Hz. Adem (a.s.) Hayatı
L. Peygamberlerin Davetinin Özellikleri
1. Davetleri Rabbânî Bir Davettir
Rabbani davetten
maksat, davetin Allah Teâlâ tarafından gönderilen bir vahye dayanmış olmasıdır.
Peygamberlerin daveti, gördükleri zulüm ve haksızlıkları kaldırmak için, üstün
akıl ve zekâlarının veya engin tecrübelerinin neticesi olarak kendiliklerinden
başlattıkları bir hareket değildir. Peygamberlerin getirdiği her şeyin kaynağı
vahiydir. Onların görevi, Allah Teâlâ’nm emirlerini insanlara ulaştırmaktan
ibarettir. Bu bakımdan onlar, diğer liderlerden, ıslahatçılardan, düşünür ve
filozoflardan çok farklıdırlar. Onların davetinin kaynağıyla ilgili bu gerçeği
dile getiren âyetlerden bâzılarının anlamı şöyledir:
“Onlara
âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (Öldükten sonra) bize kavuşmayı
beklemeyenler, ‘Ya bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir!’ dediler.
Ey Muhammed! Onlara şöyle de: ‘Onu kendiliğimden değiştirme yetkisine sahip
değilim. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Eğer rabbime karşı gelirsem,
elbette büyük günün azabından korkarım.’
(Ey Muhammed) de ki:
Eğer Allah dileseydi, Kur’ân’ı size okumazdım. Allah da, onu size bildirmezdi.
Nitekim, daha önce yıllarca aranızda yaşadığım halde böyle bir şey yapmamıştım.
Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”[100]
“İşte böylece
sana da emrimizle Kur’ân’ı vahyettik. Sen daha önce, kitap nedir, iman nedir
bilmezdin. Fakat Biz, onu bir nur kıldık ki, kullarımızdan dilediğimizi onunla
hidâyete eriştiririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolu göstermektesin.[101]
“Allah, kendi
emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye vahiy ile gönderir: Benden
başka ilah olmadığını insanlara bildirin ve bu hususta onları uyann ve ancak
benden korkun, der.”[102]
Bu âyetlerden de
anlaşıldığı gibi, peygamberler, kendi duygularına veya hâriçten gelen bir
takım baskılara boyun eğmezler. Kendilerine gönderilen emirlerde asla bir
değişiklik yapmazlar. Nitekim, Cenab-ı Hak, Rasülullah (s.a.v) hakkında şöyle
buyurmuştur:
“O, kendi arzu ve
hevâsından konuşmaz, onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir
vahiyden başka bir şey değildir.”[103]
Allah’ın emirlerini
tebliğ etmek görevini yürüten peygamberler, karşılaştıkları sıkıntılara sonuna
kadar katlanırlar. Kendilerine teklif edilen hiç bir dünyalık karşılığında mücâdelelerinden
vazgeçmeyi kabul etmezler. Bunun en kuvvetli delilleri, Sevgili
Peygamberimiz’in hayatının her safhasında mevcuttur. Nitekim, açık davetin
başlamasından sonra, kendisine gelen müşrik liderler, davasından vazgeçmesi
için, para, kadın ve başkanlık gibi, dünyalık olarak ne isterse vereceklerini
söylemişlerdi. Ancak O, “Bu işten vazgeçmem için, güneşi sağ elime, ayı
sol elime koysanız dahi, Allah bu işi güçlendirene veya bu uğurda ölene kadar
bundan vazgeçmem.” buyurdu.”[104]
2. Görevleri Karşılığında Dünyalık Beklemezler
Peygamberler,
görevlerinden vazgeçmeleri şartıyla yapılan dünyalık tekliflerini kabul
etmedikleri gibi, yaptıkları görev karşılığında hiçbir insandan bir ücret veya
menfaat da ummazlar. Onlar, karşılığı ancak Allah’tan beklerler ve
faaliyetlerini O’nun rızası ve âhiret sevabı için yaptıklarını açıklarlar. Bu
hakikati dile getiren âyetlerden bâzıları şunlardır:
Hûd (a.s.), kavmine
hitap ederken şöyle demiştir:
“Ey kavmim!
Allah’ın emirlerini bildirmeme karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum.
Benim mükâfatım ancak Allah tarafından verilecektir.”[105]
Rasülullah’a da
(s.a.v.) şöyle emredilmiştir:
“İşte o
peygamberler, Allah’ın kendilerini hidâyete ulaştırdığı kimselerdir. Sen de
onların yoluna uy. De ki: Ben, peygamberlik görevime karşılık sizden bir ücret
istemiyorum. Bu Kur’ân, âlemler için ancak bir öğüttür.[106]
“(Ey Rasülüm) de
ki: Bu görevime karşılık, ben sizden bir ücret istemiyorum. “[107]
Bu âyetlerden
anlaşıldığı gibi, peygamberler, maddî bir kazanç veya dünyevî bir menfaat için
çalışmazlar. Onlar, bu yüce görevlerinin karşılığını sâdece Cenab-ı Hak’tan
beklerler, O’nun rızasını ve ahiret sevabını gözetirler. Kureyş müşrikleri ile
Rasül-i Ekrem (a.s.) arasında geçen bir konuşma, bu gerçeği açık bir şekilde
ortaya koymaktadır:
Kureyş müşrikleri, Hz.
Peygamber (s.a.v)’e şöyle dediler:
“Ey Muhammedi
Seninle konuşmak için sana haber yolladık. Allah’a andolsun ki biz, Araplar
arasında, senin kavminin başına getirdiğin hâdisenin benzerini kavminin başına
getiren bir başka adam bilmiyoruz. Sen babalarımıza ve dedelerimize sövüp
saydm, dinimizi kötüledin, ilâhlarımıza dil uzattın. Bizi aklı ermezler olarak
niteledin ve birliğimizi dağıttın. Sonra aramızda yapmadığın kötü iş kalmadı.
Eğer, ortaya attığın bu sözlerle dünyalık ele geçirmek istiyorsan
mallarımızdan sana bir şeyler toplayalım da hepimizin en zengini ol. Yok sen bu
hareketinle şeref peşinde isen, seni kendimize başkan yapalım. Eğer bir
saltanat istiyorsan, seni başımıza hükümdar dikelim. Yok şu sana gelen cin
içini kapladıysa, ki bu bazan olabilir, seni tedavi ettirmek için mallarımızı
harcayalım ve şifa bulmanı sağlayalım veya ödevimizi yapmış olup sorumluluktan
kurtulalım.”
Bu sözleri dinleyen
Rasülullah, onlara şöyle cevap verdi: “Dediğiniz dünyalıklarla hiçbir alâkam
yoktur; beni cin de kaplamış değildir. Sonra sizin için ortaya attığım mesele
ile, ne mallarınızı almayı ne aranızda şeref sahibi olmayı ve ne de başınıza
hükümdar olmayı istiyorum. Ancak Allah beni size bir elçi olarak yolladı ve
bana bir kitap indirdi; sizin için müjdeleyid ve korkutucu olmamı emretti. Ben
de Allah’ın bana yüklediği peygamberlik mesajını size bildirdim. Size öğüt
verdim. Şimdi siz, size bildirdiklerimi benimserseniz, dünyada ve âhirette
mutluluğa u-laşmış olursunuz. Benimsemezseniz, Allah’ın emrini yerine getirmek
uğrunda her şeye katlanacağım. Allah, benimle sizin aranızda hükmünü verene
kadar, davetimi devam ettireceğim..[108]
3. İnsanları Sâdece Allah’a Kulluğa Çağırırlar
Peygamberlerin
davetinin en önemli özelliği, yeryüzünde sâdece Allah’a ibâdet edilmesi ve
dinin ona tahsis edilmesi için çalışmaktır. Gönderilmiş olan bütün
peygamberler, insanları kullara kul olmaktan kurtulup sâdece kendilerini
yaratan Ce-nab-i Hakk’a kulluğa çağırmışlardır. Allah Teâlâ, elçilerini, bu görevi
yerine getirmeleri ve insanları tevhid inancına çağırmaları için göndermiştir.
Bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Oysa onlar, dini
sâdece Allah’a tahsis ederek, hakka eğilip, sâdece Allah’a ibâdet etmekle,
namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte sağlam din de budur.”[109]
“Ey Muhammedi
Biz, senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki, ona, ‘Benden başka ilâh
yoktur. O halde sâdece bana ibâdet edin.’ diye vahyetmemiş olalım.”[110]
Dolayısıyla, her
dönemde ve her çevrede görev yapmış olan peygamberlerin ilk ve en büyük
vazifesi, tevhid akidesini düzelterek insanların Cenab-ı Hakk’a, doğru bir şekilde
inanmalarını ve sâdece ona kulluk etmelerini sağlamak, kul ile Rabbi arasındaki
ilişkileri düzeltmek ve dinin sâdece Allah’a tahsis edilmesini sağlamak
olmuştur. Bu görevlerini yerine getirirken Onlar, kendi zamanlarında hâkim
olan, ya insanlar tarafından yontulmuş putlara, veya uydurulmuş çeşitli
tanrılara ya da ilâhlaştırılmış sâlihlere ve din adamlarına tapmak gibi çeşitli
suretlerde tezahür eden bâtıl inançlara karşı mücadele etmişlerdir.[111]
Peygamberler,
insanları Allah’ın emirlerine teslim olmaya, O’na itaata ve sâdece O’na kulluk
etmeye çağırırken düşünce ve hedeflerini üç temele dayandırmışlardır:
a.
İnsanların itaat etmesi gereken tek otorite Allah Teâlâ’ dır. Tüm sosyal,
hukukî ve ahlâkî sistemler, Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda kurulmalı;
hayat ve uygarlık bu temel ü-zerine oturtulmalıdır.
b. Allah’ın temsilcileri olarak görev yapan
peygamberlere mutlak itaat gerekir.
c. Eşyayı,
temiz-pis, güzel-çirkin, helâl-haram diye vasıflandırma hakkı sâdece Allah’a
ve O’nun elçileri olmaları bakımından peygamberlerine aittir.[112]
4. Davetleri Sâdedir-Maksat ve Hedef Açıktır
Peygamberlerin daveti,
sâde ve anlaşılır olup, tekellüften uzaktır. Onlar, fıtrata uygun olan hikmet
yolunu takip ederek insanlara anlayabilecekleri tarz ve ölçüde hitab ederler.
Allah Teâlâ, bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Ey peygamber!
İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en uygun
şekilde en inandırıcı yöntemlerle tanış. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları
da, doğru yolda yürüyenleri de çok iyi bilir.”[113]
Bu âyetten peygamberi
davetin, âlim ve câhil herkesin anlayabileceği sadelikte olması gerektiği
anlaşılmaktadır. Bu davet, anlaşılması zor bir davet olmayacaktır. Bu hususta
en başarılı metod, sanatsal tartışma ve kelâmı münakaşalardan uzak kalarak,
anlaşılması kolay ve fıtrata uygun bir şekilde yürütülmesidir.
Nitekim Hz. Aişe
(r.a.), Rasül-i Ekrem (a.s.)’m, sözlerini kendisini işiten herkesin
anlayabileceği seviyede açık ve net olarak söylediğini, belirtmiştir.[114]
Bu özellikleriyledir
ki, Kur’ân-ı Kerina’in delilleri, her insanın faydalandığı gıdalara,
kelâmcılarm delilleri ise insanların ancak az bir kısmının faydalanıp çoğunun
zarar gördüğü ilaçlara benzetilmiştir. Kur’ân delilleri, hem güçlü adamların
hem de küçük çocukların yararına olan suya; diğer deliller ise güçlü kimselerin
bazen yararına bazen de hastalığına sebep olan ve çocukların ise asla
yararlanamadığı gıdalara teşbih edilmiştir.[115]
Râzî de şöyle
demiştir:
“Kelâmı isbat
yollarım ve felsefi metodlan düşündüm, onları hastalara şifa verir, susayanı
kandırır bulmadım. İkna yollarının en uygunu olarak, Kur’ân yolunu buldum. Her
kim benim gibi bunu tecrübe edecek olursa, benim ulaştığım neticeye
vanr,”[116]
Peygamberler,
insanları açık bir hedefe ve açık bir inanca çağırmışlardır.
“Ey Muhammedi De
ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, aydınlık bir yol üzerindeyiz,
insanları Allah’ın yoluna bilgiyle davet ederiz. Allah’ı her türlü
noksanlıklardan tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.”[117]