Hz. Adem (a.s.) Hayatı
B. Peygamberlik Görevi İlahî Bir Mevhîbedir
Peygamberlik görevi,
ilâhî bir lütuf ve rabbani bir mevhîbe-dir. Allah Teâlâ, bu makamı, kullarından
dilediğine bahsetmiştir. Hiç bir kul, kendi çalışmasıyla peygamberlik makamına
ulaşamaz. Ne kadar çok ibâdet ve tâatta bulunursa bulunsun netice değişmez. Bu
makam, verasetle veya güç ve kuvvetle de elde edilemez. Çünkü bu görev,
Allah’ın bir lütfudur. Yüce Allah, kullarının içinden en faziletlilerini
peygamber olarak seçmiştir. Bu gerçek bâzı âyetlerde şöyle ifâde edilmektedir:
“İşte bu
peygamberlik, Allah’ın fazlı ve inayetidir. Onu dilediğine verir, Allah, büyük
lütuf sahibidir.[24]
“Allah
meleklerden de elçiler seçer insanlardan da. Şüphesiz Allah işitendir,
görendir.”[25]
“Doğrusu onlar,
bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendirler.”[26]
Dünya nimetlerini
kullarına taksim eden Cenab-ı Hak, mal ve makamlardan çok daha yüce olan
nübüvvet makamını da istediğine vermiştir.
“Onlara bir âyet
geldiğinde, Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe
kesinlikle inanmayız dediler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi
bilir. Suç işleyenlere yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından
hem bir horluk hem de çetin bir azap isabet edecektir.[27]
C. Peygamberler Melek Değil İnsandır
Her hususta insanlara
rehber ve örnek olan peygamberler, insanlar arasından seçilmişlerdir. Bütün
peygamberler bizim gibi birer insandır Topraktan yaratılan ilk insan olan Hz.
Âdem ve babasız dünyaya getirilen Hz. İsa istisnâsıyla, hepsi de bir ana ve bir
babadan doğmuşlardır. Onlar da yerler İçerler, uyurlar uyanırlar, evlenip
çoluk çocuk sahibi olurlar. Çalışıp çabalarlar, diğer insanlar gibi çeşitli
sıkıntı ve hastalıklarla karşılaşırlar. Peygamber olmaları, bu hususlarda
onlara insan üstü özellikler kazandırmaz; veya onları ilâhlık ya da yarı
ilâhlik mertebesine çıkarmaz.
Peygamberlerden
yeterince istifade edebilmek için, onlarla hem cins olmak ve her şeyde onlarla
beraber olabilmek gerekir. Eğer, müşriklerin istediği gibi, insanlar arasında
görev yapan peygamberler melekler arasından seçilmiş -olsaydı, insanların melek
peygamberlerle birlikte olmaları ve davranışlarında onları örnek almaları asla
mümkün olmazdı. O takdirde insanlar, “Allah’ın bize gönderdiği elçiler,
tâbi olmamızı istediği peygamberler bizim cinsimizden değiller. Tabiatlarımız
farklı, onlar yaratılış itibariyle bizlerden üstün. Amel bakımından da öyle
olmaları normaldir. Onlar temiz ve itaatkârdırlar, dâima duâ ve ibâdet
halindedirler, biz asla onlar gibi yapamayız.” derlerdi. Bu sözlerinde de
haklı olurlardı; çünkü Cenab-ı Hak, meleklerin sürekli ibâdetle meşgul
olduklarını şöyle açıklamıştır:
“Çünkü göklerde
ve yerde var olan her şey O’nundur, O’nun yanında yer alan melekler, O’na kulluk
etmekte asla ne kibre kapılırlar ne de usanç duyarlar. Onlar, gece-gündüz
bıkmadan yorulmadan Allah’ı teşbih ederler, hiç ara vermezler.[28]
Melekler, yemezler
içmezler, şehvetleri ve kötülüklere meyilleri yoktur. Bu bakımdan insanların
davranışlarında meleklere uyması mümkün değildir. Diğer taraftan peygamberler
melek olsaydı, aslî suretleriyle geldikleri takdirde insanlar onların
heybetinden korkardı. Nitekim, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bir gün Hıra
mağarasından döndüğü sırada, yeri-göğü kaplamış bir vaziyette karşısına çıkan
vahiy meleği Cebrail’i aslî suretiyle görünce ürpermiş, peygamber olmasına
rağmen büyük bir heyecana kapılmıştı. Melekler insan suretinde geldikleri
takdirde ise, insanlar, bu defa onlardan şüphe duyarlar, onlara inanmaktan.
kaçınırlardı.
Bu gerçeklere rağmen
küfür ehli, her defasında, insan oldukları bahanesiyle kendilerine gönderilen
peygamberlere karşı çıkmış, bir insanın hiç bir zaman peygamber olamayacağını
iddia etmiştir. Bu yüzden, ne zaman bir peygamber gönderilmişse, onun da
kendileri gibi etten ve kemikten ibaret bir insan olduğunu, yiyip içtiğini,
çoluk çocuk sahibi olduğunu ileri sürerek ona inanmaktan kaçınmışlar ve ona
düşman kesilmişlerdir. Peygamberlerin melek olması gerektiğini veya
insanlardan olacaksa meydana gelecek hadiseleri önceden bilen ve istediğini
yapabilen insan üstü güçle donatılmış biri olmasının şart olduğunu iddia
etmişlerdir. Onların bu yanlış düşüncesi, bâzı âyetlerde şöyle ifade
edilmektedir:
“Mekke müşrikleri
şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber ki, yemek yiyor, çarşılarda geziyor!
Kendisine bir melek indirilip de, onunla birlikte uyarıcı olsaydı ya! Yahut
kendisine gökten bir hazine indirilse veya bir bahçesi olsa da oradan yese ya![29]
Hüd’un (a.s.) kavmi de
şöyle karşı çıkmıştı:
“Kavminden,
kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve Ahiret
hayatına kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki: Bu da sizin gibi bir
insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden
içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, o takdirde siz, mutlaka
ziyana uğrayanlardansınız demektir.[30]
Peygamberlerin melek
olması veya insan üstü güçlerle donatılması gerektiğini iddia eden müşriklere
karşı Cenâb-ı Hakk’in cevabı ise şöyle olmuştur:
“Ona, bir melek indirilseydi
ya dediler. Eğer bir melek indirmiş olsaydık, iş bitirilmiş olurdu. Artık
onlara hiç mühlet verilmezdi. Eğer peygamberi melek yapsaydık, onu, yine insan
suretinde kılardık. Onlan yine düştükleri şüpheye düşürürdük. [31]
Âyet-i kerimede
belirtildiği gibi, peygamber melek olsaydı, dini insanlara anlatabilmesi ve
onlarla birlikte oturabilmesi için insan suretinde gelirdi. Zira, her cins,
hemcinsine ülfet eder ve onunla birlikte bulunmaktan sıkılmaz. Diğer
varlıklardan ise kaçar. Bu bakımdan, insanlara önderlik yapacak peygamberlerin
yine onlardan biri olması gerekirdi. Çünkü peygamberlerin görevi, sâdece
Allah’ın mesajını, kullara ulaştırmaktan ibaret değildir. Ümmetlerini
kendilerine gönderilen kurallara göre ıslah etmek, toplumda Allah’ın emir ve
yasaklarını uygulamak da onların aslî vazifesidir. Her peygamber, bu kuralların
nasıl tatbik edildiğini bizzat kendisi göstermiştir. Ümmetlerinin her türlü
sorularını dikkate alarak, dinin doğru öğrenilmesini sağlayacak açıklamaları
yapmıştır. Allah’ın mesajına karşı çıkan müşriklerle mücâdele etmiş, onların
her türlü kötülüklerine karşı direnmiş ve zorlu bir vazife icra etmiştir.
Halbuki bir melek, bunları yapamazdı. Onun işi, sâdece mesajı ulaştırmaktan
ibaret kalırdı. İnsanlar arasında, onlar gibi yaşayıp, insanların hayatını
ıslah etmek bir meleğin vazifesi olamazdı. Meleğin, peygamberliği; ancak
hemcinsleri melekler için olabilirdi. Nitekim Allah Teâlâ, yeryüzünde melekler
yaşasaydı, peygamberlerin de onlardan seçileceğini beyan etmiştir:
“İnsanlara
hidâyet geldiği zaman, onların iman etmelerine engel olan sebep, sâdece, ‘Allah
bir insanı mı peygamber gönderdi?’ demeleridir. Ey Peygamberi De ki:
Yeryüzünde huzur içinde dolaşan melekler olsaydı, elbette biz, onlara peygamber
olarak gökten bir melek gönderirdik.[32]
İnsanlardan bir kısmı
da, peygamberlerinin ölümünden sonra peygamberlik inançlarını tahrif ederek,
onların insan olamayacağını iddia etmişlerdir. Yaptıkları önemli işlere
bakarak peygamberlerinin normal insan olamayacağından hareketle, onlara
ulühiyet isnâd etmişler; hatta bâzıları, yahûdîler ve Hıristi-yanlarda olduğu
gibi, peygamberlerinin Allah’ın oğlu olduğunu ileri sürmek suretiyle şirke
düşmüşlerdir. Yüce Allah, bu iki toplumun sâdece peygamberlerini değil,
onlarla birlikte din adamlarını da ilâh edinerek düştükleri büyük hatâyı şöyle
açıklamaktadır:
“Yahûdîler,
‘Özeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da, İsa Mesih Allah’ın
oğludur’ dediler. Bu, onların, ağızlarında geveledikleri sözlerdir. Onlar, bu
sözlerini kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine benzetirler. Allah, bunları
kahretsin. Nasıl da uyduruyorlar?
Onlar, hahamlarım,
papazlarını ve Meryem oğlu İsa Mesih’i, Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
Halbuki onlar, ancak bir olan ve kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a ibâdet
etmekle emrolun-muşlardı. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir.[33]
D. Peygamberlik Görevi Sadece Erkeklere Verilmiştir
Peygamberlik, büyük
mücâdele ve üstün sabır isteyen bir görevdir. Bütün peygamberler, büyük
zorluklarla yüz yüze gelmişler, bu önemli görevlerini yürütürken her türlü
sıkıntıya mâruz kalmışlardır. Bu yüzdendir ki, Allah Teâlâ, kadın tabiatının
kaldıramayacağı ağırlıkta bir yük olan peygamberlik görevini yalnızca erkeklere
vermiştir. Bu hususta şöyle buyurmaktadır:[34]
“Biz, senden önce
de, kendilerine vahiy indirdiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak
göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.[35]
“Ey Muhammedi
Biz. Senden önce de şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden
başkasını peygamber olarak göndermedik.[36]
E. Peygamberlik Maddî Güç Ve Varlıkla Alâkalı Değildir
İnkarcılar,
peygamberlerin melek olması gerektiği iddiasıyla kalmamışlar, bu itirazlarının
bir çare olmadığını gördükten sonra, bu defa, kendilerine gönderilen peygamberlerin
sıradan insanlar olduğunu bahane göstererek, ancak güçlü ve zengin şahısların
peygamber olabileceğini ileri sürmüşlerdir. İnkârlarını devam ettirebilmek için
bu bahaneye sarılmışlardır. Nitekim önceleri bir insanın peygamber olmasına
akıl erdiremeyen Mekke müşrikleri, daha sonra da şayet bir insan peygamber
olacaksa, o insanın zengin ve güçlü biri olması gerektiğini iddia ederek Hz.
Peygamber’in risâletini inkâra devam etmişlerdi. Onlar toplumun zenginlerinden
olmayan bir şahısa peygamberlik verilmesini bir türlü anlayamıyor ve bunu
kabullenmek istemiyorlardı. Onlara göre peygamberlik bir insana verilecekse,
hem zengin hem de şehrin liderlerinden olan bir şahsa verilmeliydi. Hatta
onlar, bu makam için Mekke zenginlerinden Velid b. Muğire ile Tâif
zenginlerinden Mesud b. Amr es-Sakafî’yi düşünüyorlar ve peygamberliğin
Abdullah oğlu Muhammed’e değil bu iki şahıstan birine indirilmesi gerektiğini
söylüyorlardı.[37] Cenab-ı Hak, onların bu
yanlış düşüncesine işaret ederek, rahmetini insanlar arasında kendisinin
paylaştırdığını ve dilediği insanları peygamber seçtiğini açıklamıştır:
“Ve dediler ki:
Bu Kur’ân iki şehirden bir büyük adama indirilseydi ya? Rabbinin rahmetini
onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında
biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini ötekine
derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden
daha hayır-lıdır.[38] Firavun ve adamlarının Musa ve Harun’a
(a.s.) tepkisi de şöyle olmuştu:
“Sonra Musa ve
kardeşi Harun’u, Firavun ve ileri gelen a-damlarına âyetlerimizle ve apaçık bir
delille gönderdik. Onlar ise, büyüklük tasladılar ve böbürlenen bir topluluk
oldular. ‘Şu iki a-damın kavmi bize kölelik ederken, şimdi biz kalkıp, bizim
gibi iki insana mı inanacağız.’ dediler. Onlan yalanladılar ve helak edilenlerden
oldular.[39]