarına göre suyun kendileriyle o deve aralarında
pay edilmiş olduğunu söyle.”[26]

“Semûd milleti,
içlerinden en azgını ileri atılınca, azgınlığı yü­zünden peygamberleri
yalanladı. Allah’ın peygamberi onlara, Al­lah’ın devesini göstermiş ve,
‘Allah’ın bu devesine ve onun su hakkına dokunmayın!’ demişti.”[27]

“Salih, ‘İşte
mucize bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı be­lirli bir gün onun ve belirli bir
gün de sizindir; sakın ona bir kötü­lük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı
yakalar!’ dedi.[28]

Kur’ân-ı Kerim’in, Hz.
Salih’e verilen bu mucize deve hak­kında verdiği bilgiler bundan ibarettir.
Görüldüğü gibi orada, bu dişi devenin nereden ve nasıl çıktığı, vücut yapısı ve
gücü hak­kında bilgi verilmemiştir. Bu hususlarda sahih hadislerde de açıklama
yoktur. Bu yüzden, müfessirlerin, devenin doğuşu, vücut yapısı ve gücü hakkında
anlattıklarına şüphe ile bakmak gerekir. Bu teferruat bir tarafa, Cenâb-ı
Hakk’ın takdiriyle, Sa­lih’in {a.s.) peygamberliğini ispat sadedinde, mucizevî
bir şekilde vasıtasız olarak bir kayadan çıkarılan bu dişi devenin, diğer pey­gamberlerin
mucizeleri nev’inden büyük bir mucize olduğu ke­sindir.[29]

İbn Kesir’in
ifadesiyle, bu muhteşem mucizeyi görenlerin önemli bir kısmı hemen iman
etmişti; ancak ekseriyet yine küfür ve sapıklıktan ayrılmadı.[30] Hz.
Salih, kendisinden bu mucizeyi isteyen müşriklere, âyetlerde geçtiği gibi,
deveyi hiç bir şekilde rahatsız etmemelerini, ona hiç dokunmamalarını ve
istediği yer­de otlamasına izin vermelerini emretmişti. Ayrıca Allah’ın su içme
sırasını, bir gün deveye, bir gün de kendilerine tahsis etti­ğini açıklayıp,
buna kesinlikle riâyet etmelerini söylemiş; deveye karşı bir kötülük yaptıkları
takdirde, başlarına büyük bir felâket geleceğini haber vermişti.

Allah tarafından bir
mucize olarak gönderilen bu dişi deve, bir süre aralarında yaşadı. Devenin su
içme hakkına riâyet edil­di. Bir gün onlar su alıp içerler ve hayvanlarını
sularlarken, di­ğer gün deve su içti. Deve nöbet günü su kaynağına gelip suyu­nu
içiyor, meralarda serbest bir şekilde otluyordu. Onlar da de­venin sütünden
yararlanıyorlardı. Rivayetlere göre, deve onların tamamını kandıracak ölçüde
bol süt veriyordu. Bu-haliyle, bir taraftan bütün halkın su nöbetine eşit bir
süre su kaynağını işgal ederek onlar için bir imtihan vesilesi oluyor, diğer
taraftan verdiği sütüyle onlara büyük bir imkân sağlıyordu. Ne var ki, aradan
geçen zaman içinde, bâzı bozguncular, bundan rahatsız oldular, Allah tarafından
konulmuş bu sınırlama ve nöbet işini onurlarına yediremedüer. Semûd eşrafı,
devenin kuyunun suyu­nu tamamen bitirmesi yüzünden hayvanlarının susuz
kaldığını söylemeye başlamışlardı. Halbuki, bir devenin bir defada bir ku­yu
dolusu suyu içip bitirmesi ve sütünün herkese yetecek dere­cede bol olması,
ibret alabilenler için en kesin bir delilden başka bir şey değildi. Müşrik
liderler, Salih’i (a.s.) alaya almak ve onu aciz düşürmek maksadıyla, ayrıca
kendilerini tehdit etmekte olduğu azabı bir an önce getirmesini de söyleyerek
ona meydan okuyorlardı. Diğer taraftan pek çok insanın inanmasına vesile olan
mucize deveyi öldürmek için plânlar hazırladılar. Neticede, şehirdeki dokuz
çetenin başı olan ve Uhaymiru Semûd/ Semûd’ un kızılı denilen Kudar b. Sâlif
isimli eşkiyayı bununla görevlen­dirdiler. O da, gidip deveyi öldürdü:

“Derken bir
arkadaşlarını çağırdılar, o da kılıcım alarak de­veyi kesti. “[31]

Deveyi içlerinden en
azgınları olan tek bir kişi öldürdüğü halde, kâfirlerin tamamı onu bu konuda
desteklediği için, onla­rın tamamı suç ortağı sayılmıştır. Toplumun genel
isteği neticesinde herkes adına işlenen bir suç olması dolayısıyla, toplumsal
bir suç söz konusudur. Zîrâ onu işleyen, ancak bir maşadan ibarettir. Nitekim
Allah Teâlâ, kavmin en azgını tarafından işle­nen bu suçu, ortak bir suç
şeklinde, bütün kâfirlere nispet et­miştir:

“Onu yalanladılar
ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine rableri, suçlarından dolayı onların
üzerine katmerli azap indirdi ve onlan yerle bir etti. Bu işin sonundan O’nun
korkusu yoktur.”[32]

Yapılan ihtar ve
uyarılara rağmen deveyi kesmeleri üzerine ilâhî cezayı hakettiler ve Salih
(a.s.) gönderilen vahye dayanarak onlara üç gün sonra ilâhî azaba
uğrayacaklarını bildirdi:[33]

“Buna rağmen onu
kesip devirdiler. O zaman Salih, ‘Yurdu­nuzda üç gün daha kalın. Bu, yalanlanmayacak
bir sözdür.’ de­di.”[34] 

 

E. Hz. Salih (A.S.)’I Öldürme Plânı –
Semûd Kavminin Helaki

 

Rivayet edildiğine
göre, Salih (a.s.), onlara, “Yann yüzleriniz sararacak, yarından sonra
kızaracak, üçüncü gün ise kararacak, dördüncü günün sabahı da, başınıza azap
gelecek!” demişti. Söy­ledikleri aynen ortaya çıkmaya başlayınca,
elebaşıları, onu öl­dürmek için bir plân hazırladılar. Rasül-i Ekrem’i (s.a.v.)
Öldür­mek için tuzak kuran Ebu Cehil ve yandaşları gibi, onlar da, Hz. Salih
(a.s.)’İn yakınlarının kendilerinden intikam almaya kalkı­şacağını biliyorlardı.
Bunun için, gizlice öldürüp, onu kimin öl­dürdüğünü bilmediklerini söyleyerek
faili meçhul bir cinayet olarak kalmasını sağlayacaklardı. Ancak Yüce Allah,
onların tuzaklarını da aleyhlerine çevirdi, Peygamberimiz’i kurtardığı gibi,
Salih (a.s.)’i de onlardan kurtardı:

“O şehirde, dokuz
kişilik bir çete vardı ki, yeryüzünde boz­gunculuk yapar, iyiliğe
yanaşmazlardı, ‘Biz geceleyin Salih ve ailesine baskın yapalım, sonra da onun
akrabalarına, onun ve ailesinin ortadan kaldırılışında bulunmadık, şüphesiz biz
doğru söylüyoruz, diyelim’ diye aralarında Allah adına yeminleştiler. Onlar bir
düzen kurdular. Biz fark ettirmeden düzenlerini boz­duk. “[35]

Allah Teâlâ, müşrik
elebaşıların hazırladıkları suikast plâ­nını Salih’e (a.s.) haber verdi ve ona
mü’minlerle birlikte şehir­den ayrılmasını emretti. Onların ayrılmasından
sonra, Semûd kavmini ilâhî azaba çarptıracağını ve nezdinden bir rahmet ola­rak
mü’minleri kurtaracağını bildirdi. Hz. Salih, daha sonra veri­len emir
doğrultusunda ashâbıyla birlikte şehirden ayrıldı. Şe­hirden ayrılışı sırasında
inkarcıların başlarına gelecek bu felâket ve düştükleri bu kötü durum sebebiyle
duyduğu üzüntüyü ve o andaki duygularını açıklarken, onlara Allah’ın emirlerini
tebliğ ettiğini, başlarına gelecek bu azaptan sakındırdığını, elinden geldiği
kadar nasihatte bulunduğunu; ancak karşılığında kin ve düşmanlıktan başka bir
şey görmediğini söylüyordu. Onun bu duyguları, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade
edilmiştir:

“Salih onlardan
öte döndü de, ‘Ey kavmim! Ben rabbimin vahyini size tebliğ ettim ve sîze
nasihat ettim. Fakat siz, nasihat edenleri sevmezsiniz.’ dedi”.[36]

Onların ayrılmasından
kısa süre sonra, rivayete göre deveyi öldürmelerinden sonraki dördüncü günün
sabahı, o bölgeye a-zâp geldi. Bütün müşrikler, gözleri baka baka, titreye
titreye bir anda helak oldular. Onları şiddetli bir deprem yakalamış, evle­rinde
hareketsiz ölüler haline getirivermiştî:

“Derken dişi
deveyi boğazladılar ve rablerinin emrine isyan ettiler. Ve şöyle dediler: ‘Ey
Salih! Eğer gerçekten peygamberler­den isen, bizi tehdit etmekte olduğun azabı
bizlere getir!’ Bunun üzerine onları şiddetli bir deprem (er-recfe)
yakalayıverdi de evle­rinde diz üstü kapanıp kaldılar.”[37]

Semûd kavmine
gönderilen bu azap, Kur’ân-ı Kerim’de, “sayha/ şiddetli bir ses”,
“tâğiy e/şiddetli bir kasırga veya şim­şek”, ve
“saika/yıldırım”  tabirleriyle
de ifâde edilmiştir:

“Haksızlık
yapanları şiddetli bir çığlık/sayha tuttu, oldukları yerde diz üstü
çöküverdüer.”[38]

“Benîm azabım ve
uyarmam nasılmış? Nitekim üzerlerine şiddetli bir çığlık/sayha gönderdik de
ağdaların ağıllarını çevirdi­ği kurumuş ot ve çalı gibi kırılıp döküldüler.
[39]

“Sabaha karşı
korkunç bir çığlık/sayha onları yakalayıver­di. Yaptıkları kendilerine bir
fayda sağlamadı. “[40]

“Semûd ve Ad
kavimleri, dehşetlerle dolu o korkunç Kıyamet gününü yalanladılar. Bu yüzden
Semûd kavmi, azgın bir kasır-ga/tâğiye île yok edildi.”[41]

“Ey Muhammed!
Yine de yüz çevirirlerse onlara de ki: îşte sizi, Ad ve Semûd’un başına gelen
yıldırıma (saika) benzer bir azap ile uyardım.”[42]

“Semûd kavmine de
doğru yolu göstermiştik, ama onlar kör­lüğü, doğru yola tercih ettiler.
Kazandıklarının karşılığı olarak on-lan alçaltım azabın yıldırımı/saika
çarpıverdi.”[43]

Onların çarptırıldığı
azap, bir yerde de, “azâb” kelimesiyle ifâde edilmiştir:

“Onlar ise deveyi
kestiler; ama çok geçmeden pişman da ol­dular. Çünkü bu yüzden onları kıskıvrak
azap yakaladı. Doğrusu bunda bir ders vardır, fakat çoğu inanmamıştır.”[44]

Bu âyetlerden
anlaşıldığına göre, Semûd kavmi, korkunç bir gök gürültüsüyle birlikte gelen ve
yeryüzünde şiddetli bir deprem meydana getiren şimşekler ve yıldırımlarla helak
edil­miştir. Salih (a.s.) ve ona iman edenlerin Hıcr’dan ayrılmasının hemen
ardından meydana gelen bu korkunç felâketle, Semûd kavmi kâfirlerinin tamamı
ölmüş, onlardan kurtulan olmamıştır. Yurtları ıssız ve harap bir vaziyete
dönüşmüş, önceden insanla­rın yaşamadığı bir hâle gelmiştir.

“Sanki orada hiç
yaşamamışlardı. Bilin ki, Semüd milleti rabbini inkâr etmişti. Bilin ki, Semûd
milleti Allah’ın rahmetinden uzaklaştı. “[45]   

 

F. İnananların Kurtuluşu

 

Semûd kavminden
müşriklerin toptan ölmeleri ve yurtları­nın ıssız kalmasına karşılık, Allah’ın
emriyle oradan ayrılan Hz. Salih (a.s.) ve ashabının kurtuluşu âyetlerde şöyle
izah edilmek­tedir:

“Buyruğumuz
gelince, Salih’i ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak o
günün rezilliğinden kurtardık. Doğrusu Rabbin pek kuvvetli ve güçlüdür.”[46]

“Hilelerinin
sonunun nasıl olduğuna bir bak! Biz onlan ve milletlerini, hepsini, yerle bir
ettik. İşte, haksızlıkları yüzünden harap olmuş, bomboş evleri’. Bunda, bilen
bir millet için şüphesiz, büyük bir ders vardır, inanıp Allah’a karşı gelmekten
sakınanları ise kurtardık.”[47]

“İnananları ve
Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtardık.”[48]

Vehb b. Münebbih ve
İbn İshak’ın beyanlarına göre, Hz. Salih (a.s.) ile birlikte kurtulan
mü’minler, dört bin kişi civarın­da idi. Hz. Salih (a.s.), bu azabın vukuundan
önce, ümmetiyle beraber, Semûd kavminin yurdundan çıkarak, Şam taraflarına
gitmiş, Filistin’de Remle kasabasında ikâmet etmiştir.[49] Mek­ke’ye
gittiği veya Yemen bölgesinde Hadramevt’e gidip orada ve­fat ettiği de rivayet
edilmektedir. Yine Sînâ yarımadası halkı ara­sında dolaşan rivayetlere göre,
azaptan kurtulan Hz. Salih (a.s.) ve mü’minler, bu yarımadaya gelmişlerdir.
Orada, Musa dağının yanında Hz. Salih (a.s.)’m sığındığı dağ olarak bilinen ve
onun adıyla isimlendirilen bir dağ bulunmaktadır. Bu bölgede yer alan bâzı
merkezlerde, ona ait olduğu söylenen birkaç tane kabir var­dır. Meşhur
seyyahlardan İbn Cübeyr ve İbn Battûta, uzun süre Haçlıların elinde kalan Akka
şehrinden bahsederlerken, bu şeh­rin merkez câmiinin mihrabının yanında Hz.
Salih (a.s.)’m kab­rinin bulunduğunu söylemişlerdir.[50]
Yakut İse, Kinnesrin dağın­da Hz. Salih (a.s.)’a ait olduğu söylenen bir kabrin
bulunduğunu belirttikten sonra, işin doğrusunun onun kabrinin Yemen’de olduğunu
söylemiş ve Mekke’de olduğu şeklindeki rivayetlere de işaret etmiştir.[51] îbn
Kuteybe, Hz. Salih (a.s.)’m ashâbıyla birlik­te 20 yıl daha yaşadıktan sonra
158 yaşında öldüğünü kaydet­mektedir. Âd kavminin peygamberi Hz. Hûd (a.s.) ile
Hz. Salih (a.s.) arasında bir asırlık bir süre olduğu zikredilmiştir.[52]  

 

G. Salih (A.S.) Kıssasından Bâzı Mesajlar

 

1. Bu Kıssa Sağlıklı Düşünenler İçin
Çarpıcı Bir İbret Tablosudur

 

Nemi süresinin 52.
âyetinde, “Salih (a.s.) kıssasının düşü­nenler için ibret olduğu”
belirtilmiştir. Buradan, inkâr eden bir kavmin helakinin sebebini, ancak iyi
bir şekilde düşünenlerin fark edebileceği anlaşılmaktadır. Yâni câhiller, bir
devenin öldü­rülmesiyle Semüd kavminin helaki arasındaki alâkayı kabul et­mezler.
Böylesi umûmî felâketleri, sâdece doğal sebeplere bağla­yarak, bu tür olaylar
ile, insanların ahlâki durumları ve işledik­leri kötülükler arasında bir
alâkanın olamayacağını iddia eder­ler. Bu toplumsal felâketlerin, zorbalık,
zulüm, ve ahlâksızlığın yayılmasıyla ilgisinin bulunduğunu kesinlikle
reddederler.

Bu hâdiselerden ders
çıkaran ilim ve hikmet sahipleri ise, kâinatın Allah tarafından yaratıldığı ve
yine O’nun tarafından idare edildiği İnancından hareketle, bu tür maddî
olayların da O’nun irâdesine tâbi olduğunu kabul ederler. Eski toplumlardan pek
çoğunun, inkârları ve işledikler kötülükleri yüzünden ilâhî azaba çarptırıldığı
gerçeğini kabullenerek, bu cezayı, bir ihtar olarak değerlendirirler ve ondan
gerekli dersi çıkarırlar. [53]

 

2. Mucize İsteyip Sonra da İnkâr
Edenlerin Sonu Helak Olmuştur

 

Önceki toplumların
toplu helakine yol açan sebeplerden bi­ri de, peygamberlerinden ısrarla mucize
istemeleri, mucize gös­terdiğinde ise, iman etmek yerine inat ve küfürlerini devam
et­tirmeleri olmuştur. Semûd kavmi hakkında inmiş olan bir âyette bu gerçeğe
şöyle işaret edilmiştir:

“Bizi mucize
göndermekten alıkoyan, ancak, öncekilerin mu­cizeleri yalanlamış olmalarıdır.
Semûd kavmine gözle görülebilen bir mucize, bir dişi deve vermiştik de ona
zulmetmişlerdi. Yaptıklannın cezasını da gördüler. Oysa biz mucizelerimizi,
ancak in­sanları sakındırmak için göndeririz. “[54]

Mevdûdî, bu âyetin
tefsirinde, bu âyetin Peygamberimiz (s.a.v)’den mucizeler isteyen Mekke
müşriklerine yönelik mesajı­nı şöyle özetlemektedir:

“Size doğru yolu
göstermek için mucizeler göndermemesi, Al­lah’ın rahmetindendir. Oysa siz,
böyle mucizelerin gönderilemeye-ceğini sanıyorsunuz. Bilmelisiniz ki, size bir
mucize gönderilmiyor, çünkü bu mucizenin reddedilmesi, kaçınılmaz olarak azaba
neden olur ve bu yüzden hepiniz helak edilirsiniz. Semûd kavmi gibi a-paçık
mucizeleri reddeden kavimlerin tamamen helak edildiğini tarihten
öğrenebilirsiniz.”[55]

Buradan anlaşıldığı
gibi mucizeler, peygamberlerin Al­lah’tan yardım gördüklerinin anlaşılması için
bir delil ve yine inkâr edenlerin karşılaşacakları azabın farkına varmaları
için bir uyarıdır. Pek çok kavim, mucizeleri yalanlamaları yüzünden top­lu
helake mâruz kalmışlardır. Allah’ın varlığına delâlet eden â-yetler, üç kısma
ayrılır: Bir kısmı her şeyi kapsar. Her şeyde, Allah’ın bir âyeti vardır ki, bu
âyet Allah’ın varlığına delâlet eder. Bu âyetlerden bir kısmı ise olağan
üstüdür. Bunlar mucizeler ve kerametlerdir. Mucizeler arasında, müşrikler
tarafından inadına istenen ve ısrar edilen bir kısmı vardır ki, bunlara
“âyât-ı muktaraha” denilir. Bunlar gösterildiği zaman, peygamberlere
i-nanmayanlar Semüd kavmi gibi köklerini kesecek bir azap ile yok
edilmişlerdir.[56] Kureyş müşriklerinin
Rasül-i Ekrem (s.a.v.)’ den inadına olarak istedikleri mucize de “âyât-ı
muktaraha” cin-sindendir.

İbn Abbas’tan bu
hususta nakledilen bir rivayet şöyledir: Mekke müşrikleri, Rasülullah
(s.a.v.)’e gelerek, peygamber oldu­ğunu ispat için, Safa tepesini altına
çevirmesini, Mekke dağlarını ortadan kaldırıp, yerlerini düz ve ekilebilir bir
arazi haline getir­mesini istemişlerdi. Bunun üzerine Allah tarafından,
Rasülullah (s.a.v.J’e istediği takdirde bunların yapılacağı; ancak buna rağmen
iman etmeyecek olurlarsa, Mekke müşriklerinin önceki ka­vimler gibi helak
edilecekleri bildirildi. Rasülullah (s.a.v.) ise, onların helakini istemediğini
bildirdi ve bu hâdise dolayısıyla bu âyet nazil oldu.[57]

Aynı sûrenin 90^93.
âyetlerinde, Mekke müşriklerinin iste­dikleri bu mucizeler hakkında şöyle
denilmektedir:

“Kâfirler şöyle
dediler: ‘Bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak çıkarmadıkça sana iman
etmeyeceğiz. Veya içinde hurma ve üzüm bulunan bir bahçen olsun, ortasından
şarıl şarıl ırmaklar akıt. Yahut sandığın gibi göğü başımıza parça parça düşür,
ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getir. Yahut altından bir evin olmalı ya
da göğe çıkmalısın. Allah’tan peygamber oldu­ğunu yazan, okuyabildiğimiz bir
kitap indirmediğin takdirde, göğe çıktığına da inanmayız.’ Ey Muhammedi Sen
onlara şöyle de: Rabbimi tenzih ederim. Nihayet ben de, peygamber olan bir
insandan başka bir şey değilim.” [58]

 

3. Mü’minler İsraftan Kaçınmak
Zorundadırlar

 

İslâm Medeniyetinin
temel prensiplerinden biri, israf ve cimrilikten kaçınmak suretiyle dengeli bir
hayat sürmektir. Nite­kim Hz. Hûd (a.s.) ve Hz. Salih (a.s.) da, kavimlerini
israf ve taş­kınlıktan kaçınmaya çağırmışlardır. Hz. Hûd (a.s.), ihtiyaçlarını
karşılayacak standartlarda evler yapmak yerine bütün ihtimam­larını dünya
zevklerine yönelterek, gururlanıp çalım satmak için muhteşem binalar yapmakla
israfa giden kavmini şöyle uyarmış­tı:

“Siz, her tepeye
bir köşk yapıp zevklenir misiniz. Dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi bir takım
saraylar ve havuzlar edini­yorsunuz. “[59]

Hz. Salih (a.s.) da,
Allah’ın kendilerine bahşettiği nimetleri şımarıklıkla saçıp savuran ve dünya
zevklerinden başka bir şey düşünmeyen kavmini şöyle uyarmıştı:

“Siz burada güven
içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bahçelerde, çeşme başlarında? Ekinler
ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla evler
yontuyor­sunuz. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”[60]

Zamanımızda da,
milyonlarca insan açlık sıkıntısı çeker­ken, toplumların zenginleri, büyük
paralar harcayarak köşkler, villalar ve çeşitli eğlence tesisleri
yaptırmaktadırlar. İnsanların önemli bir kısmı başını sokacak mütevâzi evler
dahi bulamaz­ken, onlar, sermâyelerinin büyük bölümünü, diğer insanların
menfaatine olacak şekilde kullanmak ve ülke kalkınmasına kat­kı sağlayacak
tesisler yaptırmak yerine, sırf lükslerini daha da artırmak için
harcamaktadırlar. Maalesef, Müslümanlar arasın­da da durum böyledir. Halbuki
İslâm, sosyal dayanışmayı esas alan âdil bir cemiyet anlayışını telkin
etmektedir. İsrafı önleye­rek, toplumda yardımlaşma anlayışını hâkim kılmayı ve
muh­taçları gözetmeyi öngörmektedir. Zenginin malı her ne kadar özel mülküyse
de, onun malının faydasının bütün insanlara şâmil kılınmasını hedeflemektedir.[61]
Allah Teâlâ’nın, mü’minlere bu konudaki emir ve tavsiyesi şöyledir:

“Akrabaya,
düşkünlere, yolcuya hakkını ver; elindekileri o-lur-olmaz yere saçıp savurma.
Mallarını saçıp savuranlar, şüphe­siz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan
ise Rabbinin nimetle­rine karşı çok nankördür. Ve eğer Rabbinden yardımda
bulunma imkânını dilediğin halde, durumun müsait olmadığı için yardım edemiyor,
İhtiyaç sahiplerinden yüz çevirme zorunda kalıyorsan, onlara tatlı ve yumuşak
söz söyle. Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz
olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın. Doğrusu, senin Rabbin, dilediği
kimsenin rızkını genişletir, dilediğinin Rızkım ise kısar. O kullarım gören ve
haber­dâr olandır. “[62] 

 

 



[1] Hz. Salih (a.s.)’ın İsmi Kur’ân-ı Kerim’de dokuz
âyette geçmektedir: A’râf sûresi, 7/73, 75, 77; Hûd sûresi, 11/61, 62, 66, 89;
Şuarâ sûresi, 26/142.

[2] Mevdûdî, Tefhim, II, 55.

[3] M.Esed, Kur’ân Mesajı, 285.

[4] Şuara süresi, 26/146-150.

[5] Hicr sûresi, 15/82.

[6] Yakut, Mu’cemü’l-huldân, II,  221.

[7] Rihle, I, 130.

[8] ibn Hişam, II, 521. Hamuru attırdığı da bildirilmiştir
( Tecrid-İ Sarih Terceme ve Şerhi, IX, 135).

[9] Bu konudaki hadisler için bkz. ibn Kesir,
es-Sîretü’n-nebeviyye, IV, 18-21.

[10] Aynı eser, II, 522.

[11] Tefhim, IV, 55; Hz, Peygamberin Hayatı, I, 437.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 176-179.

[12] Tabbâra, 104.

[13] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 179-180.

[14] Hüd süresi, 11/61.

[15] Fussilet sûresi, 41/14.

[16] Kamer sûresi, 54/23-26.

[17] A’râf sûresi, 7/74.

[18] Hüd sûresi, 11/62.

[19] Araf suresi, 7/75-76

[20] Şuarâ sûresi 26/141-152.

[21] Nemi sûresi, 27/45-47.

[22] Yâsîn sûresi, 36/  
13-19-  Musa’ya (a.s.) aynı
ithamda bulunulmuştu:   “Onlara
iyilik ve bolluk geldiği zaman, ‘Bu bize aittir.’ derler. Bir kötülüğe
uğradıkları za­man da, bunu Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluklarına
yorarlar. İyi bilin ki, onların uğursuz saydıkları şey, Allah kaündandır. Fakat
çoğu bunu bilmezler.” (A’raf sûresi, 7/131}.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 180-185.

[23] Şuarâ sûresi, 26/153-154.

[24] A’râf sûresi, 7/73.

[25] Hûd sûresi, 11/63-64.

[26] Kamer sûresi, 54/27-28.

[27] Kamer sûresi, 54/27-28.

[28] Şuarâ sûresi, 26/155-156.

[29] ibn İshak ve diğer siyer alimlerinin izahına göre,
Salih Peygamber’e mucize ola­rak bir devenin gönderilmesi, Semûd kavmi için en
kıymetli malın deve olmasına bağlıdır {Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 138).

[30] ibn Kesir, Kasasu’l-enbiyâ, I, 144

[31] Kamer sûresi, 54/29. Sevgili Peygamberimiz, bir
hadislerinde, bu deveyi öldüren şahıstan bahsetmiş, onu Ebu Zem’a ismindeki
müşrik gibi kavmi arasında izzet ve şevket sahibi birinin öldürdüğünü, devenin
ise onun çağrısına munis bir şe­kilde itaat ettiğini  söylemiştir (Tecrid-i Sarih Tercemesİ, IX,
139).

[32] Şems sûresi, 91/14-15.

[33] Zâriyât sûresinin 43. âyetinde “Semûd mîlletinin
başına gelende de ibret vardır. Onlara, “Bir süreye kadar zevklenin”
denmişti.” buyurulmaktadır. Bu âyette veri­len süre hakkında iki görüş
vardır. Birinci görüşe göre, bu süre, Hûd sûresinin 65. âyetinde geçen devenin
kesilmesinden sonra verilen son 3 günlük süredir. Katâde bu görüştedir. İkinci
görüş ise, Hasen-i Basrî’nin görüşüdür ve bu süre Önceden verilmiş bir süredir.
Bu görüşe göre, Semûd kavmine, tevbe ve iman yo­lunu seçmedikleri takdirde,
dünyada belli bir süre yiyip içseler, rahat bir hayat sürseler de, sonunda
felâkete uğrayacakları bildirilmiştir. Dolayısıyla, bu âyette kastedilen süre
son üç günlük süre değildir. Bİr sonraki âyette, Cenab-ı Hakk’ın emirlerinden
yüz çevirdiklerinin bildirilmesi de, bu mühletin, yüz çevirmelerinden önce
verilen bir mühlet olduğunu gösterir:

“Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine
kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı. Ayağa kalkacak güçlen kalmadı,
yardım, da görmediler.” (Zâriyat, 51/44-45). Elmalılı (VII.262J, Mevdûdî
(V, 515) ve Sâbûnî (Safve, VI, 189) ikinci görüşü benimsemişlerdir.

[34] Hûd sûresi, 11/65.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 185-189.

[35] Neml sûresi, 27/48-50.

[36] A’râf sûresi, 7/79.

[37] A’râf sûresi, 7/77-78.

[38] Hûd sûresi, 11/67.

[39] Kamer sûresi, 54/30-31.

[40] Hıcr sûresi. 15/83-84.

[41] Hakka sûresi, 69/4-5.

[42] Fussilet sûresi, 41/13.

[43] Fussilet sûresi,  
41/17.

[44] Şuarâ sûresi, 26/157-158.

[45] Hüd sûresi, 11/68.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 189-192.

[46] Hûd sûresi, lî/66.

[47] Nemi sûresi, 27/51-53 .

[48] Fussilet sûresi, 41/18.

[49] Salebi, 71.

[50] ibn Cûbeyr, Rıhle, I, 212; İbn Battûta, Rıhle, I, 81.

[51] Mu’cemü’l-buldân, IV, 403.

[52] Tecrid-i Sarih Tercemesi, İX, 138 vd.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 192-193.

[53] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 194.

[54] Isrâ süresi, 17/59.

[55] Mevdüdi, Tefhim, III, 120.

[56] Elmahlı, V, 308.

[57] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 258.

[58] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 194-196.

[59] Şuarâ sûresi, 26/128-128.

[60] Şuara suresi, 26/146-150.

[61] Tabbara, 114

[62] Isra suresi, 17/26-30.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 196-197.