Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Adem (a.s.) Hayatı

 

H. Nebî – Rasül Farkı, Peygamberlerin Sayısı Ve Dereceleri

 

Rasül kelimesi, Arapçada
“gönderilen kimse” manasına ge­lir, elçi ve temsilci demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de bu kelime Allah’ın elçisi mânâsına, özel bir görev ile
gönderilen melekler ve Allah’ın mesajını insanlara tebliğ eden peygamberler
için kullanılmıştır. Nebî kelimesinin lügat mânâsı ise, “haber getiren,
yol gösteren kimse” dir. Bu kelime de peygamber karşılığı olarak
kullanılır.

Kur’ân-ı Kerim’de,
Allah’ın elçileri olan peygamberler için bu iki isim de kullanılmış ve
aralarında kesin bir ayırım gözetil-memiştir. Bir peygamber hakkında bir yerde
“rasül” başka bir yerde “nebî” denilmiş, bâzı yerlerde ise,
anlam farkı söz konusu olmaksızın, iki kelime birlikte kullanılmıştır. Ancak bu
iki keli­menin birlikte geçtiği, “Biz, senden Önce hiç bir rasül ve hiç
bir nebi göndermedik ki…[62] diye
başlayan âyette, iki tâbir arasında bir anlam farkı olduğunu gösteren bir üslup
söz konusudur.[63] Bu farka önem veren
âlimlere göre rasül, Allah tarafından ken­disine kitap ve yeni bir din
gönderilen ve bunu insanlara tebliğ eden peygamberdir. Nebî ise, müstakil
şeriatı olmayıp kendisin­den önce gönderilmiş bir rasülün dinine tâbi olan ve
bunu in­sanlara anlatan peygamberdir.[64]

Buna göre rasüllük,
nebilik mertebesinden üstündür. Her rasül aynı zamanda bir nebî olduğu halde,
her nebî bir rasül değildir. Peygamberlerin içindeki rasüllerin görevleri daha
önem­lidir; ancak sayıları nebilere göre çok azdır. Rasülullah (s.a.v.)’ den
nakledilen bir rivayete göre, peygamberlerin toplam sayısı 124 bin olup, bunların
sâdece 315’i rasüldür.[65]
Türkçemizde elçi mânâsına gelen peygamber kelimesi, bu iki kelimeyi de karşı­lamaktadır.
Farsça kökenli olan bu kelime “elçi, haber getiren” mânâsına gelir.

Her biri fazilet
timsali, ışık kaynağı, medeniyet mimarı ve insanlar için en güzel örnek olan
peygamberler arasında Allah’ın elçileri olmak bakımından hiçbir fark yoktur.
Onların tamamının Allah’ın elçileri olduklarına inanmak imanın altı şartından
biri­dir. Bakara suresinin 285. âyetinde şöyle buyurulmaktadır:

“Peygamber ve
mü’minler, rabbi tarafından peygambere in­dirilene iman ettiler. Hepsi de,
Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah’ın
peygamberlerini birbirinden ayırdetmeyiz dediler, işittik ve itaat ettik,
Rabbimiz, affını dileriz, dönüş sanadır, diyerek yalvardılar.”

Nisa suresinin 150-152.
âyetlerinde de şöyle buyurulmuş-

tur:

“Allah’ı ve
peygamberlerini inkâr edenler, Allah ve peygam­berleri arasında aynm yaparak,
‘onların bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz’ diyerek ikisi arasında
bir yol tutmak isteyen­ler, işte onlar, gerçekten kâfir olanlardır. Biz,
kâfirler için alçaltım bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine
iman edip onlar arasında hiç bir aynm yapmayanlara gelince; zamanı geldi­ğinde
Allah onlara mükâfatlarım verecektir. Ve Allah, çok bağışla– yıcı, rahmet
kaynağıdır.”

Diğer taraftan, her
biri seçilmiş üstün bir şahsiyet olmak ve peygamberlik bakımından aralarında
bir fark bulunmamakla birlikte, peygamberler arasında fazilet açısından derece
farkı vardır. Bu husus, doğrudan Allah Teâlâ tarafından bildirilmiştir.

Yüce Allah,
peygamberlerin bâzılarını diğerlerinden üstün kıldı­ğını şöyle açıklamaktadır:

“Şüphesiz ki biz,
peygamberlerin bir kısmını, diğerlerinden üstün kıldık.[66]

“İşte bu
peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah, onların bazılarıyla
konuştu, bâzılarının da derecele­rini yükseltti.[67]

Peygamberlerden beşi
“ülü’l-azm” diye isimlendirilmiştir. Onlar, peygamberlerin en
faziletlileridir. Her birine yeni bir din gönderilmiş olan bu beş peygamber,
risâlet görevini yerine geti­rirken büyük sıkıntılarla karşılaşmış ve bu uğurda
üstün bir mücadele sergilemiştir. Onlardan Nuh (a.s.) tebliğ görevini bin yıla
yakın sürdürdüğü halde, kendisine çok az kimse iman et­miş, o buna rağmen
davetini büyük bir sabırla devam ettirmişti. İbrahim (a.s.), bu mücâdele
uğrunda ateşe atılmayı göze almıştı; ancak Cenab-ı Hak onu kurtardı. Diğer üçü,
Musa (a.s.), İsa (a.s.) ve Muhammed (a.s.) da büyük sıkıntılarla karşılaştılar.
Bu­na rağmen görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Bu beş pey­gamberin
isimleri Ahzâb suresinin 7. âyetinde birlikte geçmekte­dir:

“Hani bir zaman
biz, peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve
Meryem oğlu İsa’dan da sağ­lam bir söz almıştık.”

Allah Teâlâ, ülül-azm
peygamberlerin, karşılaştıkları zor­luklara aldırmayıp, tebliğ görevlerini
büyük bir sabırla yerine getirdiklerine işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“Nice
peygamberler vardır ki, rablerine ihlâsla kulluk eden bir çok kimse onlarla
birlikte savaşmışür. Allah yolunda kendile­rine isabet eden zorluklara
aldırmamışlar, zayıflık göstermemişler ve boyun eğmemişlerdir. Allah
sabredenleri sever.[68]

Cenab-ı Hak,, Sevgili
Peygamberimiz’e, tebliğ görevini yeri­ne getirirken, büyük sabır ve sebat
sahibi bu peygamberleri ör­nek almasını emretmiştir:

“Ey Muhammed! Sen
de, azim ve sebat sahibi (ülü’l-azm) peygamberlerin sabrettiği gibi sabret.
Kâfirler için acele azap is­teme. Onlar, kendilerine va’dolunan günün dehşetini
gördükleri zaman, dünyada sâdece gündüzün bir anı kadar kaldıklarını sa­nacaklardır.
Bu apaçık bir tebliğdir. Dinden ayrılan bir topluluk­tan başka kim helak
edilir?’[69]

Bir başka âyette ise,
bu beş peygamberden söz edilmekte ve yine Peygamberimiz’e hitaben şöyle
denilmektedir:

“Dini ayakta
tutun ve onda ayrılığa düşmeyin, diye Nuh’a emrettiğini, sana vahiyle
bildirdiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi Allah size de din
kıldı. Fakat onlan kendisine çağırdığın bu din, Allah’a ortak koşanlara ağır
geldi. Allah, diledi­ğini kendisine çeker ve kendisine yöneleni de doğru yola
iletir.”[70]

Sâvi, bu âyetin
tefsiriyle ilgili olarak şöyle demiştir:

“Bu âyette
zikredilen peygamberler, peygamberlerin büyük­leri (ülü’l-azm.) ve büyük
şeriatleri olan peygamberler oldukları için, Yüce Allah, bunları özellikle
zikretmiştir. Bu peygamberlerden her birinin yeni bir şeriatı vardır. Bunların
dışındakiler ise, kendi­lerinden önceki şeriatı tebliğ ile görevli olarak
gönderilirlerdi. Bu iş, devamlı olarak, bir peygamberin peşinden diğeri, bir
şeriatın arkasından bir diğer şeriat gönderilmek üzere rasüllerle pekişti­rilmiş
ve nebilerle desteklenmiştir. Nihayet Yüce Allah, dinlerin en hayırlısı,
peygamberlerin en üstünü bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’ in dini ile bu işi sona
erdirmiştir. Buradan anlaşılmıştır ki, bizim, yani Muhammed ümmetinin şeriatı,
temel itikadlar ve hükümler konusunda, geçmiş bütün şeriatları içine almıştır.)[71]

Peygamberlerin
sonuncusu/ hâtemü’n-nebiyyîn olup[72] âlemlere
rahmet olarak gönderilen,[73] Hz.
Muhammed (s.a.v.), menzile ve mertebe bakımından rasüllerin en faziletlisidir.
Pey­gamberler içinde, bütün insanlığa gönderilen tek peygamber odur. Diğer
peygamberler ise, belirli ümmetlere veya belirli muhitlere   gönderilmişlerdir.   Peygamberimiz  Hz.  
Muhammed’e hitlere gönderilmişlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e
(s.a.v.) indirilmiş olan yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim de, semavî kitapların
sonuncusu ve en üstünüdür. Kadı Iyaz’ın naklettiğine göre bâzı müfessirler,
Cenab-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de diğer peygamberlere, “Ya Âdem, Ya Nuh,
Ya Musa, Ya İsa” gibi isimle­riyle hitap ederken, sâdece peygamberimize
açık ismiyle değil de, “Ey Nebi, Ey Rasül” diyerek nübüvvet ve
risâlet sıfatıyla hitap etmesini, onun diğerlerinden üstünlüğünün bir delili
olarak ka­bul etmişlerdir.[74]
Rasülullah’ın (s.a.v) şanını yüceltmek maksa­dına bağlanan bu âyetlerden onüçünde
“Yâ eyyuhe’n-nebiy” iki­sinde ise “Yâ eyyuhe’r-rasül”diye
hitap edilmiştir.

Böyle olmakla birlikte
Sevgili Peygamberimiz, peygamberler arasında fark gözetilmesinden ve kendisinin
diğerlerinden üstün gösterilmesinden hoşlanmamış; bütün peygamberlere karşı
saygı ve hürmet gösterilmesini istemiş ve buna büyük önem vermiştir. Ebu
Hureyre’den rivayet edildiğine göre, sahabilerden biri, bir yahüdî ile
tartışmıştı. Tartışma sırasında, sahâbî “Muhammed (s.a.v.)’i âlemlere
üstün kılana andolsun!” diye yemin ederken, yahûdî “Musa’yı âlemlere
üstün kılana andolsun!” demişti. Onun bu sözüne kızan müslüman ona bir
tokat indirmişti. Yahüdî, derhal Rasülullah’a giderek, kendisini döven
müslümanı şikâyet etti ve tartışmalarını ona anlattı. Bunun üzerine Rasülullah
(s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Beni Musa’ya
tercih etmeyiniz!”[75]

Aynı konuyla ilgili
olarak şöyle dediği de nakledilmiştir:

“Peygamberler
arasında fazilet ayırımı yapmayınız… Ben, hiç bir kimsenin Yunus b. Metta’dan
daha efdal olduğunu söyteyemem.[76]

Başka bir defa Rasülullah’a
insanların en keremlisinin kim olduğu sorulmuştu. “Allah’tan en çok
korkanlar?’ cevabını verin­ce, soruyu soranlar, “Bizim sormak istediğimiz
bu değil dediler.”

Bunun üzerine,  “İnsanların en keremlisi, İbrahim
Halilullah oğlu nebî oğlu nebi oğlu Allah’ın nebisi Yusuf tur.” dedi.[77]

Peygamberimiz’in
(s.a.v) bu hassasiyeti sayesindedir ki, müslümanlar arasında rasül ve nebilerin
tamamına karşı, bü­yük bir hürmet ve edeb hissi gelişmiş, onların arasında
ayırım yapmak hoş karşılanmamıştır. Peygamberlerin tamamı, Yahûdî ve
Hıristiyanların kendilerine atmış olduğu tüm töhmet ve iftira­lardan uzak
tutulmuştur. Onların pak ve nezih oldukları husu­sunda hiç bir şüpheye yer
yoktur. Dolayısıyla, İslâm’ın peygam­berler hakkındaki bu doğru ve kesin
bilgileriyle nübüvvetin ger­çek mâhiyeti belirlenmiş, Ehl-i Kitab’ın bu hassas
konudaki tah­rifatına da son verilmiştir. [78]

İlgili Makaleler