Hz. Nuh (a.s.) Hayatı
DÖRDÜNCÜ
BOLÜM
HZ.
NUH (A.S.)
A.
Soykütüğü Ve Zamanı
B.
Peygamberliğinden Önce Kavminin Dînî Durumu
C.
Peygamber Olarak Görevlendirilmesi
D.
Müşrikler Hz. Nuh (A.S.)’In Dâvetine Karşı Birleşiyorlar
E.
Ata Dînî Bahanesi
F.
Tehditlerin Artması
G.
Hz. Nuh (A.S.)’In Kavminin Hidâyetinden Ümidini Yitirmesi Ve Onlara Bedduası
H.
Kurtuluş Gemisi Ve Tufan
I.
Hz. Nuh (A.S.)’In Oğlu Ve Hanımı Da Boğulanlar Arasında
İ.
Tufanın Sona Ermesi
K.
Tufanın Kapladığı Alan
L.
Hz. Nuh (A.S.)’In Yaşı, Tufandan Sonraki Hayatı Ve Vefatı
M.
Hz. Nuh (A.S.)’In Güzel Ahlâkı Ve Kıssasından İbretler
DÖRDÜNCÜ BOLÜM
HZ. NUH (A.S.)
A. Soykütüğü Ve Zamanı
Meşhur rivayete göre,
Nuh (a.s.)’un soy kütüğü şöyledir: Nuh b. Lâmek b. Mettûşelâh b. Ahnuh (İdris
a.s.). Nuh (a.s.), yaygın bir rivayete göre, Hz. Âdem’den yaklaşık bin sene
sonra I-rak’ta yaşamıştır. Ebu Ümâme’den nakledilen bir hadiste de, Â-dem ile
Nuh arasındaki sürenin on asır olduğu bildirilmektedir.[1] İnsan
neslinin devamı açısından önemli bir dönüm noktası teşkil eden Nuh Tufanı
dolayısıyla insanlığın “ikinci atası” konumunda olan Hz. Nuh,
Kur’ân-ı Kerim’de ve Hz..Peygamber’in hadislerinde diğer peygamberlere kıyasla
daha geniş tanıtılan ve “ülül-azm” olarak isimlendirilen 5 büyük
peygamberden biridir. Kur’ân-ı Kerim’de, 28 sûrede hakkında bilgi verilmiş ve 43
yerde ismen zikredilmiştir.[2] 28
âyetten müteşekkil 71. sure onun adını taşır ve baştan sona onun tevhid
mücâdelesinden bahseder. Bu şekilde tamamı bir peygamberin mücadelesini konu
alan başka bir sûre daha yoktur.
Ancak Kur’ân-ı Kerim,
Nuh’un (a.s.) hayatının sâdece peygamber olarak görevlendirildikten sonraki
safhasından bahsetmiş; doğumu, yetişmesi ve peygamberlik görevine getirilişi
hakkında bilgi vermemiştir. Dolayısıyla Kur’ân’da onun hakkındaki bilgiler,
tebliğ mücadelesi, kavminin kendisine aşırı düşmanlığı, bu yüzden Tufan ile
cezalandırılmaları, o ve ona iman edenlerin ise kurtulması konularıyla
sınırlıdır. Ondan bahseden âyetlerin çoğunda, yalnızca kavminin onu yalanlaması
ve maruz kaldıkları ilâhî azaba işaret edilirken, 14 yerde daha geniş bilgi
verilmiştir. [3]
B. Peygamberliğinden Önce Kavminin Dînî Durumu
İdris’ten (a.s.)
sonraki asırlarda, Allah’a ibâdeti terk eden insanlar, kendi uydurdukları sahte
ilâhlara, yâni putlara tapmaya başlamışlardı. Giderek putperestlik yayılmış,
doğru yoldan uzaklaşan insanlar her türlü kötülüklere dalmışlardı.
Allah Teâlâ, Nuh
kavminin putlara taptığını şöyle haber vermektedir:
“Dediler ki:
Tanrılarınızı bırakmayın, ilâhlarınız Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr’den
vazgeçmeyin!”[4]
Bâzı rivayetlere göre,
insanlık, Hz. Adem ile Hz. Nuh arasında geçen yaklaşık on asırlık dönemin son
zamanlarına kadar, hak din üzere kalmıştır.[5]
Beşeriyete arız olan ilk itikadı sapma, Nuh’un (a.s.) mensup olduğu kavim
arasında görülmüştür. Bu ilk şirk, doğrudan Allah’ın varlığını inkâr olarak
değil; ancak uydurdukları putları O’na ortak koşma, putları Allah ile kendileri
arasında aracı kabul etme şeklinde ortaya çıkmıştır.
Mealini verdiğimiz
âyetten anlaşıldığı gibi, Nuh kavmi, isimleri zikredilen putlara tapıyordu.
Ancak onların arasında putperestliğin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı hususu
bilinmemekte, bu konuda farklı rivayetler bulunmaktadır. Buhârî’nin İbn
Abbas’a dayandırdığı bir rivayete göre, âyette isimleri geçen putlar, halk
içinde iyilikleriyle temayüz etmiş bâzı sâlih insanlardı. Onların vefatından
bir süre sonra toplumun ileri gelenleri, şeytanın teşvikiyle bu şahısların
hatıralarını unutmamak, isimlerini ve iyiliklerini ebedîleştirerek herkesin
örnek almasını sağlamak düşüncesiyle onların heykellerini dikmişlerdi. Ne var
ki, zamanla bu şahıslar hakkındaki bilgiler unutuldu ve yeni nesiller onları
kendileriyle Allah arasında vâsıta kabul ederek onlara tapmaya başladılar.[6]
Bu konuda aktarılan
bir diğer rivayete göre ise, Hz. İdris’ten sonraki dönemde hak din üzere
yaşayan insanlar arasında, ilk olarak, temeli gözle görülmeyen ruhanî
varlıklara ibâdet olan bir düşünce ortaya çıkmıştır. Şöyle ki, kâinatın
yaratıcısı bir Allah’ın mevcudiyetini kabul eden bu mezhebin mensupları,
doğrudan Allah’a ulaşmaktan aciz olduklarını farz ederek, O’na ancak kendisine
yakın olan ruhanî varlıklar, yani melekler vasıtasıyla ulaşabileceklerini
düşünmüşlerdir. Melekleri gözleriyle göremedikleri için, bu defa onlara yedi
gezegenle yaklaşabileceklerine inanmışlar, yedi gezegenin bu âlemin
idarecileri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu gezegenlerin gündüzleri gözden kaybolması
sebebiyle de, onlara ulaşmak için yeryüzünde kendi elleriyle yaptıkları putları
aracı edinmişlerdir. Dolayısıyla, putlarla gezegenlere, gezegenlerle ruhanî
varlıklara (meleklere), ruhaniler vasıtasıyla da Allah’a ulaşacaklarına
inanmışlardır. Asırlar sonra Câhiliye Araplarmda görüleceği gibi, onlar da
putlarını, kendilerini tek olan Allah’a yaklaştıran ilâhlar olarak kabul etmişlerdir.[7]
C. Peygamber Olarak Görevlendirilmesi
Cenab-ı Hak, putperest
bir toplum içinde doğup büyüyen Nuh’u (a.s.) kendisine elçi seçerek onu
kavminin peygamberi olarak görevlendirdi. Rivayete göre ona peygamberlik
görevi, 40 yaşından sonra verilmişti. Böylece, nebî-rasül ayırımı dikkate
alındığında, rasüllerin ilki sayılan Hz. Nuh,[8]
Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği gibi, 950 yıl; hatta daha fazla devam
ettireceği,[9] uzun süreli tebliğ
mücâdelesine başlamış oluyordu. Bunun üzerine onun ilk işi, kavmini tapmakta
oldukları putları bırakıp yalnızca Allah’a kulluğa davet etmek oldu. Allah
tarafından kurtuluş yolunu göstermekle görevlendirildiğini söyleyerek,
insanları tevhide çağırıyordu. Allah’a ortak koştukları putlarını terk
etmedikleri takdirde, şiddetli bir azaba çarptırılacaklarını hatırlatıyordu:
“Andolsun ki biz,
Nuh’u kavmine peygamber olarak gönderdik. O şöyle demişti; Gerçekten ben, sizi
Allah’ın azabından apaçık korkutanım. Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin.
Hakikaten ben, sizin başınıza gelecek acıklı bir günün azabından korkarım.[10]
Ne var ki, kavmini
kurtuluşa çağıran bu büyük peygamber, insanlardan arzuladığı karşılığı
göremedi. Aksine, daha işin başında şiddetli bir muhalefetle karşılaştı. Daha
sonraki peygamberlerin başına gelen sıkıntılar, hatta fazlasıyla, onun basma
da geldi. Her şeyi ve her doğruyu yalnız kendilerinin düşünebileceği
iddiasıyla her defasında peygamberlerin karşısına dikilerek onlara düşman
kesilmiş zengin ve şımarık şirk elebaşıları, ona da hemen sapıklık damgasını
vurmuşlardı. Zekâsı, ileri görüşlülüğü, hilmi, sabrı ve yüksek ikna kabiliyeti
ile bilinen Nuh (a.s.), onlara kendisinde bir sapıklık olmadığını; aksine
Cenâb-ı Hak tarafından kendilerini hidâyete kavuşturmakla görevlendirilen bir
peygamber olduğunu anlatabilmek için çok uğraştı. Kendilerine söylediği
sözlerin, Allah tarafından vahyedilen bilgiler olduğunu açıkladı.
Muhataplarına, Allah’a inanarak O’nun emirlerine itaat ederler ve yasakladığı
kötülüklerden kaçınırlarsa günahlarının bağışlanacağını, isyandan
vazgeçmedikleri takdirde ise, kendilerini ansızın korkunç bir azabın
yakalayacağını ve hiç bir gücün bu azabı engelleyemeyeceğini bildiriyordu:
“Kendilerine
yakıcı bir azap gelmeden önce, kavmini uyar, diye, Nuh’u da kavmine gönderdik.
Nuh, kavmine şöyle dedi: Ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizi başınıza gelecek
azaptan açıkça korkutan bir peygamberim. Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve
bana da itaat edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi muayyen bir
vakte kadar ertelesin. Şüphesiz Allah’ın takdir ettiği süre gelince ertelenmez.
Eğer bilseydiniz…”[11]
D. Müşrikler Hz. Nuh (A.S.)’In Dâvetine Karşı Birleşiyorlar
Hz. Nuh ısrarla
davetini devam ettirdi; ancak kavmi onu dinlemiyordu. Küfrün elebaşıları,
çeşitli sebepler ileri sürerek, onun peygamberliğini reddediyorlar ve davetini
engellemeye çalışıyorlardı, içlerinden çok az insan iman etmişti. Onların da
tamamına yakını, gelir seviyesi düşük fakir fukara tabakasmdan-dı. Toplum
üzerinde hâkimiyet kurmuş olan liderler, daha sonraki peygamberlere karşı da
ileri sürülen belli bahanelerle Nuh’un karşısına dikildiler ve onun
peygamberliğini şiddetle reddettiler. Kendileri iman etmedikleri gibi diğer
insanları da ondan uzaklaştırmanın yollarına başvurdular. Şerefin sâdece mal ve
makamda olduğuna inanan bu zengin ve müreffeh zümre mensupları, toplum
üzerindeki nüfuzlarını korumak ve menfaatlerinin zedelenmesini önlemek için
bütün imkânlarını ortaya koydular. Hz. Nuh (a.s.) ve ona iman edenlere çeşitli
kötülükler
yaptılar.
Dünya zevklerine
dalmış zengin ve müreffeh tabaka, daha sonraki peygamberlerin davetlerine karşı
da aynı tavrı sergilemiştir. Bunlar, her defasında ıslah yolunda bir engel
teşkil etmiş, insanları doğru yola ve hayra çağıran peygamberlerin davetlerini
durdurmak için çalışmıştır. Yüce Allah, bu gerçeği şöyle açıklamaktadır:
“Biz, hangi
ülkeye bir uyarıcı peygamber göndermiş isek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık
kişileri şöyle demişlerdir: Biz, size gönderilmiş olan şeyi inkâr ediyoruz.
Biz, malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak değiliz.”[12]
Hüd’un (a.s.) kavmi
olan Ad kavmi ileri gelenleri de aynı karşılığı vermişlerdi:
“Kavminden ileri
gelen kâfirler şöyle dediler: Biz, seni kesinlikle aklı kıt biri olarak
görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz,”[13]
Salih’in (a.s.) kavmi
Semûd’un ileri gelenleri de aynı tavrı takınmışlardı:
“Kavminin ileri
gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf gördükleri mü’minlere
dediler ki: Siz Salih’in Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?
Onlar, ‘Şüphesiz biz, onunla ne gönderilmişse ona inananlarız’ dediler.
Büyüklük taslayanlar dediler ki: Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz.
“[14]
Kavmin ileri
gelenleri, Hz. Nuh ve az sayıdaki ashabının îmanlarından dönmediklerini
gördükçe çileden çıkarak yapmakta oldukları kötülükleri daha da artırdılar.
Yeni nesiller, baba ve dedelerinin de Nuh’a inanmadıklarını söyleyip, onu
öldüresiye dövüyorlardı. Hatta bazen, işkence yüzünden bayılınca, öldü sanarak
götürüp evine atıyorlardı. İbn İshak’m naklettiği bir rivayete göre, öldürülen
bir nebî .hariç, hiç bir peygamber kavminden onun gördüğü kadar eziyet ve
işkence görmemişti. Müşrikler ona saldırırlar ve bayıltana kadar döverlerdi.
Bir süre sonra kendisine gelen Hz. Nuh, “Allahım, beni ve kavmimi bağışla;
zira onlar bilmiyorlar.” diye duâ ederdi.[15]