Hz. Davud (a.s.) Hayatı Kıssası
A. Hz.Musa (A.S)’Dan Sonra Benî İsrâil-Yûşâ B.Nûn
B. İsrailoğulları’nın Peygamberlerinden Bir Hükümdar İstemeleri
C. Talut’un Hükümdarlığının Alâmeti
D. Talut Ordusunun İmtihanı Ve Kazanılan Zafer
E. Hz. Dâvud (A.S.)’ın Hükümdarlığı
F. Peygamberliği Ve Kendisine Zebur’un Verilmesi
G. Hz. Davud (A.S.)’ın Baktığı Bâzı Dâvalar
1. Başkasının Ekinini Yiyen Koyun Sürüsü
2. Koyun Sahibi İki Kardeş
3. Çocuk Hangi Kadının?
H. Hz. Davud (A.S.)’a Zırh Sanatının Öğretilmesi
I. Elinin Emeği İle Geçinmesi
Hz. Davud (A.S.)
İ. Teşbih Ve Zikri-Namaz Ve Orucu
K. Vefatı
ONSEKİZİNCİ BÖLÜM
HZ. DAVUD (A.S.)
A. Hz.Musa (A.S)’Dan Sonra Benî İsrâil-Yûşâ B.Nûn
Hz. Musa (a.s.)’ın vefatından sonra İsrailoğulları’nın başına Yûşâ b. Nün geçti. Hz. Yûşâ (a.s.), savaşa gitmek istemeyen ve Tîh’e girildiği esnada 20 ve daha yukarı yaşlarda bulunup sahrada geçirilen 40 yıl içinde tamamına yakını ölen nesilden kimsenin bulunmadığı, tamamıyla yeni nesilden müteşekkil ordusunu Tîh’ten çıkarıp Ürdün’e götürdü ve 6 ay süren şiddetli bir muhasaranın ardından Eriha şehrini ele geçirdi.[1] Hz. Yüşâ (a.s.), daha sonra Beytülmakdis/Kudüs üzerine yürüdü ve şiddetli çatışmalardan sonra orayı da fethetti. Allah İsrailoğullan’na bu mukaddes şehrin kapısından alçak gönüllü bir halde, kibir ve gururdan kaçınarak secde eder bir vaziyette girmelerini ve girerken de “hitta” demelerini emretmişti. Ancak onlar, bunu dinlemedikleri gibi, zıddına hareket ettiler, şehre büyük bir kibir ve gurur ile girdiler. Bizi affet, bizi bağışla mânâsına gelen “hitta” demek yerine, buğday mânâsına gelen “hinta” kelimesini söylediler ve af dilemek yerine dünyalık istediler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), onların bu yakışıksız ve isyankâr tavrı hakkında şöyle buyurmuştur:
“İsrailoğullan’na, ‘Beytülmakdis’in kapısından eğilerek (tevazu ile) giriniz ve bizi bağışla (=hittaj deyiniz.’ denildi. Onlar ise, kıçları üzerine emekleyerek girdiler ve (emrolunduklan kelimeyi değiştirip), hinta, habbe fi şa’ara (bize buğday başağında dane ver)’ dediler.”[2]
Bu defa da Allah’ın nimetlerine nankörlük eden İsrailoğul-ları, Allah tarafından kendilerine emredilen sözü değiştirmişler ve bu yüzden cezaya çarptırılmışlardır.
“O vakit onlara şöyle demiştik: Şu şehre girin, orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin, şehrin kapısından secde ederek geçin ve ‘hitta/bizi affet! Günahlarımızın yükünü üzerimizden kaldır!’ deyin ki, biz de kusurlarınızı bağışlayalım ve iyilik yapanlara sınırsız mükâfat verelim.
Ama o zulmetmeye alışmış olanlar, kendilerine söylenmiş olan sözü başka bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de, zalimlerin üzerine, yoldan çıkmalarından dolayı gökten bir azap indirdik.[3]
Hz. Yûşâ (a.s.}, Filistin’i bütünüyle aldıktan sonra, araziyi halk arasında taksim etti ve vefatına kadar onları Tevrat’a göre yönetti. Hz. Musa (a.s.)’dan sonra 27 yıl daha yaşadı ve 127 yaşında öldü.[4] İsrailoğulları, Hz. Yûşâ (a.s.)’dan sonra başlarına geçen hâkimler tarafından idare edildiler. “Hâkimler İdaresi” adıyla bilinen bu dönemin sonlarında güç ve kuvvetlerini kaybetmişlerdi. Aralarında İhtilaflar çıkmış ahlâkî düşkünlükler iyice yayılmıştı. Tarihçilerin verdiği bilgiye göre, onlar giderek iyice azıtmışlardı. Kendilerini Tevrat’a davet için gönderilen peygamberlerini öldürmek dahil her türlü büyük günahları işliyorlardı. Peygamberlerini Öldürmeleri yüzünden Allah Teâlâ, onları zâlim ve cebbar hükümdarlarla cezalandırdı. Başlarına geçen bu hükümdarlar onlara zulmediyor, içlerinden pek çoğunu Öldürüyorlardı. Ayrıca Allah, komşu milletleri de onlara musallat kıldı. Amâlika Arapları, Arâmîler ve Filistinliler, onlara sık sık saldırıda bulunuyorlardı. [5]
B. İsrailoğulları’nın Peygamberlerinden Bir Hükümdar İstemeleri
Mısır ve Filistin arasındaki bölgede yaşayan Amâlika Arapları, M.Ö. 1000 yıllarında kralları Câlut komutasında İsrâiloğulla-rı’na karşı saldırıya geçerek onları yurtlarından sürüp-çıkarmışlar, kadın ve çocuklarının çoğunu esir almışlardı. Gazze ve Aska-lan üzerine düzenledikleri bu taarruz esnasında, onların kutsal saydığı Tâbut’u da (Ahid sandığı) alıp götürmüşlerdi.[6] İçinde kutsal emânetlerin bulunduğu bu sandığa büyük değer veren İsrailoğullan, savaşlara giderken, onu ordularının önünde götürürler, onun sayesinde cesaret kazandıklarına inanırlar ve onu vesile kılarak Allah’tan yardım isterlerdi.
İsrailoğulları ileri gelenleri, zillet ve sıkıntılarla yüz yüze oldukları bu dönemde, Kur’ân’da ismi zikredilmeyen yaşlı peygamberleri Samuel’e başvurarak, kendilerini ağır hezimete uğratan Kral Câlûtla yapmak istedikleri savaşlarda kendilerine komuta edecek bir hükümdar/kum and an tayin etmesini istediler.[7] Onların dönekliklerini çok iyi bilen bu peygamber, bir hükümdar tayin edilmesi ve bu yüzden savaşın kendilerine farz kılınması durumunda, savaştan kaçmalarından korktuğunu belirterek onlara bu istekten vazgeçmelerini söyledi. Ancak onlar, yurtlarından çıkarıldıkları, kadınları ve çocukları ellerinden alındığı için savaştan başka yapacak bir şeyleri kalmadığını; dolayısıyla tayin edilecek şahsın komutasında kesinlikle savaşacaklarını beyan ettiler. Onlann ısrarı üzerine, Yüce Allah, Tâlut isimli şahsın melik tayin edilmesini emretti ve bununla birlikte Samuel’in tahmin ettiği gibi onlara savaşı farz kıldı. Bir süre sonra Samuel’in korktuğu durum ortaya çıktı. Çünkü bu teklifi yapanlar, içlerinden çok azı hariç, verdikleri kesin söze rağmen bahaneler uydurarak savaştan geri durdular. Bu tavırları, apaçık bir haksızlık ve zulümdü ve bunun karşılığını alacakları muhakkaktı. Kur’ân-ı Kerim, onların bu dönekliğini şöyle haber vermektedir:
“Musa’dan sonraki dönemde İsrailoğüllan’nın İleri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine, ‘Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım!’ demişlerdi. O peygamber, ‘Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız?’ demişti. Onlar ise, ‘Yurdumuzdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımız bu durumda da mı Allah yolunda savaşmayalız?’ demişlerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı müstesna yüz çevirdiler. Allah zâlimleri bilir.[8]
Samuel peygamber, kavminin ileri gelenlerine, Allah’ın onların isteğini kabul ederek başlarına Tâlût isimli şahsı hükümdar tayin ettiğini bildirmişti. Bu şahıslar, Allah’ın kendileri için yapmış olduğu tayini reddederek, soylu bir aileye mensup olmadığı bahanesiyle Bünyamİn oğullarından olan Tâlût’un hükümdarlığına/komutanlığına itiraz ettiler. Onlara göre hükümdarlık hakkı, bu şahıs gibi halk tabakasından sıradan bir insana ait olamazdı. Bu makam, ancak içlerinden soylu ve zengin birine yakışırdı. Yükselen itirazlar üzerine Samuel peygamber, hükümdarlık ve komutanlıkta ehliyetin mal ve mülkle değil, siyâsî, idâri ve askerî bilgiler ve beden gücüyle alâkalı olduğunu söyleyerek, Allah Teâlâ’nın Tâlut’u bilgisi ve beden gücüyle bu makama lâyık gördüğünü açıklamaya çalıştı. Onu saltanata seçen Allah’ın, mülkü istediğine vereceğini söyledi:
“Peygamberleri onlara, ‘Allah size şüphesiz, Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi.’ dedi. Bunun üzerine onlar, ‘Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?’ dediler. Peygamberleri şöyle cevap verdi: ‘Doğrusu Allah, onu sizin üzerinize begenip seçmiş, bilgice ve vücutça gücünü arttırmıştır. Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah’ın ilmi her şeyi kuşatır, bilir.”[9]
C. Talut’un Hükümdarlığının Alâmeti
İleri gelenlerin itirazı üzerine Samuel peygamber, Tâlût’un-hükümdarlığının alâmeti olarak, Hz. Musa (a.s.)’in savaşlarda yanında taşımış olduğu, askerler için güç ve moral kaynağı sayılan Tâbut/Ahit sandığının, düşmandan alınıp Tâlüt’a getirileceğini haber verdi. Câlut tarafından alınmış olan bu tâbutun melekler tarafından taşınacağını ve Cenab-ı Hak’tan kendilerine bir sekînet getireceğini müjdeledi ve bunda inananlar için kuvvetli bir delilin mevcut olduğunu söyledi:
“Peygamberleri onlara, ‘Onun (Tâlût’un) hükümdarlığının alâmeti, size tâbutun/sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden gelen bir güven duygusu ve Musa ve Harun ailesinin bıraktıklarından kalanlar vardır; onu melekler taşır. Eğer İnanmışsanız bunda sizin için delil vardır.’ dedi.[10]
D. Talut Ordusunun İmtihanı Ve Kazanılan Zafer