Hz. Adem (a.s.) Hayatı
5. Dünya-Ahiret Dengesi Kurulur
Peygamberlerin
maksadı, dünyanın güzelliklerine ve hayatın zevklerine dalmak değil; bunlardan
ihtiyacı giderecek bir ölçüde yararlanmaktır. Onlar, dünyada bolluk ve lüks
içinde yaşayabilecek maddî varlığa sahip oldukları halde, darlık ve sıkmtılarla
dolu bir hayat yaşamışlardır. Dünyada zâhidâne bir hayat sürmüşler, asıl
hazırlıklarını âhiret için yaparak bakî olanı fânî olana tercih etmişlerdir:
“İyiler için
Allah katında olan şeyler daha hayırlıdır. “[118]
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Allah’tan
korkanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?”[119]
“Ey Muhammedi Bir
kısım kâfirlere, kendilerini imtihan etmek için verdiğimiz dünya hayatının
süsünde sakın gözün kalmasın. Rabbinin nzkı hem daha hayırlı hem daha
süreklidir. “[120]
Peygamberlerin dünyada
nasıl bir hayat yaşadıklarının en canlı örneği şüphesiz Sevgili Peygamberimiz
(s.a.v.)’in sâde hayatıdır. Bilindiği gibi, onun hanımları, kendisinden bâzı
zînet eşyaları ve daha bol bir geçim istemişlerdi. Onların lüks bir hayat
istemeleri üzerine inen vahiy, kendilerine ağır bir ders oldu. Çünkü Cenab-i
Hak, Hz. Peygamber’e, sadelikten ayrılmamasını, hanımlarını ise bu sâde hayat
tarzı ile kendisinden boşanmak hususunda muhayyer bırakmasını emrediyordu:
“Ey Peygamber!
Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size
boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı,
Peygamberi’ni ve âhiret yurdunu istiyorsanız, biliniz ki, Allah, içinizden
güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır. “[121]
Bilindiği gibi, bu
durum karşısında onların tamamı, dünya zevklerini değil, Efendimizle birlikte
kalmayı ve sâde hayatı tercih ettiler. Bir daha da benzeri bir talepte
bulunmadılar. [122]
6. Peygamberler Allah’ın Yardımıyla Başarıya Ulaşırlar
Bütün peygamberler,
kavimlerini şirkten kurtarıp, gönüllere tevhid akidesini yerleştirmeye
çalışmışlardır. Aynı şekilde insanları gaybe imana çağırmışlardır. Onlarla
şirki terk etmeyen kavimler arasındaki mücâdelenin ağırlık noktasını tevhid
akidesi teşkil etmiştir. Bu mücâdele, Cenab-i Hakk’m yardımı sayesinde
peygamberlerin zaferiyle bitmiştir. Mealini verdiğimiz şu âyetler, bu ebedî
gerçeği açıkça ortaya koymaktadır:
“Kâfirler
peygamberlerine dediler ki: Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da
mutlaka dinimize döneceksiniz! Rab-leri de peygamberlere şöyle vahyetti:
Zalimleri mutlaka helak edeceğiz! Ve ey inananları Onlardan sonra sizi mutlaka
o yerde yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan
kimselere mahsustur. Peygamberler, fetih istediler, Allah da verdi Her inatçı
zorba da hüsrana uğradı. “[123]
“Andolsun ki,
peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır.
Bizim ordumuz, şüphesiz üstün gelecektir.[124]
“Şüphesiz
peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin
şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”[125]
M. Peygamberlerin Sıfatları
Allah Tealâ,
peygamberlerini, kendisiyle kullan arasında elçilik yapmaları için seçmiş,
beşer içinden sâdece onları vahiy emânetini taşımak ve vahyi insanlara
ulaştırmakla görevlendir-mistir. Cenab-ı Hakk’m kendilerine yüklediği bu önemli
görev, peygamberlerin, ahlâk bakımından en mükemmel, ilim bakımından en ileri,
emânet bakımından en ehil, soy bakımından en asil insan olmalarını gerekli
kılmıştır. Peygamberler, pek çok âyette en üstün sıfatlarla tavsif
edilmişlerdir. Onlar, bir beşer olarak, yerler, içerler, sağlıklı veya hasta
olurlar, kadınlarla evlenirler. Onlar da diğer insanların başına gelen çeşitli
sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Ancak onlar, kendilerinde mutlaka bulunması gereken
bâzı üstün sıfatlarla donatılmışlardır. Onlara mahsus bu müşterek sıfatlar
şunlardır: [126]
1. Sıdk/Doğruluk
İnsanların tamamında
bulunması gereken bu özellik, peygamberler için ise mutlak şarttır. Doğruluk
ve dürüstlük, peygamberlere yaratılışlarından itibaren verilmiş bir sıfattır.
Onlar asla yalan söylemezler.
Kur’ân-ı Kerim’de,
onların doğru sözlü oldukları sık sık tekrarlanmıştır:
“Bu kitapta bir
de ibrahim’i an. Gerçek şu ki, o özü sözü doğru bir peygamberdi.”[127]
“Ve bu kitapta
İsmail’i de an. Doğrusu, O da her zaman sözünde duran, doğru sözlü bir elçi,
bir peygamber idi Ve halkına namazı ve zekâtı emrederdi ve O da Rabbinin
katında hoşnutluk kazanmıştı.
Ve bu kitapta İdris’i
de an. O da özü sözü doğru bir nebî idi”[128]
Peygamberlerin yalan
söyleyebileceğini kabul etmek, dinin temelini sarsmak demek olur. Çünkü bu takdirde,
Cenab-ı Hak’tan aldıkları vahye güven mümkün olmaz ve peygamberlerin kendi
U3’durdukları sözleri Allah’a nispet etmeleri ihtimali ortaya çıkardı. Halbuki
bu asla mümkün değildir. Allah Teâlâ, bunun imkânsızlığı hakkında şöyle
buyurmuştur:
“Eğer Muhammed,
bize karşı, ona kendi sözlerinden bâzı sözler katmış ve onları bize isnad etmiş
olsaydı, biz kendisini kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarım
koparırdık. Hiç biriniz de onu koruyamazdınız.[129]
Peygamberimiz
(s.a.v.), küçüklüğünden itibaren doğru sözlülüğü ve eminliği ile meşhur olmuş;
kavmi tarafından “es-sâdiku’1-emîn” diye isimlendirilmişti. En azılı
düşmanları dahi, onun çocukluğundan itibaren asla yalan söylemediğini kabul
ederlerdi. Ona iman etmedikleri halde, Ebu Cehil ve müslüman olmadan önce Ebu
Süfyan’m yaptığı gibi, pekçok müşrik onun doğru sözlülüğünden şüphe
etmediklerini itiraf etmişlerdi. Nitekim İslâmiyet’in baş düşmanı Ebu Cehil,
onu doğru ve emin bir kişi olarak biliyor; şahsına değil ancak getirdiği dine
karşı çıkıyordu. Bu gerçeği doğrudan Yüce Allah açıklamış ve onun bu tutumu
hakkında şöyle buyurmuştur:
“Ey Muhammedi.
Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette biliyoruz. Gerçekte onlar, seni
yalanlamıyorlar; fakat o zâlimler, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”[130]
Yalancılık gibi,
hainlik, insanların mallarını haksız yere almak vb. kötü huylar da,
peygamberlerde asla bulunmaz. [131]
2. Emânet/ Güvenilirlik
Peygamberlerin emin
olmaları, Allah’ın emir ve yasaklarını kullarına ulaştırmak görevini eksiksiz
yerine getirmeleri demektir. Bütün peygamberler her bakımdan güvenilir
kimselerdir; Allah’ın emir ve yasaklarını, üzerinde en ufak bir değişiklik yapmadan,
indiği şekilde insanlara tebliğ etmişlerdir. Allah’tan başka hiçbir kimseden
korkmayan peygamberler, bu konuda başlarına gelebilecek hiç bir şeyden
çekinmemişlerdir:
“O peygamberler,
Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka
kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter. “[132]
Sevgili Peygamberimiz,
emânetin önemini vurgularken, e-minliğin imanın ayrılmaz vasfı olduğunu
belirterek şöyle buyurmuştur:
“Emânet ehli
olmayanın imanı da yoktur; ahdine bağlı olmayanın dini de yoktur.[133]
“Gerçek mü’min o
kimsedir ki, insanlar canlan ve mallan hususunda, ondan emin olurlar. “[134]
“Emânet zayi
olunca Kıyameti bekle.”[135]
3. Tebliğ
Tebliğ, peygamberlerin
temel görevlerinden biridir. Mânâsı, peygamberlerin, kendilerine inen vahyi,
hiç bir değişiklik yapmadan ve ondan hiç bir şeyi gizlemeden, olduğu şekilde
insanlara ulaştırmalarıdır, Bu görevlerini yerine getirirken en küçük bir
kusurları dahi düşünülemez. Onlar, tebliğde hiç bir eksiltme veya artırma
yapamazlar. Böyle bir şeyin düşünülemeyeceği, şu âyetten açıkça
anlaşılmaktadır:
“Eğer Muhammed
bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, biz kendisini kuvvetle yakalardık.
Sonra da onun şah damarını koparırdık. Hiç biriniz de onu koruyamazdınız.”[136]
Getirdikleri haberler,
insanlar tarafından hoş karşüanmasa da durum değişmez. Her durumda Allah’ın
emirlerini bütünüyle İnsanlara aktarırlar. Nitekim Nuh (a.s.), kavmine şöyle
demiştir:
“Dedi ki: Ey
kavmim, bende bir sapıklık yok, ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir
elçiyim. Size, rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum. Size öğüt
veriyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.”[137]
Bütün peygamberler,
tebliğ vazifesini hakkıyla yerine getirmişler, aldıkları ilâhi emirleri
harfiyyen insanlara ulaştırmışlardır. Bu konuda Peygamberimiz’e hitaben şöyle
buyurulmuş-ur:
“Ey Peygamber!
Rabbi’nden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini
yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah,
kâfirler toplumunu, doğru yola iletmez. “[138]
Tebliğden ikinci bir
maksat, peygamberlere inanmayan insanların, Kıyamet gününde küfürlerine
mazeret bulmalarını ortadan kaldırmaktır. Çünkü Allah, tebliğ ulaşmayan
insanlara azap etmekten yücedir:
“Biz, peygamber
göndermedikçe, hiç bir kavme azap edecek değiliz,”[139]
“Rabbin,
şehirlerin anası olan Mekke’de onlara âyetlerimizi okuyacak bir elçi
göndermedikçe, ülkeleri helak edici değildir. Ve Biz, halkı zâlim olmadan
ülkeleri helak edici değiliz.”[140]
“Ey Kitap ehli,
elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada size
Peygamberimiz geldi. Gerçekleri açıklıyor ki, yann kıyamette, bize bir müjdeleyici
ve uyarıcı gelmedi, deme-yesiniz. İşte müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah her
şeye kadirdir.”[141]
4. Fetânet/Zeki ve Üstün Akıllı Olmak
Peygamberler, salim
akıl, üstün zekâ ve keskin anlayış sahibi kimselerdir. Bunun zıddı olan
ahmaklık ve aklî dengesizlik, peygamberler hakkında asla düşünülemez. Bu
takdirde, hitap ettikleri kişileri ikna edemezler ve görevlerinde başarı
sağlayamazlardı.
Allah Teâlâ, İbrahim
(a.s.) hakkında şöyle buyurmuştur:
“Andolsun ki biz,
İbrahim’e önceden, doğru yolu bulma kabiliyetini vermiştik. Zâten biz onun
peygamberliği yüklenebilecek olgun bir insan olduğunu biliyorduk.”[142]
İbrahim’in (a.s.)
Nemrut ve kavmiyle mücâdelesi, onun üstün bir akıl sahibi olduğunu açıkça
göstermektedir. Diğer peygamberlerin tamamı da böyledir. Allah onlara ileri
seviyede bir akıl ve doğruyu bulma kabiliyeti vermiş, onları harikulade bir
zekâ ve ileri görüşlülükle teçhiz etmiştir. Kavimlerini iknada başarılı
olabilmeleri için, onları, insanların en akıllıları, en zekileri ve en keskin
anlayışlıları kılmıştır. Onların bu seçkinliği, peygamber olarak
seçilmelerinin hikmetini teşkil eder. Peygamberlerin akıl, zekâ ve uyanıklık
bakımından bu üstünlükleri, ömürleri ne kadar uzun olursa olsun, vefatlarına
kadar devam eder. Bu, Allah’ın onlara, görevleri dolayısıyla özel bir lütfudur.
Peygamberler,
kendilerini halkın gözünde küçük düşürecek, halkı kendilerinden nefrete sevk
edecek her türlü bedenî ve ahlâkî ayıp ve kusurlardan da uzaktırlar. Bu tür
kusurlardan arınmış olarak yaratılmışlardır. Diğer insanların maruz kaldığı
hastalıklara yakalansalar veya onların başına gelen çeşitli sıkıntılara maruz
kalsalar da, peygamberlerin insanları kendilerinden soğutup tiksindirecek
bedeni rahatsızlıkları ve ayıpları yoktur. Hz. Eyyûb (a.s.) hakkında nakledilen
bu neviden haberler, yerinde ele alınacağı gibi İsrâiliyyattan ibarettir;
dolayısıyla kabul edilmesi mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’de onun hastalığından
bahsedilen âyette bu türden teferruat bulunmamaktadır:
“Eyyüb’u da
hatırla. O, bir zaman Rabbi’ne ‘Doğrusu ben, bir derde yakalandım, sen
merhametlilerin en merhametlisisin!’ diye duâ etmişti. Biz de duasını kabul
edip yakalandığı derdi gidermiştik.”[143]
5. İsmet/Günahlardan Korunmuştuk
İsmet sıfatı, Allah
Teâlâ’nm, peygamberlerini her türlü günah ve kötülük işlemekten, haram ve
münkerât irtikap etmekten korumuş olmasıdır. Bunun hikmeti, peygamberleri,
insanlar için örnek kılmasıdır. Onlar, her türlü davranışlarıyla, en güzel örneklerdir.
Eğer onlar günahlardan korunmamış olsalardı, kendi yaptıkları hatalardan diğer
insanları sakındırmaları mümkün olmazdı.
Peygamberlerin tamamı,
başta şirk olmak üzere, hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık ve her türlü
ahlâk dışı davranışlardan uzak olarak yaşamışlardır. Allah Teâlâ, bu kutsal
görev için seçtiği elçilerini, her türlü günah ve çirkinliklerden korumuştur.
Peygamberlerin bu kötülüklerden korunması, çocukluklarından itibaren başlar.
Peygamberlik görevine getirilmelerinden önce mevcut olan günahlardan uzak
kalma, kötülükler ve çirkinliklere asla yaklaşmama ve her türlü kötülükleri
terk özelliği, peygamberlikleri döneminde daha kuvvetli bir şekilde devam eder.
İman ve ibadetle olgunlaşan bu sıfatlar, en üstün ahlâk noktasına ulaşmıştır.
Mevdûdî, onların masumiyetinin hikmetini na ulaşmıştır. Mevdûdî, onların
masumiyetinin hikmetini izah eder-ken şöyle demiştir:
“Peygamberlerin
masum olmalarının anlamı şudur; Kendileri insanlığın bütün zaaf ve
kuvvetlerini taşımalarına, her türlü insanî duygu, arzu, istek ve düşünceye
sahip olmalarına rağmen, kasten hiç bir günah işlemeye yeltenmeyecek kadar
nefislerine hakim olup, Allah’tan son derece korkarlar. Vicdanları öylesine
sağlam ve temizdir ki, nefislerinin kendilerini günaha itecek tüm isteklerine
anında karşı koyabilirler. Nefislerini her zaman kontrol edecek güçtedirler.
Şayet istemeden veya farkında olmadan ufak bir yanlışlık yapacak olurlarsa,
Allah tarafından derhal ikaz edilir ve hataları anında düzeltilir. Çünkü bir
peygamberin en ufak hatası, ümmetine pahalıya mal olur. Peygamber doğru
yoldan zerre kadar sapmış olursa, peşinden koşan kitleler tamamen yollarını
sapıtırlar.”[144]
Peygamberlere mahsus
ismet sıfatının tüm işaretlerini, Rasül-i Ekrem’in (s.a.v.) hayatında canlı bir
şekilde görmekteyiz. Cenab-ı Hak, onu yüceltmek ve peygamberlikle görevlendirmek
istediği için, çocukluğundan itibaren Cahiliye’nin bütün çirkinliklerinden
muhafaza etmiştir. O, olgunluk çağına ulaştığında, kavminin en soylusu, en
faziletlisi, insanlara karşı en iyi davrananı, en güzel ahlaklısı, en doğru
sözlüsü, en güveniliri ve insanları kirletecek çirkinliklerden en uzak olanı
olarak biliniyordu. Hatta kavmi, Cenab-ı Hak tarafından onda toplanmış bu
güzel hasletleri dolayısıyla, onu gençlik yıllarından itibaren
“el-emîn” diye isimlendirmişti. Sakin ve üstün bir tabiata sahip
olup, fesatçılık ve bozgunculuk nedir bilmezdi. Kimseyle kavga etmez, hiç kimseye
incitici söz söylemezdi.[145]
Müslümanların
peygamberler hakkındaki inançları bu şekildedir. Buna karşılık, Ehl-i Kitap
adıyla bilinen yahûdîler ve hıristiyanlar, peygamberleri diğer insanlardan
ayırmamışlar ve onların da her türlü günah ve çirkin hareketleri işlediklerini
kabul etmişlerdir. Yahudilerin elinde tahrif edilmiş halde bulunan kutsal
kitaplarında, bâzı peygamberlere nispet edilen öyle çirkin günah ve davranışlar
vardır ki, müşlümanlar bunları okumaktan dahi hicap duyarlar.
Bu tür rivayetler,
yahûdîlerin peygamberler hakkında uydurmuş oldukları iftiralardan ibarettir.
Hıristiyanlara gelince, Hz. İsa (a.s.)’m ulûhİyetine dair inançlarına binâen,
tek raa’sura olarak Hz. İsa (a.s.)’ı kabul ederler, öbür peygamberlerin ise,
hem cinsleri olan diğer insanlar gibi hatalar yapıp, günah işlediklerine
inanırlar. Onlara göre, Hz. İsa (a.s.)’dan başka kurtarıcı ve şefaatçi yoktur.[146]
N. Mucizeler
Mucize, insanlar
arasında sâdece peygamberlerin elinde meydana gelen olağanüstü işlerdir ve
ancak Allah’ın yardımı ile gerçekleşir. Allah lûtfetmedikçe, peygamberler kendi
başlarına mucize gösteremezler.[147]
Allah Teâlâ, peygamberlerine, kâfirleri ikna etmeleri amacıyla,
peygamberliklerini ispat için çeşitli mucizeler vermiştir. Bu mucizeler,
onları gösterenlerin peygamber oluşunun en mühim delilleridir.
Mucizeler metafizik hadiseler
olduğu için akılla kavranılması ve her yönüyle anlaşılması mümkün değildir.
Her peygamberin muhtelif mucizeleri vardır, Kur’ân-ı Kerim, bu mucizelerden
geniş olarak bahsetmiştir. Nuh Tûfan’ı, Hz. Salih (a.s.)’m devesi, Hz. İbrahim
(a.s.)’ın ateşe atıldığı halde yanmaması, Hz. Musa (a.s.)’m asası ve yed-i
beyzâ’sı/beyaz eli, Hz. İsa (a.s.)’ın hastaları iyileştirmesi ve ölüleri
diriltmesi, Rasülullah (s.a.v.)’İn Mirâc’ı bunların en meşhurlarıdır.
Gösterildiği anda orada bulu-nanlarca görülmüş ve hislerle müşahede edilmiş
olan mucizelere “hissî mucizeler”, duyu organlarıyla müşahede
edilemeyip sâdece akılla bilinenlere ise “aklî mucizeler” denmiştir.
Peygamber Efendimizin en büyük mucizesi, ikinci türden “aklî bir mucize”
olup, Kıyamete kadar devam edecek olan Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân üzerindeki
yeni araştırmalar, her defasında, bu mucizeligin daha iyi anlaşılmasına
yardımcı olmuş ve daha sonra da olacaktır. [148]