Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Nuh (a.s.) Hayatı

 

K. Tufanın Kapladığı Alan

 

Kur’ân-ı Kerim’deki atıflar
ve Tevrat’taki bilgilerden, Hz. Nuh (a.s.) ve kavminin Irak’ta Musul
dolaylarında yaşadığı anla­şılmaktadır. Kur’ân’da, tufanın sâdece Nuh kavmini
kaplayıp suda boğarak helak ettiği ifade edilmiş; ancak tufanın yalnızca bu
kavmin yaşadığı bölgeyi mi, yoksa bütün yeryüzünü mü kap­ladığı
açıklanmamıştır. Bununla birlikte kapladığı alan açıklan­masa da, Kur’ân-ı
Kerim’de verilen bilgilerden, tufanın sâdece Nuh kavmini ilgilendirdiği ve
dolayısıyla bölgesel olduğu netice­sini çıkarmak mümkündür. Diğer yandan
tufanın Dicle ve Fırat havzasını kapladığı şeklindeki bilgiler, arkeolojik
kalıntılar ve jeolojik delillerle de te’yid edilmiş bulunmaktadır. Mezopotamya
ovasının önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak’ta yapılan arkeolojik
araştırmalar, Sümer ve Akad’m korkunç sel felâketine mâruz kaldıklarını ortaya
çıkarmıştır. Leonard Woolley, 1927-1929 yılları arasında Ur şehrindeki bir
mezarlıkta yaptığı araş­tırmalarda, büyük bir sel tarafından getirildiği
anlaşılan ve mev­cut medeniyeti bütünüyle sona erdiren 2,5 metre kalınlığında bir
çamur tabakası keşfetmiştir.[59]
Erich Schmidt 1920-1930 yılları arasında Güney Mezopotamya’nın tarihi
kentlerinden Şuruppak’ ta yaptığı kazılarda bu şehirde milâttan önce 2900-3000
yılları civarında büyük bir sel felâketinin yaşandığı neticesine ulaşmış­tır.
Tufan izlerini taşıyan bir başka şehir ise, Sümerlüer’in Kiş şehridir. Sümer
kayıtlarında bu şehir, “Büyük Tüfan’dan sonra başa geçen ilk hanedanlığın
başkenti” olarak nitelendirilmiştir. Uruk kentinde de, diğerlerinde olduğu
gibi, milâttan önce 290ü-3000 civarına tarihlenen bir sel tabakasına
rastlanmıştır.[60] Tev­rat’ta ise, bunun
zıddına, tufanın bütün yeryüzünü kapladığı bildirilmiştir.[61]

önce geçtiği gibi
Kur’ân-ı Kerim’de, insan ırkının tufandan sonra Hz. Nuh (a.s.) ve beraberindekilerin
neslinden devam et­tikleri belirtilmiştir. Böyle olunca, tufanın bütün dünyayı
kap­lamasına gerek kalmamaktadır. Çünkü bu ilâhî azabın muhata­bı Nuh kavmi
müşrikleridir. Yeryüzünün başka bölgelerinde de insanların bulunduğunu var
saydığımız takdirde, diğer kesimle­rindeki bu insanların, Nuh kavminin suçu
sebebiyle boğulduğu­nu düşünmek gerekir ki, bunun imkânsızlığı açıktır.
Tufandan sonra yeryüzünde gemidekilerin dışında hiç bir insanın kalma­dığı
hususu kesin olduğuna göre, demek ki, tarihin o döneminde insanlar, yeryüzünün
yalnızca bu bölgesinde yaşıyorlardı; daha sonraki asırlarda diğer kıtalara
dağıldılar.

Dicle ve Fırat
vadisinin halkı, tufandan sonraki dönemler­de, 12 levha üzerine tufan kıssasını
yazmışlar ve bu levhalarda, bölge halkının tamamına yakınının boğulduğunu;
ancak bir ge­mi yapıp içine binen, aile fertlerini ve bâzı hayvan ve böcekleri
de gemiye alan sâlih bir kişinin, gemidekilerle birlikte kurtulduğu­nu, artık
yeryüzünü onların imar ettiğini belirtmişlerdir.[62]
Tarih itibariyle Kitab-ı Mukaddes’ten çok daha eski olan bu kitâbeler-deki
bilgiler, Kur’ân’m verdiği bilgilere uymaktadır.

İnsanların başına
gelen felâketler hakkında aktarılan riva­yetlerin en yaygın olanı, tufan
rivayetleridir. Sümer, Akad, Bâbil, Asur, Yunan, Mısır, Hind ve Çin
edebiyatlarında Hz. Nuh’un kıs­sasına benzer rivayetler mevcuttur. Aynı
şekilde, Burma, Mala­ya, Doğu Hint adaları, Avustralya, Yeni Gine ve Avrupa ile
Amerika’nın bâzı bölgelerinde anlatılmakta olan bâzı rivayetler de bu kıssaya
benzemektedir. Bu rivayetlerin çoğunda tufan, Yüce kudret’in öfkesine sebep
teşkil eden bir günaha bağlanmakta­dır.[63]
Bütün bunlar, o dönemde yerleşik dünyanın Musul ve ci­varından ibaret olduğunu
göstermektedir. Buradan dağılan in­sanlar, aradan asırların geçmesiyle tufan
olayının gerçek hikâ­yesini unutmuş olsalar da, bu hikâye onların
tasavvurlarıyla karışmış olarak nesilden nesile aktarılmış bulunmaktadır.[64]

Ancak Mecûsîler,
ekseriyetle Nuh tufanının vuku buldu­ğunu kabul etmemişlerdir. Onlar, Ciyumirt
adını verdikleri Â-dem’den itibaren, saltanatın kendilerinde olduğunu iddia
eder­ler. Onlardan bâzıları, tufanı kabul etmekle birlikte, tufanın sâ­dece
Babil şehri ve civarında vuku bulduğunu ve Şark’ta olan Ciyumirt ve kavminin
bundan etkilenmediğini ileri sürmüşlerdir.[65]     

 

L. Hz. Nuh (A.S.)’In Yaşı, Tufandan Sonraki Hayatı Ve Vefatı

 

Kur’ân-ı Kerim’de Hz.
Nuh (a.s.)’m yaşıyla ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“Andolsun ki.
biz, Nuh’u kendi kavmine gönderdik de, o, dokuzyüzelli yıl onların arasında
kaldı. Sonunda, onlar zulümleri­ni sürdürürken tufan kendilerini yakalayiverdi.
Fakat biz, onu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret
yaptık”[66]

Görüldüğü gibi âyette
Hz.  Nuh 
(a.s.)’m 950 yıl kavmiyle birlikte olduğu belirtilmiş; ancak bu sürenin
onun bütün Ömrü­nü, veya peygamberlik süresinin tamamını ya da tufana kadar
olan safhasını içine aldığına işaret edilmemiştir. Dolayısıyla ta­rihçiler bu
süre hakkında farklı görüşler ortaya atmışlardır. Me­selâ, İbn Abbas,
kendisinden aktarılan bir rivayette, bu rakamı onun bütün ömrü olarak kabul
etmiştir. Buna göre o, 40 yaşın­da 
peygamberlik  görevine   getirilmiş,  
890  yaşında  iken  
tufan meydana gelmiş ve bundan sonra 60 yıl daha yaşamıştır. İbn Kesir
gibi, bu süreyi sadece tufan öncesi peygamberlik müddeti olarak düşünenlere
göre ise, Hz. Nuh (a.s.)’m yaşı bu rakamdan çok fazladır. Çünkü o, peygamberlik
öncesi yaşadığı 40 yıl ya­nında, tufandan sonra da uzun süre hayatta kalmış ve
peygam­berlik görevini devam ettirmiştir.[67] Hz.
Nuh (a.s.)’m ömrü gibi kavminin ömürlerinin de uzun olduğu kuvvetle
muhtemeldir. O asırlarda insanların azlığına karşılık ömürlerinin uzun olduğu
anlaşılmaktadır.   Nitekim  Rasülullah  
(s.a.v.),   bir  hadislerinde, insanların ömürlerinin zamanla
kısaldığına işaret etmişlerdir.[68]

Kur’ân-ı Kerim’de ve
hadislerde Hz. Nuh (a.s.)’m tufandan sonraki hayatı ve vefatı hakkında bilgi
verilmemiştir. Dolayısıyla bu konuda kesin bir rakam vermek mümkün değildir.
Kabrinin bulunduğu yer hakkında da kesin bilgi yoktur. Ancak bâzı mer­kezlerde
ona ait olduğuna inanılan kabirler mevcuttur. Taberî ve Ezrakî’nin naklettiği
bir rivayete göre, onun kabri Mekke’de Mescid-i Haram’dadır. İbn Kesir, bu
konuda nakledilen rivayet­lerin en sahihi kaydıyla aktardığı bu haberin
ardından, onun kabrinin Belkâ’daki yerleşim merkezlerinden Kerek’te bulundu­ğunu
ve bu merkezde onun adına bir cami yapıldığını bildiren bir haber daha aktarır.[69]
Yakut ise, bir yerde, Ceziretü İbn Ömer/Cizre ile Semânın köyü arasında kalan
Bâsûrîn civarındaki Deyru Abûn manastırı rahiplerinin, Hz. Nuh (a.s.)’ın
kabrinin bu manastırda olduğunu iddia ettiklerini, [70] bir
yerde de, meşhur Kerek şehrinden başka Baalbek yakınında büyük bir köy olan
Kerek ve civarı halkının oradaki uzun bir kabrin Hz. Nuh’a ait olduğuna
inandıklarını söyler.[71]
Meşhur Seyyah İbn Battüta’nın Beyrut’tan sonra ziyaret ettiğini söylediği Kerek
Nuh burası ol­malıdır.[72]
Ancak o, orada Hz. Nuh (a.s.)’a ait bir mezarın bulun­duğundan sözetmemiştir.
Necefte gördüğü üç büyük kabirden bahsederken ise, halkın bu kabirlerin Hz. Nuh
(a.s.), Hz. Âdem (a.s.) ve Hz. Ali (a.s.)’e ait olduğuna inandığını
belirtmiştir.[73]  

İlgili Makaleler