Hz. Nuh (a.s.) Hayatı
I. Hz. Nuh (A.S.)’In Oğlu Ve Hanımı Da Boğulanlar Arasında
Nuh’un (a.s.)
oğullarından biri küfürde inat ederek, bir türlü Allah’a ve babasının
peygamberliğine iman etmemişti. Tufanın başlangıcı esnasında Nuh (a.s.), bu
oğlunu hatırladı, babalık şefkatiyle onu da gemiye çağırdı. Aklını başına
toplayıp kâfirlerden ayrılarak kendilerine katılır ve boğulmaktan kurtulur
ü-midiyle, ısrarla onu gemiye davet etti. Ancak oğlu bu hassas anda dahi ona
kulak asmadı ve küfründe direndi. O, cereyan eden şeyleri, her zaman yaşanan
normal tabîî afetlerden biri zannederek, gemiye binmeden de kurtulacağını
sanıyordu. Kendisini kurtulması için gemiye çağıran babasına, dağa çıkarak
boğulmaktan kurtulabileceğini söylemişti. Nuh (a.s.), kâfirlere takdir edilen
bu cezadan kurtulmanın iman edip gemiye binmek dışında mümkün olmadığını
söylediyse de, inadından vazgeçmedi ve bir süre sonra dalgalar, arasında
boğulup gitti. Kur’ân-ı Kerim, baba oğul arasında geçen ibret dolu bu hâdiseyi
şöyle anlatır:
“Gemi, onlan dağ
gibi dalgalar içinde yüzüp götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna,
‘Yavrucuğum! Gel bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerle birlikte olma!’ diye
seslendi.
Oğlu şöyle dedi: ‘Bir
dağa sığınırım, dağ beni sudan korur.’ Nuh, ‘Bugün Allah’ın merhamet ettiğinden
başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.’ dedi. Derken aralarına
dalga giriverdi, o da boğulanlardan oldu.[44]
Nuh (a.s.), boğulan bu
oğlunu kurtarması için Allah Teâlâya yalvarırken, kendisine önceden aile
fertlerini kurtaracağı va’dinde bulunduğunu hatırlatmıştı. Ancak Allah, kâfir
olan bu oğlunun, kurtarmayı,
vadettiği aile efradından
olmadığını bildirdi. Ona sâdece kendisine iman edenlerin ailesinden
sayılacağını; boğulan oğlunun ise, peygamberliğini inkâr ettiği için, bunun
dışında kaldığını haber verdi. Mü’min bir kimse ile öz evlâdı da olsa bir kâfir
arasında herhangi bir velayetin olmadığını, mücâdelenin onun ailesiyle diğer
aileler arasında değil, iman edenlerle kâfirler arasında cereyan ettiğini
hatırlattı. Nuh (a.s.)’m istediği şekilde yetişmeyen ve ona iman etmeyen
oğlunun gayr-i sâlih bir amel sahibi olduğunu ve bu bakımdan aile dışı sayıldığını
bildirdi. Ayrıca, mâhiyetini bilmediği bir şeyi kendisinden istemekle câhillerden
olmaması hususunda onu uyardı. Bunun üzerine, Nuh {a.s.}, işlediği bu hatâdan
tevbe ederek Allah’ın rahmetine iltica etti. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Nuh (a.s.)’m
duası ve Yüce Allah’ın verdiği cevabı şöyle aktarmaktadır:
“Nuh, rabbine dua
edip şöyle dedi: ‘Ey Rabbim! Elbette oğlum benim, ailemdendir. Senin va’din
ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkim’tin.’
Allah da şöyle
buyurdu: ‘Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Çı’inkü o3 sâlih olmayan bir
amel sahibi idi. O halde, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden
isteme! Seni câhillerden olmaktan men ederim! ‘
Nuh, ‘Ey Rabbim!
Bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer bağışlamaz ve merhamet
etmez isen, ziyana uğrayanlardan olurum.’ dedi[45]
Hz. Nuh (a.s.)’m
küfürde inat eden karısı da, boğulanlar arasındaydı. Çünkü o da, Hz. Lût
(a.s.)’m karısı gibi, kocasının peygamberliğini kabul etmemişti. Bu iki kadın,
peygamber hanımı olsalar da, kocalarına iman etmedikleri için kâfirlerle
birlikte azaba çarptırıldı. Peygamber hanımı olmaları, küfürleri yüzünden
onlara hiç bir kazanç sağlamadı. Hz. Nuh (a.s.)’m boğulan oğlunun ve bu iki
kadının durumu, akrabalığın iman etmeye yeterli olmadığı ve inanmadıkça bu
yakınlığın hiç bir yararının söz konusu olamayacağı gerçeğini açıkça ortaya
koymaktadır. Onların bu durumu, son derece dikkat çekici bir ibret tablosudur.
Zira onlar, dünya ve âhiret saadetini kazanmaya çok müsait bir mevkide
bulunuyorlardı. Bir peygamberin hanımı veya oğlu olmak, onu en yakından
tanımayı ve o mükemmel insana inanmayı şüphesiz kolaylaştırıyordu. Ancak buna
rağmen bu üç insan, İbrahim’in (a.s.) babası gibi küfür üzere kaldılar.
İnsan kâfir olunca,
iyi kişilere hattâ peygamberlere yakınlığı, Allah’ın azabından kurtulması
hususunda hiç bir fayda sağlamaz. Akrabalık acı sonucu değiştirmez. Bu husus,
Kur’ân-ı Kerim’de, çok açık bir şekilde vurgulanmaktadır:
“Allah,
kâfirlere, Nuh’un kansı ile Lüt’un karısını bir misal yapmıştır, O ikisi,
kullarımızdan birer sâlih kulun nikahlan altında oldukları halde, kocalarına
hainlik ettiler. îşte bu yüzden, bu iki peygamber, Allah tarafından kanlarının
başına inen azaba engel olamadı. O iki kadına şöyle denildi: Diğer İnkarcılarla
beraber siz de Cehenneme girin![46]
Bu örneklerden
anlaşıldığı gibi, asıl olan imandır. İmanın olmadığı yerde akrabalığın bir
faydası kalmaz. Küfür akrabalık ilişkilerini büyük ölçüde koparır; dostluk ve
sevgiyi ortadan kaldırır. Bu gerçek, mü’minlerin iman etmeyen anne, baba ve
kardeşlerine karşı dostluk beslemelerinin yasaklanmasında da görülmektedir:
“Ey iman edenler!
Eğer küfrü tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar
edinmeyin. Kim onlan dost edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.[47]
“Allah’a ve âhiret
gününe iman eden hiç bir kavmin, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere,
onlar babalan, oğullan, kardeşleri veya akrabalan da olsa, sevgi beslediğini
göremezsin, îşte Allah, bunlann kalplerine imanı yerleştirmiş ve onlan kattn-dan
bir nur ile desteklemiştir.[48]
İ. Tufanın Sona Ermesi
Nuh tufanı, dünya
tarihinde benzeri görülmeyen büyük bir felâket olmuştur. Rivayete göre 40 gün
devam eden şiddetli yağmurlar ve yerden fışkıran sular her yeri kaplayınca
kâfirlerin tamamı boğulmuş; sâdece Nuh’un (a.s.) gemisine binen mü’minler ve
gemiye alman diğer canlılar kurtulmuştur. Hz. Nuh (a.s.) ile birlikte kurtulan
mü’minlerin sayısı hakkında, kaynaklarda farklı rakamlar zikredilmekte, bu
rakamlar, 7 ilâ 80 arasında değişmektedir.[49]
Bütün kâfirlerin boğulmasından sonra, Allah Teâlâ, yeryüzüne suyunu yutmasını,
göğe de yağmuru kesmesini emretmişti. Bu emir üzerine sular çekilirken gemi
Cüdî dağı üzerinde durup karar kıldı:
“Ey arz suyunu
yut ve ey gök yağmuru tut! denildi. Su çekildi ve is bitirildi. Gemi de Cüdî
dağı üzerinde karar kıldı ve ‘zâlimler helak olsun!’ denildi.”[50]
Yeryüzünü kaplayan
sular çekilince Yüce Allah, Nuh (a.s.)’a hitap ederek artık gemiden inmelerini
emretti. O ve beraberindekiler gemiden indiler. Bir rivayete göre gemi, Recep
ayının ilk günü hareket etmiş, 6 ay yüzdükten sonra 10 Muharrem Âşûrâ günü
demirlemiştir. Hz. Nuh (a.s.) ve ashabı geminin demirlediği gün oruç
tutmuşlardır.[51]
Nuh tufanından sonra,
yeryüzünde insan olarak sâdece gemidekiler kalmıştı. Dolayısıyla bu olaydan
itibaren insan nesli, Hz. Nuh ve onunla birlikte gemiye binenlerin soyundan
devam etmiştir. Kur’ân-ı Kerim, bu hususu şöyle tespit etmektedir:
“Andolsun, Nuh
bize yalvarıp yakardı. Biz, onun duasına ne güzel cevap vermiştik; kendisini ve
ailesini büyük felâketten kurtardık. Biz, yalnız Nuh’un soyunu kalıcılar
kıldık. Sonradan gelenler için ona iyi bir ün bıraktık. Alemler içinde Nuh’a
selâm olsun! İşte biz, doğrulan böyle mükafatlandırırız. Zîra o, bizim inanmış
kullarımızdan idi. Sonra ötekileri suda boğduk.[52]
Tufandan sonra insan
neslinin, gemiye binenlerin soyundan devam ettiği hususunda görüş birliği
vardır. Ancak Nuh (a.s.)’m gemideki üç oğlunun soylarının devam ettiği kesin
olarak bilindiği halde, onlarla birlikte gemiye binen ve tufandan kurtulan
diğer mü’minlerin soylarının devam edip etmediği hususunda ihtilâf vardır. İbn
Abbas’tan gelen bir rivayete göre, sâdece Hz. Nuh (a.s.)’m soyu devam
etmiştir, dolayısıyla yeryüzündeki insanların tümü, onun soyundandır; insan
nesli, onun üç oğlu Sâm, Hâin ve Yâfes’in nesilleriyle devam etmiştir.[53] Bu
rivayetin Tevrat’ta verilen bilgilere dayandığı görülmektedir. Çünkü orada Nuh
(a.s.) ile birlikte gemiye binen ve tufandan kurtulanların, Nuh (a.s.)’ın
hanımı, üç oğlu ve onların hanımlarından İbaret olduğu ve dolayısıyla insan
soyunun onlardan devanı ettigi bildirilmektedir.[54]
Müfessirlerin ekseriyeti, Tevrat’ta yer alan onların dışındaki tüm insanların
evlât bırakmadan helak olduğu, dünyada sâdece Nuh (a.s.) ve zürriyetînin
kaldığı şeklindeki bu görüşü benimsemiştir.
Ancak Kur’ân-ı Kerim,
Tevrat’tan farklı olarak kurtulanlar arasında sayıları az da olsa Nuh (a.s.)’a
iman etmiş diğer mü’ minlerin bulunduğunu haber vermektedir. Ayrıca Hz. Nuh
(a.s.)’ m ailesinden olmayan bu insanların nesillerinin devam ettiği şeklinde
anlaşılabilecek ifadeler de kullanmaktadır. Bâzı müfes-sirler, bu bilgilere
dayanarak, Tevrat’a dayanan meşhur görüşe karşı çıkmışlar, gemideki diğer
mü’minlerin nesillerinin de devam ettiği neticesine ulaşmışlardır. Bu kanâatte
olan Mevdûdî, insan neslinin Hz. Nuh {a.s.)’m üç oğlundan devam ettiği şeklindeki
yanlışın Tevrat’tan kaynaklandığına işaretten sonra, onlarla birlikte gemiye
binen diğer insanların nesillerinin de devam ettiğine delil olarak şu iki
âyeti gösterir:[55]
“Ey
İsrailoğullanl Siz, Nuh ile birlikte gemide taşıdığımız insanların
soyundansımz. Nuh’u rehber edinin; çünkü o, çok şükreden bir kul idi.[56]
“İşte bunlar,
Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerdir. Bu peygamberler,
Âdem’in ve Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın soyundan İbrahim ve
ismail’in neslinden ve hidâyete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir…[57]
Aynı görüşü paylaşan
Elmalılı ise, kanâatini şöyle açıklamaktadır:
“Gemide bulunan
diğer mü’minlerin hepsi nesil bırakmadan vefat etti, denilmişse de, biz bunu,
Hûd suresinin 48. âyetine uygun bulmuyoruz ki, bu âyette şöyle
buyurulmaktadır:
“Denildi ki: Ey
Nuh! Sana ve seninle birlikte olanlara bizden selâm ve bereketle gemiden in!
Fakat ileride kendilerini bir çok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu
yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler
olacaktır.”
Çünkü, âyette geçen
‘seninle birlikte olanlar’ ifadesiyle, aynı surenin 40. âyetindeki ‘onunla
beraber iman edenler pek azdı.’ diye belirtilen az kişilerin kasdedilmiş olduğu
açıktır. O halde, buradaki tahsisin, gemidekilere değil, boğulanlara nispetle
olması daha uygundur. Bununla birlikte denilebilir ki, gemidekile-rin nesli,
tağlib yoluyla, onun zürriyeti hükmünde tutulmuş, bakî kalanlar, onun zürriyeti
sayılmış, Nuh (a.s.)’a ‘İkinci Âdem’ denilmiştir.[58]