Hz. Hûd (a.s.) Hayatı
BEŞİNCİ
BÖLÜM
HZ.
HÛD (A.S.)
A.
Kavmi Ve Nesebi
B.
Âd Kavmi’nin Yurdu
C.
Peygamber Olarak Görevlendirilmesi Ve Tebliğ Mücadelesi
D.
Âd Kavmine Verilen Nimetler
E.
Hz. Hûd (A.S.)’In Yalancılık Ve Bölücülükler Suçlanması
F.
Tevbeye Davet, Son İkazlar Ve Hûd Kavminin Helaki
G.
Hz. Hûd (A.S.) Ve Mü’minlerin Kurtuluşu
H.
Hûd (A.S.) Kıssasından Bâzı Mesajlar
1.
Zâlim Zorbalara İtaat Edilmez
2.
Üstün Cesaret
3.
Yeryüzünde Kibir Sahiplerinin Sonu
BEŞİNCİ BÖLÜM
HZ. HÛD (A.S.)
A. Kavmi Ve Nesebi
Hz. Hûd (a.s.),
Birinci Âd kavminin peygamberidir. Nesep bilginleri, nesilleri ortadan kalkmış
olan Arab-ı Bâide’nin ilk temsilcisi olarak Arabistan’da yaşamış ilk kavim olan
bu Birinci Âd kavmini zikrederler. Hakkında pek çok efsâne olan ve eski Arap
şiirinde ismi sık geçen bu topluluk, güç ve saltanatlarıyla meşhurdur.
Hikâyeleri dillere destan olmuştur.
Hz. Hûd (a.s.)’ın
nesebi, Hz. Nuh (a.s.) oğlu Sâm’a ulaşmakta ve bâzı kaynaklarda şu şekilde
geçmektedir: Hûd b. Abdullah b. Rebah b. Câvib (Halûd veya Cârud) b. Âd b. Avs
b. î-rem b. Sâm b. Nuh.[1]
Kur’ân-ı Kerim’de ismi
yedi defa geçen Hûd peygamberin[2]
kıssası, Kureyş liderlerinin servetleri ve dünyevî iktidarları dolayısıyla
gururlanmaları üzerine nazil olan âyetlerde anlatılmış, bu kavim müşriklerinin
başlarına gelen felâket hatırlatılarak Mekkelilerin onlardan ibret almaları
istenmiştir. Çünkü bu kavim Arabistan’da yaşamış en güçlü kavim olarak
biliniyordu, buna rağmen ilâhî cezadan kurtulamamıştı:
“(Ey Mekke halkı)
andolsun ki, size vermediğimiz kudret ve serveti onlara (Âd kavmine) vermiştik.
Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve
kalpleri, kendilerine bir fayda sağlamadı. Zîrâ onlar, Allah’ın âyetlerini
inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerim kuşatıverdi. “[3]
Hz. Hûd (a.s.), Hz.
Nuh (a.s.)’dan sonraki ilk peygamber olduğundan, Hûd kıssasıyla ilgili
âyetler, genellikle Nuh kıssasının anlatıldığı âyetlerin peşinden gelmektedir.
Her iki kıssanın anlatıldığı Â’raf, Hûd, Mü’minûn ve Şuarâ sûrelerinde durum
böyledir. Bu iki toplumun halef selef olduğuna şöyle işaret edilmektedir:
“Sonra onların
(Nuh kavminin) ardından başka bir nesil (Âd kavmini) getirdik. Bunun üzerine,
onların arasından kendilerine, ‘Allah’a kulluk edin; çünkü sizin O’ndan başka
tanrınız yoktur. Hâlâ Allah’tan korkmaz mısınız?’ mesajım ileten bir Rasül gönderdik.”[4]
B. Âd Kavmi’nin Yurdu
Âd kavmi, Arabistan
yarımadasının güneyinde Uman ile Hadramevt arasında kalan Ahkâf çölü etrafında
yerleşmişti. Kur’ân-ı Kerim’de onların yurdu hakkında şöyle denilmektedir:
“(Ey Muhammedi)
Âd kavminin kardeşini (Hüd’u) hatırla. Hani o, Ahkâf denilen yerde yaşayan
kavmini uyarmıştı…”[5]
Onüç kabileden meydana
gelen Âd kavmi, Güney Arabistan’da Dehnâ, Vebâr ve Âlic’ten Uman, Yemen ve
Hadramevt’e uzanan engebeli ve önceleri verimli olan topraklara sahip bulunuyordu.[6]
Giderek Irak’a kadar uzanan geniş bölgeyi hâkimiyetleri altına almışlardı.
Zengin bir toplum olarak yüksek evler ve binalar, sağlam saray ve kaleler
yapmaya önem vermişler; kendilerini dünya sevgisine, israf ve üstünlük
duygusuna kaptırmışlardı. Aralarında zulüm ve haksızlıklar alıp yürümüştü.[7] Vücut
yapıları bakımından da güçlü-kuvvetli ve Nuh kavminden üstün olan bu kavim
mensupları[8]
büyüklük taslayarak, yeryüzünde kendilerinden daha güçlü bir toplum olmadığını
söylerlerdi:
“Ad kavmine
gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve ‘Bizden daha kuvvetli
kim var?’ dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın, kendilerinden daha
kuvvetli olduğunu görmediler mi?
Onlar, bizim
âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.”[9] Güney
Arabistan’da, bu kavme ait olduğu kabul edilen bâzı kalıntılar günümüze ulaşmış
bulunmaktadır. Hadramevt bölgesinde Hz. Hüd (a.s.)’a nisbet edilen bir mezar
mevcuttur. Harda-mevt’te bulunan bâzı harabeler de, bu kavme nispet edilmektedir.
Bölge topraklarının bugünkü durumu, burada bir zamanlar, tarım ve çobanlığa
dayalı güçlü bir medeniyetin kurulduğunu reddeder mâhiyettedir. Büyük
ihtimalle, binlerce sene Önce yeşilliklerle dolu, verimli bir arazi olan bu
topraklar, meydana gelen korkunç felâket ve iklim değişikliği yüzünden çöle
dönüşmüştür. [10]
C. Peygamber Olarak Görevlendirilmesi Ve Tebliğ Mücadelesi
Tarihçiler, Nuh kavmi
gibi putperest bir toplum olan Âd kavminin, Darrâ, Damur ve Heba isimlerini
taşıyan üç puta taptığını bildirmişlerdir.[11] İbn
Kesir, Nuh tufanından sonra, putlara tapan ilk toplumun, bu kavim olduğunu
söyler.[12] Âd
kavmi putperestleri, Kur’ân’da bildirildiğine göre ölümden sonraki hayatı da
inkâr ediyor ve şöyle diyorlardı:
“Dünya hayatından
başka gerçek yoktur. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız; bir daha diriltilecek
değiliz.[13]
Allah Teâlâ, hak
yoldan uzaklaşmış ve zulme dalmış Âd kavmini kurtuluşa çağırması için, diğer
kavimlerde olduğu gibi, içlerinden birini yani Hz. Hüd (a.s.)’ı peygamber
olarak görevlendirdi. Çünkü bir kavmi en iyi tanıyan, o kavmin mensuplarına en
fazla şefkat ve merhamet duyan ve onların iyiliğini en fazla isteyen bir İnsan,
ancak kendilerinden biri olurdu. Bu yakınlığın önemi dolayısıyla Cenab-ı Hak,
Hz. Lût (a.s.) gibi bir kaçı hariç, her kavme, peygamber olarak, bir yabancıyı
değil içlerinden birini göndermiş; ilgili âyetlerde bu yakınlığa işaret
etmiştir.
Peygamberlik görevine
getirilen Hz. Hûd (a.s.), Allah Teâlâ’ nın ebedî mesajını kavmine ulaştırmaya
çalıştı. Diğer peygamberler gibi o da, kavmini, Allah’a şirk koşmayı ve
putlara tapmayı terk ederek, sâdece Allah’a tapmaya ve hiç bir şeyi O’na ortak
koşmamaya çağırdı. Allah’tan başka ilâh olmadığını söyleyerek, O’na inanmayıp
putlara tapmaya devam ettikleri takdirde, dünya ve âhirette şiddetli bir azaba
çarptırılacaklarını haber vererek onları uyardı:
“Âd kavmine de,
kardeşleri Hûd’u gönderdik. O, şöyle dedi: Ey kavmimi Allah’a ibadet edin.
Sizin O’ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?”[14]
“(Ey Muhammedi)
Âd’ın kardeşlen Hûd’u hatırla ki, ondan evvel de, sonra da bir çok peygamber
gelip geçmişti. Hani o, Ahkâfta yaşayan kavmini; ‘Allah’tan başkasına kulluk
etmeyin. Gerçekten ben, üzerinize inecek büyük bir günün azabından korkuyorum.
‘ diye tehdit edip uyarmıştı.[15]
Hz. Hûd (a.s.),
insanları putlara tapmaktan vazgeçip sâdece Cenab-ı Hakk’a kulluk etmeye
çağırıyor, Allah’a ortak koşmanın yalan ve iftiradan ibaret olduğunu, ilâh
olarak taptıkları putların maddî veya manevî herhangi bir gücünün
bulunmadığını söylüyordu. Putlarında hiç bir ilâhlık vasfı olmadığı halde,
kendi hevâ ve heveslerinin esiri olarak onlara tanrılık yakıştırdıklarını
belirtiyordu. Ayrıca yaptığı görev karşılığında hiç bir şahsî çıkarının söz
konusu olmadığını, kendilerinden bir ücret de istemediğini, görevinin
karşılığını sâdece Allah’tan beklediğini hatırlatıyordu. Onlardan akıllarını
uygun bir şekilde kullanmalarını istiyor, getirdiği gerçekleri dinleyip ve
iyice düşünüp değerlendirmeden reddetmelerinin yanlışlığını ifâde ederek,
onları söyledikleri üzerinde düşünmeye çağırıyordu. Cenab-ı Haklan kendisi
vasıtasıyla göndermiş olduğu dini kabul edip, önceden yapmış oldukları
kötülüklerden tevbe ederek O’ndan bağışlanma diledikleri takdirde bolluk ve
berekete ulaşacaklarını müjdeliyordu:
“Âd kavmine de
kardeşleri Hüd’u peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: Ey kavmim!
Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Sizin O’na ortak
koşmanız ancak bir yalan ve iftiradır. Ey kavmim! Ben, görevime karşılık sizden
bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir.
Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? Ey kavmim! Rabbi-nizden bağış dileyin; sonra
da O’na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol rahmet göndersin ve kuvvetinize
kuvvet katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.”[16]
Hz. Hûd (a.s.},
mesajının kendilerinden maddi bir karşılık elde etmek için söylenen sözler
değil; aksine hâlis-muhlis bir öğüt olduğunu hatırlatarak, peygamber kıssalarının
tamamında sık sık tekrarlanan ihtara dikkat çekiyordu. Çünkü, peygamberlerin
tebliğ faaliyetindeki bu samimiyet, ihlâs ve doğrulukları, peygamberliğin
birinci şartı ve hak ile batılın en önemli farkıdır. Her peygamber, tevhid
inancının bir gereği olan bu uyarıyı yapmış, görevini dünyalık bir menfaat
karşılığında değil, sâdece Allah’ın emrini yerine getirmek ve rızasını
kazanmak için yaptığını vurgulamış ve müşriklere akıllarını kullanıp bu
halisane öğütten yararlanmalarını tavsiye etmiştir.[17] Ne
var ki, Hz. Hûd (a.s.)’m bu samîmi öğütleri de Âd kavminin akıllarını kullanıp
meseleyi çok yönlü değerlendirmelerine ve akl-ı selimin icabını yapmalarına
yetmedi. Diğer müşrik toplumlar gibi, Âd kavmi müşrikleri de, peygamberlerini
yalanladı. Kavmin ileri gelenleri, onu hakir görüp küçümsediler, davasını
alaya aldılar, onu akılsızlık, sapıklık ve yalancılıkla suçlama yoluna
gittiler. Bu sıfatlarla alâkasının bulunmadığını söyleyen Hz. Hûd (a.s.),
kendisinin âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından görevlendirilen bir elçi
olduğunu ve kendileri için iyilikten başka bir şey düşünmediğini açıklamakla
yetindi. Kendisini akıl noksanlığıyla itham eden müşriklere karşı yumuşak bir
üslup kullanarak üstün bir ahlâk örneği gösterdi. Onun bu edebine işaret eden Zemahşerî
şöyle demiştir: “Peygamberlerin
kendilerine beyinsiz ve sapık diyen müşriklere karşı verdikleri cevapta güzel
bir edeb ve yüce bir ahlâk örneği vardır. İnsanlara, beyinsizlere karşı nasıl
hitap edileceğini ve onların hatalarının nasıl hoşgörü ile karşılanacağını
öğretir. Ki peygamberler, beyinsizlerin ağır ve hakaret dolu sözlerine aynı
şeıtilde karşılık vermezler. Aksine, onlara ağır başlı ve yumuşak bir şekilde
cevap verirler.”[18]
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Hûd (a.s.) ile kavmi arasında geçenleri şöyle hatırlatmaktadır:
“Kavminin önde
gelen kâfirleri ona, ‘Gerçekten biz, seni bir akü noksanlığı içinde görüyoruz
ve seni hakikaten yalancılardan sanıyoruz.’ dediler. Hûd ise onlara şöyle cevap
verdi: Ey kavmim! Bende beyinsizlik, akıl noksanlığı yok; ancak ben, âlemlerin
Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim. Size, Rabbimin mesajını iletiyorum
ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım. “[19]
Hak yoldan saparak
şirk bataklığına saplanmış Âd kavmi, peygamberine karşı diğer müşrikler gibi
çok kötü davrandı. Onlar da aralarından birinin, yani bir insanın peygamber
olarak görevlendirilmesini yadırgadılar ve şöyle dediler: “Rabbimiz herhangi
bir peygamber göndermek isteseydi, bir insan değil, mutlaka bir melek
gönderirdi.” Hz. Hûd (a.s.)’m kendileri gibi bir insan olduğunu, kendileri
gibi yiyip içtiğini ve kendilerinden bir farkı bulunmadığını gerekçe
göstererek, peygamberliğini ve getirdiği şeyleri reddedip onunla alay etmeye
başladılar:
“Peygamberler
onlara, önlerinden ve arkalarından gelerek, ‘Allah’tan başkasına kulluk
etmeyin.’ dedikleri zaman, ‘Rabbimiz dileseydi, elbette melekler indirirdi.
Onun için biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz.’ demişlerdi “[20]
Hz. Hûd (a.s.)’m
karşısına dikilenlerin başında da, toplumun zengin ve müreffeh kesimi
geliyordu. Mevcut durumun değişmesini dünyevî imkânlarının büyük kısmını
kaybetmek olarak gören ileri gelenler, inanmamakla kalmıyor, diğer insanları
da Hz. Hûd (a.s.)’dan uzaklaştırabilmenin yollarına başvuruyorlardı. İşin
başında, insanları peygamberlerden uzaklaştırmak için kullanılan klâsik mazereti
onlar da kullandılar. Onun da kendileri gibi bir insan olduğunu ve dolayısıyla
ona itaatin zarar ve ziyandan başka bir şey getirmeyeceğini söylediler:
“Onun kavminden,
kâfir olup âhirete ulaşmayı inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine refah
verdiğimiz varlıklı kişiler, ‘Bu şahıs, sâdece sizin gibi bir insandır; sizin
yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer; gerçekten kendiniz gibi bir beşere
itaat ederseniz, herhalde ziyana uğrarsınız.’ dediler. “[21]
Değer yargıları
alt-üst olmuş Âd kavmi müşrikleri de, hak ve hakikate uymayı ve kendilerine her
iki dünya saadetini garanti edecek prensipleri anlatan bir peygambere itaat
etmeyi, ziyana uğramak olarak gördüler. İçlerinden biri olan o peygambere uymakla,
şahsiyet ve değerlerini kaybedeceklerini zannettiler. Büyük müfessir
Ebu’s-Suûd, onların bu durumunu anlatırken şöyle demiştir:
“Bak gör ki,
kendilerini hem dünyada hem de Ahiret’te mutluluğa ulaştıracak hak peygambere
uymayı, nasıl, ‘ziyana uğramak’ kabul ettiler de, zararın en son noktası olan
putlara tapmayı ziyan saymadılar. Allah, onlan kahretsin! Nasıl da haktan döndürülüyorlar?!”[22]
Mealini verdiğimiz son
âyetten anlaşılan diğer bir gerçek de şudur: Haktan sapmış olan her hâkim
sınıf, tıpkı Kureyş eşrafı gibi, Allah’ın kullarına hükmetme hakkının sâdece
kendilerinde olduğuna inanmış, dolayısıyla hâkimiyet ve liderlik sıfatlarının
başkalarına verilemeyeceğini iddia etmiştir. Her defasında peygamberlere karşı
çıkan ve sonuna kadar direnen bu sınıf, âyette sayıldığı gibi, üç ortak
özelliğe sahiptir:
a. Kavimlerinin
liderleri olmak,
b. Zengin
olmak,
c. Ahireti
inkâr etmek,
Peygamberlerin
karşısına dikilen bu insanlar, kendilerine zenginlik ve liderlik kazandıran
hayat tarzlarının yanlış olabileceğini değil kabul etmek, böyle bir şeyi
düşünmek dahi istememişlerdir. Hele Ölümden sonra bir hayatın varlığından ve
dünyada yapılanlar dolayısıyla hesaba çekilmekten bahseden peygamberlere asla
tahammül edememişlerdir. Nitekim Âd kavmi de, öldükten sonra dirilmeyi inkâr
ederek, Hz. Hûd (a.s.)’i uydurduğu yalanları Allah’a isnat etmekle itham
ediyordu. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Hûd (a.s.)’m, onların inkâr ve iftiralarına
karşı Allah’tan yardım istemesiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Bu adam size,
öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak surette sizin
(yeniden diriltilip) tekrar meydana çıkarılacağınızı mı uâdediyor? Bu size
vâdedüen ne kadar uzaktır! Hayat, şu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz)
ölürüz kimimiz yaşarız; bir daha diriltilecek de değiliz. Bu adam, sâdece Allah
adına yalan uyduran bir kimsedir; biz ona asla inanmıyoruz. O peygamber,
‘Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol’ dedi. Allah, şöyle
buyurdu: Pek yakında, onlar pişman olacaklar.”[23]
Hâkim sınıf öncüleri,
toplum içinde kendilerine âit olduğuna inandıkları liderliği, Allah’ın seçkin
kullan peygamberlere de lâyık görmemiş, aksine onların azılı düşmanları
kesilerek ilâhî daveti engellemek için her yola başvurmuşlardır. Âd kavminin
hâkim ve müreffeh sınıfı da, halkın, Allah’ın peygamberinin çekici kişiliğine
ve etkileyici konuşmalarına kendilerini kaptırmalarından ve ona inanmalarından
korkmuştu. Çünkü bu takdirde, iktidarlarını ve halk üzerinde sahip bulundukları
her türlü maddî ve manevî menfaatlerini kaybedecekler, artık onları sömüre-mez
hale geleceklerdi. Bu durum karşısında, mevcut hâli devam ettirebilmeleri için,
halkı aldatmaları ve onların Hz. Hûd (a.s.)’a inanmalarını engellemeleri
gerekiyordu. Nitekim onlar, halka peygamberlik diye bir şeyin olmadığını; Hz.
Hûd (a.s.)’m, mal ve iktidar peşinde koştuğunu, amacına ulaşmak için böyle bir
yalan uydurduğunu söylediler. İddialarını ispat için de, onun da kendileri
gibi bir insan olduğunu, aynı şekilde etten ve kemikten yapıldığını, yiyip
içtiğini ve kendilerinden herhangi bir farkının bulunmadığını delil getirdiler.[24]