Hz. Adem (a.s.) Hayatı
BİRİNCİ BÖLÜM PEYGAMBERLİK VE PEYGAMBELER
HZ.
ADEM (A.S.)
BİRİNCİ BÖLÜM PEYGAMBERLİK VE PEYGAMBELER
HZ. ADEM (A.S.)
A. Peygamberlerin Görevleri
Peygamberlerin görevi,
tek cümle ile, insanları Allah’ın yoluna çağırmak suretiyle, onları küfrün
karanlığından kurtarıp İslâm’ın aydınlığına çıkarmaktır. Onların bu görevini,
yürüttükleri faaliyetin alanları bakımından altı madde hâlinde ele almak
mümkündür: [1]
1. İnsanları Sâdece Allah’a Kulluğa Çağırmak
Peygamberlerin temel
görevi, insanları sâdece Allah’a kulluğa çağırmak ve onları kendiliklerinden
uydurdukları sahte ilâhlara tapmaktan uzaklaştırmaktır. Toplumları, her türlü
sapıklıklardan, ahlâksızlık ve kokuşmuşluklardan temizlemektir. Peygamberlerin
bu vazifesi, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır:
“Ey Muhammedi
Biz, senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki, ona, ‘Ben’den başka hiç bir
ilâh yoktur, o halde sâdece bana ibâdet edin!’ diye uahyetmiş olmayalım.”[2]
“Şüphesiz ki, her
ümmete, ‘yalnız Allah’a kulluk edin, her azdıncıdan kaçının,’ diyen bir
peygamber gönderdik.[3]
Bu konuyu, az sonra
peygamberlerin davetinin özellikleri başlığı altında biraz daha geniş bir
çerçevede ele alacağız. [4]
2. Allah’ın Emirlerini İnsanlara Tebliğ Etmek
Allah’ın insanlara
büyük bir ihsanı olan peygamberler, insanların hidâyet ve kurtuluş
rehberleridirler. Onlar, Allah’ın e-mirlerini insanlara tebliğ etmişler, bu
sayede ümmetlerini, putperestlik ve her çeşit şirkin pençesinden kurtararak
hidâyete ulaştırmışlardır:
“O peygamberler,
Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler; sâdece Allah’tan korkarlar ve
O’ndan başka hiç bir kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak Allah yeter. [5]
“Ey Peygamber!
Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, Allah’ın elçiliği
görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz ki
Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.[6]
3. İnsanları Karanlıktan Aydınlığa Çıkarmak
Peygamberlerin tamamı,
insanları Allah’ın gönderdiği ortak adı İslâm olan Sırât-ı Müstakîm’e
çağırmışlar, kendilerine inananları karanlıklardan aydınlığa çıkarmışlardır.
Bu gerçek, bâzı âyetlerde şöyle ifade edilmiştir:
“Peygamberleri,
emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık. Onlara hayırlı işler yapmayı,
namazı dosdoğru kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar ancak Biz’e ibâdet
eden kimseler-di.[7]
“Şüphesiz Musa’yı
mucizelerimizle gönderdik. Ona şöyle dedik: Kavmini karanlıklardan aydınlığa
çıkar; onlara Allah’ın (geçmiş kavimlerin başlarına gelen) hâdiseli günlerini
hatırlat. Şüphesiz ki, bunda her sabredip şükreden için nice ibretler vardır.[8]
“Ey Muhammedi
Biz, seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve izniyle, Allah’a
dâvetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik. “[9]
İnananların dostu
Allah, inkâr edenlerin dostları ise şeytan ve yandaşlarıdır. Yüce Allah, bu
dostlarını elçileri olan peygamberleri vasıtasıyla karanlıktan aydınlığa
çağırmıştır:
“Allah, inanç
sahiplerinin dostudur, onlan koyu karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Hakikati
inkâr eden kâfirlerin dostları ise onları aydınlıktan çıkarıp zifiri karanlığa
iten şeytânı güçlerdir, içinde yaşayıp kalmak üzere ateşe mahkum olanlar, işte
bunlardır.[10]
4. İnsanlara Örnek
Olmak
Bütün insanlar
tarafından örnek alınması gereken Peygamberler, iman edenler için uyulması
mecburî olan en güzel örneklerdir. Kurtuluşa ermek, onları örnek alıp, onlar gibi
inanmaya ve onlar gibi yaşamaya bağlıdır. Yüce Allah insanlara, her hususta
peygamberlere uymayı emretmiştir. Çünkü onlar, inanç ve yaşayış bakımından, en
mükemmel insanlardır. Allah, bütün insanlar için hidâyet rehberi olarak seçtiği
peygamberleri her türlü çirkinliklerden korumuştur:
“Andolsun,
Allah’ın Rasülü’nde, sizin için, Allah’ı ve âhireti arzulayan ve Allah’ı çok
anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır. [11]
“İşte bu
peygamberler, Allah’ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. Sen de, onların doğru
yoluna tâbi ol.”[12]
5. İnsanlar Arasında Adaleti Tesis Etmek
Zulüm ve
haksızlıkların yayılması, insanlığın felâketine yol açan bir durumdur.
Yeryüzünde zulüm,, genellikle toplumdaki hâkim sınıfın bozulmasıyla
yaygınlaşmış, adaletin bütünüyle ortadan kalkması ve zulmün şiddetlenmesi ise
toplumların sonunu getirmiştir. İnsanlık tarihi, bu yüzden uğranılan ilâhî cezaya
pek çok kere şahit olmuştur. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Ke-rim’inde, bu tehlikeye
şöyle işaret etmektedir:
“Bir toplumu
helak etmeyi istediğimiz zaman, o toplumun lüks ve refaha gömülmüş seçkinlerine
son uyarılarımızı yaparız ve eğer onlar buna rağmen günahkârca yaşamaya devam
ederlerse, azap hükmü artık o toplum için kaçınılmaz olur ve biz de onu
darmadağın ederiz. Nuh’tan bu yana, biz, böyle nice toplumları yok ettik!
Çünkü kullarının günahlarını bütünüyle görüp haberdar olmakta rabbin gibisi
yoktur.”[13]
Toplumların felâketini
beraberinde getiren zulüm ve haksızlıkların giderilmesi, toplumda adaletin
sağlanması ve bu sayede fakir ve zayıfların haklarının korunmasıyla mümkün
olur. Azgın günahkarların ve zâlim idarecilerin vereceği zararlar, ancak âdil
bir idarenin kurulmasıyla giderilebilir. Gerçekten âdil bir idare ise sâdece
peygamberler ve onları örnek alan mü’min yöneticiler tarafından kurulabilir.
Çünkü gerçek sosyal adalet, ancak Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği
kurallarla tesis edilebilir. Kur’ân-ı Kerim, bu gerçeği şöyle açıklar:
“Şüphesiz her
ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri onlara geldiğinde aralarında
mutlaka adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez. “[14]
“Doğrusu, daha
önce de peygamberlerimizi, bu hakikatin bütün delilleri ile gönderdik. Ve,
onlar vasıtasıyla kitabı indirdik ve böylece doğru ile eğriyi tartabilmeniz
için size bir terazi verdik ki, insanlar adaletle davranabilsinler. “[15]
Bu âyetlerden
anlaşıldığı gibi, peygamberlerin en Önemli görevlerinden biri, ırk, mevki ve
asalet durumlarına bakılmaksızın insanları eşit kabul eden ve onlara eşit
davranan âdil bir idarenin kurulmasıdır. Yüce Allah, sâlih kulların iktidara
gelmesi durumunda tesis edecekleri bu düzen hakkında şöyle buyurmuştur:
“(O yardıma lâyık
olanlar ki), onları yeryüzünde iktidara ge-tirsek dahi, namazlarım dosdoğru
kılmaya devam ederler, arınmak için verilmesi gereken zekâtlarını verirler,
iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Ama yine de işlerin sonucu Allah’a
kalmıştir.»[16]
Peygamberler ve onları
örnek alan idareciler, toplumda a-dâletin tesisi için çalışmışlardır. Kişisel
ve sosyal hayatı, kendilerini ve yakınlarını kayıran veya durumlarına göre
insanları sınıflara ayıran kanunlarla değil, insanlar arasında adaleti emreden
Allah’ın gönderdiği kaide ve kurallarla düzenlemişlerdir. Sonunda Allah’ın
dinini hakim kılarak adaleti sağlamışlar, yeryüzünde huzur ve mutluluğu temin
eden âdil ve faziletli bir düzen kurup zulüm ve kötülükleri ortadan
kaldırmışlardır. Bu mutlu sonuca ulaşmalarında, Allah’ın yardımı onlarla
birlikte olmuştur. Bu ilâhî yardım, Allah’ın dinine sahip çıkanlar için
Kıyamete kadar devam edecektir. Kur’ân-ı Kerim, bu hakikati şöyle dile getirir:
“Allah, içinizden
iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden önceki sâlih kimseleri iş
başına getirip egemen kıldığı gibi, onlan da mutlaka yeryüzünde hâkim
kılacağına ve kendileri için seçip razı olduğu dinlerini kuvvetle
kökleştireceğine ve çektikleri korkularından sonra onları mutlaka güvenli bir
duruma kavuşturacağına kesin bir vaadde bulunmuştur. Çünkü onlar, yalnız bana
ibadet ederler ve hiç bir şeyi bana ortak koşmazlar. Artık bundan sonra, kim
inkâr ederse, işte onlar/âşıkların tâ kendileridir. “[17]
“Gerçek şu ki,
hakikati inkâr edenler her zaman şöyle derler: ‘Eğer atalarımızdan bu yönde
bir gelenek devralmış olsaydık, kesinlikle Allah’ın hâlis kullan olurduk!’ Ama,
ilâhî kitap gelince de onu inkâr ettiler; ancak onlar yakında reddettikleri
şeyin ne olduğunu bileceklerdir. Şüphesiz ki, bizim, peygamber olarak
gönderdiğimiz kullarımıza çok önceden verilmiş bir sözümüz vardır: Kendilerine
mutlaka yardım edilecektir ve sonunda galip gelecek olan mutlaka bizim ordumuz
olacaktır.[18]
“Ey iman edenler!
Eğer siz, Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve
ayaklarınızı sabit kılar.”[19]
Allah’ın yardımına hak
kazanan böyle bir toplumda her yetkili, âdil davranmak, Allah’ın hakkını bütün
hakların önüne alarak yakınlarının aleyhine de olsa doğruyu söylemek durumundadır:
“Ey iman edenler!
Şahsınızın, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası
için doğru şahitlik yaparak adalet üzere olun. O kişi zengin de olsa, fakir de
olsa, Allah’ın hakkı onların her birinin hakkının önüne geçer. Öyleyse, kendi
boş arzu ve heveslerinize uymayın ki, adaletten uzaklaşmayası-nız. Çünkü, eğer
hakikati çarpıtırsanız, bilin ki, Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.[20]
6. İnsanları Ahirete İmana Çağırmak
Peygamberler, vahiy
yoluyla aldıkları gaybî bilgiler sayesinde ölüm sonrası hayatı anlatarak,
insanları, geçici dünya hayatına aldanmaktan kurtulup akıl yoluyla bilinmesi
mümkün olmayan bu asıl hayata hazırlık yapmaya çağırmışlardır:
“Ey cin ve insan
topluluğu! İçinizden, size âyetlerimi okuyan ve sizi bu hesap gününüze
kavuşacağınız hususunda uyaran . peygamberler gelmedi mi? Onlar, kendi
aleyhimize şahidiz, derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendi nefisleri
aleyhine kâfir olduklarına dâir şahitlik ettiler. Bu böyledir. Çünkü rabbin,
bir ülkeyi, halkı habersiz iken haksız yere helak edici değildir.”[21]
Peygamberler, Ahiret
yurdunu anlatarak, insanların gayretini, fânî dünyadan asıl ve sonsuz hayata
çevirmeye çalışmışlardır:
“Bu dünya hayatı,
eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Şüphesiz asıl hayat, Ahiret yurdundadır.
Keşke bilselerdi!’[22]
“Bilin ki, dünya
hayatı sâdece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme vesilesi, mal
ve evlatların çoğalmasından ibarettir. Bu bir yağmura benzer ki, bitirdiği
bitki, çiftçilerin hoşuna gider, sonra o bitki kurumaya yüz tutar, bir de
bakarsın ki, sapsarı kesilmiş, daha sonra da çer çöp haline gelir. Ahirette ise
ya şiddetli bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve rızası vardır. Dünya hayatı
aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.[23]