Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Nuh (a.s.) Hayatı

 

E. Ata Dînî Bahanesi

 

İnkarcılar, hak üzere
olduklarım iddia ediyorlar ve iddiala­rım izlerinden gitmekte oldukları
atalarının da aynı dine mensup olmasına dayandırıyorlardı. Körü-körüne
atalarını taklit etmeleri yüzünden yanlış yolda olabileceklerini düşünmek dahi
istemi­yorlardı. Ellerinde hak yolu gösteren bir kitapları olmadığı halde,
içinde bulundukları durumun doğruluğunu ısrarla savunuyor ve peygamberlerinin
getirdiği din ile üzerinde bulundukları sapık inançlar arasında bir mukayese
yapmaya da yanaşmryorlardı. Değil mukayese, bâtıl inançlarına toz kondurulmasma
dahi ta­hammül edemiyorlardı. Nuh kavmi müşrik ileri gelenlerinin açtı­ğı bu
çığır, ne yazık ki, Kıyamete kadar taraftar bulacaktı. Ne onlar ne de asırlar
boyu onların yolundan gidecek müşrikler, kendilerini bu yanlıştan
kurtaramadılar. Atalarının dinine sahip çıkma gerekçesiyle, peygamberlerin
getirdiği gerçeği inkâr ederek küfürlerinde direndiler ve bu yüzden büyük azaba
çarptırıldılar. Yüce Allah, Kureyş liderlerinin de aynı düşünceyi taşıdıklarını
bildirirken, müşrik üst tabakanın bu ortak görüş ve tavnr1 şöyle
açıklamaktadır:

“Yoksa onlara
(Kureyş müşriklerine), Kur’ân’dan önce bir ki­tap indirdik de ona mı
sarılıyorlar? Bilâkis onlar, ‘Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de
onların izinde, doğru yolda gidiyo­ruz. ‘ dediler.

Aynı şekilde, senden
önce ne zaman bir ülkeye bir peygam­ber göndermiş isek, o ülkenin ileri gelen
varlıklı şımarık kimseleri, mutlaka şöyle demişlerdir: ‘Biz atalarımızı bir din
üzerinde bul­duk. Biz de onların izlerini takip ediyoruz.’

Gönderilen peygamber
onlara, ‘Ben, size atalarınızı üzerin­de bulduğunuz dinden daha doğrusunu
getirmiş olsam da mı?’ dedi. Onlar, ‘Biz sizinle gönderilen şeyleri kesinlikle
inkâr ediyo­ruz. ‘ dediler. Bunun üzerine biz de, peygamberlerini yalanlayan­lara
lâyık oldukları cezayı verdik. Peygamberleri yalanlayanların akıbetleri
nasilmış bir bak!”[16]

Bu âyetlerden açıkça
anlaşıldığı gibi, her hususta ataları taklit etmek ve körü-körüne onlara tâbi
olmak, her devirde in­sanların hakikati görmesine büyük bir engel teşkil
etmiştir. Ni­tekim, insanlık tarihinde bu zümrenin bilinen ilk örneğini teşkil
eden Nuh kavmi müşrikleri, gerçeği bizzat araştırmak ve Hz. Nuh (a.s.)’ın
söylediklerini kendi akıllarıyla değerlendirmek yeri­ne körü körüne atalarını
taklit ederek, onlarda böyle bir şey görmedikleri gerekçesiyle kendilerine
hidâyet yolunu göstermek isteyen peygamberi yalancılık ve delilikle suçladılar.
Onun bu işi, dünyalık elde etmek, üzerlerinde hakimiyet ve otorite kurmak için
yaptığını söylediler. Bunun için de bahaneleri hazırdı: Hz. Nuh (a.s.) da
kendileri gibi bir insandı ve asla peygamber o-lamazdı. Sanki inanacaklarmış
gibi, onlar da ancak bir meleğin peygamber olabileceğini iddia ediyorlardı.
Cenab-ı Hak, Nuh kav-mi şahsında, inkarcıların bu ortak tavrını açıklarken
şöyle buyurmuştur:

“Andolsun ki,
Nuh’u kavmine peygamber olarak gönderdik, ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin.
Sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?’ dedi.

Bunun üzerine,
kavminden kâfir olan liderler topluluğu şöyle dediler: ‘Bu sizin gibi bir insan
olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Eğer Allah
isteseydi, muhak­kak ki, bir melek gönderirdi Biz, önceki atalarımızdan böyle
bir şey duymadık. Nuh, yalancı ve kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle
ise, bir süreye kadar ona katlanıp, gözetleyin ba­kalım!”[17]

Müşriklerin Hz. Nuh
(a.s.)’ın Peygamberliğini kabul etmeyiş sebeplerinden biri, âyette ifade
edildiği gibi, onun kendileri gibi yiyip içen, sokaklarda dolaşan sıradan bir
insan olmasıydı. İnkâr etmek için bahane arayan müşriklerin anlayışına göre,
peygam­ber insan değil, bir melek olmalıydı. Başka bir bahaneleri ise, Hz. Nuh
(a.s.)’a iman edenlerin, işçilerden, çiftçilerden ve küçük meslek erbabından
olan fakir kimseler; yani zayıf kabul ettikleri mustaz’aflardan ibaret
olmasıydı. “Getirdiğin bilgiler doğru olsa, seni ilk tasdik edenler bizler
olurduk” diyerek diğer şirk ehli gibi, mü’minlerin inandığı prensipler
üzerinde düşünmek yerine, bu şekilde çeşitli bahaneler buluyorlardı. Hz. Nuh
(a.s.) ve ona ina­nan fakir fukaranın kendilerinden faziletli olabileceği ve
daha doğru düşünebileceği ihtimalini hiç mi hiç akıllarına getirmiyor-lardi.
Bunun neticesi olarak Hz. Nuh (a.s.) ve ona inananları yalancı sayıyorlardı:

“Bunun üzerine,
Nuh’un kavminden ileri gelen kâfirler şöyle dediler: Seni ancak bizim gibi bir
beşer olarak görüyoruz. İçimiz­den, düşünmeden hareket eden basit görüşlü alt
tabakadan olan kimselerden başkasının sana tâbi olduğunu görmüyoruz. Ve sizin
bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilâkis, sizin yalan­cılar
olduğunuzu düşünüyoruz.”[18]

Hz. Nuh (a.s.)’ı ve
ona iman eden güçsüz ve fakir mü’ minleri hakir gören müşrikler, var güçleriyle
daveti engellemeye çalışıyorlardı. Ancak kavmine son derece düşkün olan ve
onları küfür ve tüm kötülüklerden kurtarmak için canla başla çalışan Hz. Nuh
(a.s.), kendisine yapılan kötülüklere karşı sabır zırhına bürünüyor, öfke ve
kızgınlık göstermeksizin onlara elinden gel­diğince şefkatli davranıyordu.
Zannettikleri gibi aklından zoru olan sapık biri değil; aksine Allah tarafından
görevlendirilen bir peygamber olduğunu söylüyor; Allah’ın vahiy yoluyla
kendisine gönderdiği, dünya ve âhiret saadetini sağlayacak prensipleri teb­liğ
ettiğini açıklıyordu. Bir beşerin peygamberliğini kabullenemeyip kendi
elleriyle yaptıkları heykellere tapan bu cahil insanlara, kendilerini Allah’ın
rahmetine çağırmak ve Allah’ın azabından sakındırmak için çalıştığını söylüyor
ve böyle bir görev yapan kişinin yadırganmaması gerektiğini ifade ediyordu:

“Muhakkak biz,
Nuh’u, kavmine peygamber olarak gönder­dik. ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin,
O’ndan başka ilâhınız yok­tur. Doğrusu, sizin için büyük bir günün azabından
korkuyorum.’ dedi. Kavminin ileri gelenleri ona şöyle cevap verdiler: ‘Biz,
seni cidden bir sapıklık içinde görüyoruz.’

Bunun üzerine Nuh dedi
ki: ‘Ey kavmim! Bende hiç bir sa­pıklık yoktur. Fakat ben, âlemlerin rabbi
tarafından gönderilen bir peygamberim. Size rabbimin vahyettiklerini tebliğ
ediyorum. Sizin iyiliğinizi istiyorum. Allah’tan gelen bir vahiy ile sizin
bilemeyece­ğiniz şeyleri biliyorum. Size o korkunç akıbeti haber vermek için,
korunmanız için ve (belki) o sayede rahmete kavuşturulmanız için, aranızdan bir
adam vasıtasıyla rabbinizden size bir ihtar geldi di­ye hayret mi ettiniz.”[19]

Hz. Nuh (a.s.), Yüce
Allah tarafından kendisine gönderilen mesaj üzerinde düşünmelerini ve sonunda
doğru bir karar verip toplum içinde sâdece kendisine gönderilen bu büyük
rahmetten istifade etmelerini sağlayabilmek için, adetâ onlara yalvarıyordu.
İmanın bir gönül işi olduğunu belirterek, onları imana zorlaya-mayacağını
söylüyor ve gerçeği görüp gönüllü bir şekilde iman etmelerine zemin hazırlamaya
çalışıyordu. Kur’ân-ı Kerim, onun bu tavrını şöyle açıklamaktadır:

“Dedi ki: Ey
kavmim! Eğer ben, rabbim tarafindan açık bir delil üzere isem. ve O bana kendi
katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz
istemediğiniz hal­de, biz sizi onu kabule zorlayacak mıyız?[20]

Nuh (a.s.), bütün
engellemelere rağmen insanları ikna et­meye çalışarak davetini devam
ettiriyordu. Onları imana meylet-tirebilmek için, elinden geldiğince nazik
davranıyor, öfke ve kız­gınlıktan uzak duruyordu. Daveti sebebiyle
kendilerinden her­hangi bir maddi karşılık istemediğini belirterek; sâdece
Allah tarafından verilen görevi yürüttüğünü ve yaptığının karşılığını da
yalnızca Allah’tan beklediğini söylüyordu. Mal ve mevkiye al­danmaları ve
cahillikleri sebebiyle iman etmekten kaçındıklarına işaret ederek gerçeği
görmeleri için elinden gelen gayreti gösteri­yordu. Hz. Nuh (a.s.)’m ibret dolu
sözlerinden etkilendikleri an­laşılan varlıklı kâfirler, zengin ile fakiri eşit
sayan bir dini kabul edemeyeceklerini beyanla, ondan kendisine iman eden fakir
ve zayıf kimseleri etrafından uzaklaştırmasını istemişlerdi. Ancak Nuh (a.s.),
fakir ve zayıf mü’minlerin Allah’a yakın kimseler ol­duklarını ve âhirette onun
tarafından mükâfatlandırılacaklarım, onları hakir gören müşriklerin ise cahil
olduklarını söyledi. Mü’ minlerİ asla yanından uzaklaştırmayacağmı; böyle
yaptığı tak­dirde zâlimlerden olacağını ve Allah’ın azabından kurtulamaya­cağını
açıkladı. Israrla kendisinin bir insan olduğunu, gaybı bil­mediğini, böyle bir
iddiada da bulunmadığını, insan üstü şeyler yapamayacağını ve Allah’ın
hazinelerine sahip olmadığını vurgu­layıp, bütün yaptığının kendisine tevdi
edilen risâlet görevini yerine getirmekten ibaret olduğunu söylüyordu:

“Ey kavmim!
Allah’ın emirlerini bildirmeme karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum.
Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben, iman edenleri yanımdan kovacak
değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır (kurtuluşa ereceklerdir). Fakat
ben, sizi bilgisizce davranan cahil bir topluluk olarak görüyorum. Ey kavmim!
Ben onları kovarsam, beni Allah’tan kim korur? Düşün­müyor musunuz? Ben size,
Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Ben bir
meleğim de, demiyorum. Gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, Allah onlara
asla bir hayır vermeyecektir, diyemem. Çünkü onların kalplerinde olanı, Allah
daha iyi bilir. Onlan kovduğum takdirde, ben, gerçekten zalimler­den olurum.[21]

“Nuh kavmi de
peygamberleri yalanladılar. Bir zaman ken­dilerinden biri olan Nuh (a.s.),
onlara şöyle dedi: ‘Allah’tan korkmaz mısınız? İyi bilin ki, ben, size
gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve
bana itaat edin. Ben, davetime karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatımı verecek olan ancak âlemlerin rabbi Allah’tır. Artık Allah’tan
korkun ve bana itaat edin.’

Kâfirler, ‘Sana adî ve
bayağı kişiler tâbi olmuşken, bizler sana iman eder miyiz hiç! ‘ dediler.

Nuh (a.s.), şöyle
dedi: Onların ne yaptıklarım ben ne bile­yim? Onların hesabı ancak Rabbime
aittir. İyi düşünürseniz bunu anlarsınız. Ben iman edenleri kovacak değilim. Ben
ancak apaçık bir uyarıcıyım.[22]

Hz. Nuh (a.s.)’m
sözlerine kulak tıkayan kâfirler, çok erken bir dönemden itibaren ona meydan
okumaya başlamışlardı. “Söylediklerin doğruysa kendisiyle bizi tehdit
ettiğin azabı bir an önce getir!” diyorlardı. Onların hakaret ve meydan
okuyuşlarına karşı Nuh (a.s.), azabı getirmenin Allah’ın elinde olduğunu, onun
istediği zaman kendilerini helak edebileceğini ve kimsenin buna mâni
olamayacağını söylüyordu. Yüce Allah helaklerini dilemiş ise kendisinin buna
engel olamayacağını hatırlatıp sonunda Al­lah’a döndürüleceklerini açıklıyordu:

“Kâfirler şöyle
dediler: ‘Ey Nuh! Bizimle cidden çok uğraştın! Bizimle olan bu mücâdelende
ileri gittin! Eğer doğru söyleyenler­den isen, bizi tehdit edip durduğun azabı
haydi getir, bakalım!’

Nuh dedi ki: Dilediği
takdirde, o azabı size ancak Allah geti­rir. Siz Allah’ı âciz bırakamazsınız.
Eğer Allah, sizi sapıklığa dü­şürmek isterse, öğüt vermek istesem de, Öğüdüm
size fayda vermez. O sizin rabbinizdir, tekrar O’na döndürüleceksiniz.[23]

Kavmini hidâyete
ulaştırmak uğrunda var gücünü harca­yan Nuh (a.s.), gece gündüz demeyip davet
çalışmalarını yürütü­yordu. Şartlara göre, davetini bazen gizli bazen de açık
yapıyor­du. Ne var ki, onun bu yoğun gayreti, kâfirlerin inadını artır­maktan
başka bir işe yaramadı. Müşrikler onun sesini duyma­mak için parmaklarım
kulaklarına tıkarlar, nasihatlarını dinle­memek için elbiseleriyle başlarını ve
yüzlerini örterlerdi. Onlar inkâr ve taşkınlıklarını artırdıkça artırdılar.
Büyük bir kibir ve gurur içinde imandan yüz çevirdiler. Buna rağmen Hz. Nuh
(a.s.), onlara gider, inkâr ve isyandan vazgeçerek tevbe etmeleri­ni ister,
Allah’ın çok merhametli olup tevbeyi kabul ettiğini söy­ler; bu takdirde
Allah’ın kendilerine bol yağmur ve çeşitli nimet­ler vereceğini hatırlatırdı.
Allah’a iman ederlerse göklerin ve ye­rin bereketlerini elde edeceklerini
belirterek teşvikte bulunurdu:

“Nuh, Rabbim
dedi, doğrusu ben kavmimi gece-gündüz ima­na davet ettim; fakat benim davetim,
ancak imandan kaçmalarını artırdı. Doğrusu ben, günahlarım bağışlaman için onlan
ne zaman imana davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Elbise­lerine
hüründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben, kendilerine
açık açık davette bulundum. Sonra da, onlara ba­zen açıktan açığa, bazen de
gizliden gizliye tebliğde bulundum. Dedim ki: Rabbinizden bağışlanmanızı
dileyin; çünkü- O, çok ba­ğışlayıcıdır. Mağfiret dileyin ki, üzerinize gökten
bol bol yağmur yağdırsın. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın; size bahçeler
ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.[24]

Allah’ı inkâr edenler
için sâdece âhirette değil bu dünyada da sıkıntılı bir hayat söz konusudur.
Bunun aksine Hz.Nuh’un bu âyetlerdeki sözlerinden açıkça anlaşıldığı şekilde,
eğer bir toplum iman eder ve Allah’ın emirlerine uyarsa, âhirette olduğu gibi bu
dünyada da çeşitli nimetlere kavuşacaktır. Nitekim asır­lar sonra, Hüd (a.s.)
da kavmine bolluk ve berekete kavuşmaları için aynı şeyleri söylemişti:

“Ey kavmim!
Rabbinizden bağış dileyin; sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize bol bol
semanın feyzini indirsin ve kuvve­tinize kuvvet katsın. Günahkarlar olarak yüz
çevirmeyiniz.” [25]

Nuh ve Hûd kavimleri
eğer iman etselerdi, bu iki peygam­berin haber verdikleri gibi, çeşitli
nimetlere kavuşacaklardı. Ni­tekim, bu gerçek A’râf suresinin 96. âyetinde
şöyle dile getiril­mektedir:

“Eğer o
memleketlerin ahalisi iman edip Allah’tan korksay-dılar, elbette üzerlerine
gökten ve yerden bereketler açardık. La­kin onlar gerçeği yalanladılar; Biz de,
işleyegeldikleri (kötülükler) yüzünden onlan yakalayıverdik.”

Bu âyetlerden
anlaşıldığı gibi, bir toplum, Allah’a iman e-der, O’ndan korkar ve O’nun emir
ve yasaklarına uyarsa, o top­lumda adalet ve emniyet tesis edilmiş olur. Allah,
onların rızkla­rını artırır ve kazançlarını bereketlendirir. Üretilen mal, adil
bir şekilde paylaşılır. Beşeri ilişkilere ihlâs ve samimiyet hâkim olur. Dünya
malına gerektiği kadar önem verilir; toplum, mal hırsı yüzünden ortaya çıkan
kötülüklerden korunmuş olur.

Nuh (a.s.), inkârdan
vazgeçerek iman edip istiğfarda bu­lunmalarının faydalarını açıkladıktan sonra,
onların dikkatlerini Allah’ın büyüklüğüne çevirmek istiyordu. Yüce Allah’ın
insanoğlunu bir kaç merhalede yarattığını, yedi semâyı birbiri üstün­de kat kat
halkettiğini, ayı dünya semasında gece karanlığını aydınlatan bir nur, güneşi
de aydınlatıcı ışık kaynağı bir kandil kıldığını açıkladı. Topraktan yaratılan
insanın yine toprağa dön­dürüleceğini ve oradan yeniden diriltilip
çıkarılacağını haber verdi. Yeryüzünün insanların yararlanmasına sunulmak üzere
buna uygun bir şekilde yaratıldığını beyan etti ve dikkatlerini görmekte
oldukları nimetlere yönlendirdi:

“Size ne oluyor
da Allah’a büyüklük yakıştıramıyor, O’nun yüceliğine inanmıyorsunuz? Halbuki O,
sizi çeşitli merhalelerden geçirerek yaratmıştır. Allah’ın yedi göğü birbiriyle
ahenkli bir şe­kilde nasıl yarattığını; o tabakalar içinde ayı bir nur, güneşi
de nasıl bir’kandil yaptığını görmez misiniz? Allah, sizi de yerden ot bitirir
gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi oradan yine diriltip
çıkaracaktır. Allah, geniş yollarında gezip dolaşasınız diye, yeryüzünü sizin
için bir sergi yapmıştır.[26] 

İlgili Makaleler