Bedîr’e Doğru Hz. Muhammedin Hayatı
Peygamber (s.a.v.) bu
sözlere çok sevindi. Ya kervan ya da ordudan sadece biriyle savaşmaları
gerektiği kanısındaydı. «İleri* dedi, «Neşelenin, çünkü Yüce Allah, bana iki
gruptan birini söz verdi. Şimdiden düşmanı yenilmiş bir halde görüyorum»[3].
Kendilerini en kötü
ihtimale hazırlamış obualarına rağmen yine de içlerinde, kervanıIe geçirip,
Kureyş ordusu gelmeden Medine’ye ganimetler ve esirlerle dönme ümidi vardı.
Fakat, Bedir”e bir günlük uzaklıktaki bir konağa vardıklarında, Peygamber
(s.a.v.î ve Ebu Bekir önden gidip rastladıkları yaşlı bir adamdan bilgi aldılar
ve Mekke ordusunun yakında olduğu kanaatine vardılar. Kamp yerine döndüler,
gece yarısına kadar beklediler. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) üç kuzenini, Ali,
Zübeyr ve Sa’d’ı diğer birkaç arkadaşıyla birlikte, Mekke ordusunun veya kervanın
kuyudan su alıp almadıklarım Öğrenmek Üzere Bedir kuyusuna gönderdi Gönderdiği
adamlar kuyuya vardıklarında Kureyş ordusu için su dolduran iki adama rastladılar.
İkisini de yakalayıp, Peygamber (s.a.v.)*e getirdiler. O sırada Resululîah
(s.a.v.) namaz kılıyordu. Onun bitirmesini beklemeden Kureyş ordusunun su
taşıyıcıları olduklarım söyleyen iki adamı sorguya çekmeye başiadı-lar.
Soranlardan bazıları onların yalan söylediğini düşünmeyi tercih ediyordu,
çünkü onlan, Ebu Süfyan’m kervan için su doldurmak üzere gönderdiğini ümit
ediyorlardı. İki adamı, «Biz Ebu Süfyan’m adamlarıyız» diyene kadar dövdüler,
sonra serbest bıraktılar. Peygamber (s.a.v.1 namazda son oturuşunu yaptı ve
selam verdi. Sonra: «Sizo doğruyu söylediklerinde onları dövüyorsunuz, yalan
söylediklerinde ise bırakıyorsunuz. Onlar gerçekten Kureyş ordusunun
adamları» dedi. Daha sonra iki adama dönerek: «Siz ikiniz, bana Kureyş’in
nerede olduğu hakkında bilgi verin» dedi. Adamlar Akankal’ı işaret ederek:
«Onlar şu tepenin arkasındalar, tepenin ötesindeki vadideler» dediler.
Peygamber (s.a.v.î : «Kaç kişiler?» diye sordu. «Çok. dediler, fakat kesin bir
sayı söyleyemediler. Bunun üzerine Peygamber fs.a.v.) onlara günde kaç hayvan
kestiklerini sordu. «Bazı günler dokuz, bazı günler on» diye cevap verdiler.
Peygamber (s.a.v.) buna karşılık şöyle dedi: «O halde dokuzyüz kişi İle bin
kişi arasındadırlar. Peki hangi Kureyş liderleri ordunun arasında?» Onbeş tane
isim saydılar. Bunların arasında şu isimler vardı: Abdu’ş-Şems’ten iki kardeş,
Utbe ve Şeybe; Nevfel kabilesinden Haris ve Tu’ayme; Abdu’d-Dar’dan, kendi
Farisî hikâyelerini Kur’-an’la karşılaştıran Nadr; Esed kabilesinden Hadice’nin
üvey kardeşi Nevfel; Mahzum’dan Ebu Cehil; Cumah’tan Umey-ye; Amir’den Süheyl.
Bu önemli İsimleri duyan Peygamber (s.a.v.î adamlarını topladığında: «Mekke,
hayatının en iyi parçalarım sizin önünüze atıyor» dedi.
Bin kişilik güçlü
Kureyş ordusunun haberinin Ebı Süfyan’a ulaşması uzun sürmemişti. Fakat o
zamana ka dar kervan, kendisini korumaya gelen ordunun düşmante kervan arasında
duvar olacağı bir konağa ulaşmıştı. Kervanın artık güvende olduğunu hisseden
Ebu Süfyan Kureyş ordusuna bir elçi gönderdi: «Siz develerinizi, mallarınızı
ve adamlarınızı korumak üzere geldiniz. Allah onları korudu, o halde geri
dönün». Bu mesaj Kureyş ordusuna, Bedir’in biraz güneyindeki Cuhfe’de
konakladıkları sırada ulaşmıştı. Ordunun daha fazla ilerlememesi için bir neden
daha vardı. Beni Muttalib’den bir adamın -Cuheym-gördüğü rüya, veya hayal
nedeniyle tüm kampı karamsarlık bürümüştü. Cuheym şöyle diyordu: «Uyku ile uyanıklık
arasında, yanında bir deveyle birlikte at üstünde bir adamın yaklaştığını
gördüm. Atından indi ve ‘Utbe, Şey-be, Ebul-Hakem ve Umeyye’ -sonra adamın,
söylediği diğer kabile liderlerini de saydı- hepsi kılıçtan geçirilecek».
-Daha sonra» dedi Cuheym: «devesinin göğsünü bıçakla yaraladı ve onu çadırların
arasında koşması için serbest bıraktı. Kampta devenin kanı sıçramayan bir tek
çadır kalmadı». Ebu Cehil, Cuheym’in anlattıklarını duyunca, sesinde zafer
dolu bir hava ile: «îşte, Abdu’l-Muttalib oğullarından bir Peygamber daha»
dedi. «Bir peygamber daha» demesinin sebebi, Haşim ve Muttalib oğullarının bir
tek kabile olarak kabul edilmesiydi. Kamptaki bu karamsarlığı yok etmek
isteyen Ebu Cehil, oradakilerin tümüne hitap ederek şöyle dedi: «Tanrıya
andolsun ki, Bedir’e gitmeden geri dönmeyeceğiz. Orada üç gün kalacağız-, develer
kesip şölen, kuracağız; şarap su gibi akacak ve dansözler bize şarkı söyleyip
dansedecekler. Araplar bizim bu muhteşem yürüyüşümüzü ve topladığımız gücü
duyacaklar. Bundan sonra bize karşı hep korku ve saygı duyacaklar. Bedir’e,
ileri!».
Abbas îbn Şerik,
müttefiki olduğu Zühre kabilesi ile “beraber gelmişti; şimdi ise onlan Ebu
CehİFe kulak asmamaları için ikna etmeye çalışıyordu. Zühre’lileri ikna etmeyi
başardı ve hepsi Cu’fe’den Mekke’ye döndüler. Ta-lib de adamlarından bir
kısmıyla geri dönmüştü. Çünkü Kureyş’ten bazıları ona şöyle demişlerdi: «Ey
Haşimoğul-ları, sizin şu anda bizimle olmanıza rağmen, gönüllerinizin
Muhammed’le birlikte olduğunu biliyoruz». Abbas buna rağmen Bedir’e gitmeye
karar verdi ve yanına üç yeğenini aldı: Hâris’in oğullan Ebu Süfyan ve Nevfel
ile Ebu Talib’in oğlu Akil.
Tepenin arkasında,
biraz kuzey-doğuda müslümanlar çadır bozuyordu. Peygamber (s.a.v.) Bedir
kuyularına düşmandan önce varmaları gerektiğini biliyordu. Bu nedenle hemen
yola çıkma ve hızla ilerleme emri verdi. Yola çıkmalarından biraz sonra yağmur
yağmaya başladı. Müslümanlar bunun Allah’tan bir yardım işareti olduğunu düşünerek
sevindiler. Yağmur sayesinde insanlar zindeleşti, üzerinde yol aldıkları Yelyel
kumu ise yatıştı, yağmur, müs-lümanlann solunda, Bedİr’in aksi yönündeki
Akankal tepelerini henüz tırmanacak olan düşmanları engelliyordu. Kuyuların
hepsi önlerindeki eğimde sıralanıyordu. Peygamber (s.a.v.) geldikleri ilk
kuyunun yanında konaklama emri verdi. Fakat Hazreç’Ii Hubâb İbn el-Munzir (r.)
ona geldi ve: «Ey Allah’ın Rasulü (s.a.vJ, bu konakladığımız yerden ne
ilerleyip ne de gerilemeden durmamızı Allah mı sana emretti, yoksa bu senin
görüşün ve savaş stratejin mi?» dedi. Peygamber (s.a.vJ bunun sadece bir görüş
olduğunu söyleyince Hubâb devam etti: «Burada konaklamayalım. Ey Allah’ın
Rasulü, düşmana yakın kuyuların en büyüklerinden birinin yanma varıncaya kadar
ilerleyelim. Orada konaklayalım, diğer bütün kuyaları kapatıp, kendimiz için
bir sarnıç hazırlayalım. O zaman düşmanla karşılaştığımızda bizim içecek
suyumuz olur, onlarınsa suyu olmaz». Peygamber (s.a.v.) bu görüşü kabul etti ve
Hubâb’-ın plânı ayrintıyia uygulandı, ilerideki bütün kuyular kapatılıp, bir
sarnıç hazırlandı. Herkes su kırbasını doldurdu.
Daha sonra Sa’d îbn
Muaz (r.) Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve şöyle dedi; «Ey Allah’ın Rasulü, izin
ver de senin için bir gölgelik yapalım, develerini de yanma bağlayalım.
Düşmanla karşılaştığımızda, Allah bize güç verir de onları yenersek, bizim
istediğimiz yerine gelir. Fakat eğer kaybedersek, sen hemen devene binip
gerideki arkadaşlarımıza katılabilirsin. Çünkü geride kalan arkadaşlarımız da
seni bizim kadar severler, eğer senin savaşla karşılaşacağını bilselerdi,
onlar da sana yardımcı olurlar ve senin ya* nmda savaşırlardı.» Bunun üzerine
Peygamber (s.a.vJ, Sa’d’ı övdü ve ona dua etti. Hurma dallarından bir gölgelik
yapıldı,
O gece Allah,
mü’minlere rahat bir uyku indirdi ve mü’minler sabahleyin çok zinde
kalktılar. (Enfal: 11).
Günlerden Cuma’ydı, 17
Mart. M.S. 623, yani 17 Ramazan H. S. 2 [4]Şafakla
birlikte Kureyş Akankal tepesine tırmandı. Onlar tam tepeye ulaştıklarında,
güneş yükselmişti. Peygamber (s.a.v.) onları süslenmiş atlar ve develer
üstünde, tepeden Bedir’e doğru Yelyel vadisine inerken gördü ve şöyle dua
etti: «Allah’ım, işte Kureyş: kibir ve gururla geliyorlar, sana karşı çıkıyor
ve senin Rasulünü yalanlıyorlar. Ya Rabbi, bize vadettiğin yardımını
üzerimizden eksik etme! Ya Rabbi, bu sabah onları helak et!».
Kureyş ordusu tepenin
hemen eteğinde konakladı. Müslümanları beklediklerinden az buldukları için
Cumah kabilesinden Umeyr’i, arkada başka yedek ordunun olup olmadığını
öğrenmek üzere gönderdiler. Umeyr, vadinin diğer ucunda, karşılarında duran,
ordudan başka yardımcı güç görünmediğini haber verdi. «Fakat, ey Kureyşliler,»
diye devam etti, «Onlardan hiç birinin sizden bir adam öl-dürmedikçe öleceğini
zannetmem. Onlar, sizden kendi sayılarına eşit adam öldürürlerse, geriye ne
kalır?» Umeyr, Mekke’de kâhinliğiyle meşhurdu, bu şöhreti sözlerinin daha
etkili olmasını sağlıyordu. Hatice’nin yeğeni Esed kabilesinden Hâkim de bu
konuda aynı görüşteydi. Hakim tüm kampı yürüyerek dolaştıktan sonra Abdu’ş-Şems
kabilesinin konakladığı yere vardı. Utbe’ye: «Ey Velid’in babası» dedi, «Sen
Kureyş’in en büyük adamı ve onların yöneticisinin, onlar sözünü dinlerler.
Sonsuza kadar onların arasında şeref ve Övgüyle anılmak ister misin?» Utbe: «Bunu
nasıl yapabilirim?» diye sordu. «Onları geri götür» dedi Hakim, «ve öldürülen
müttefikin Amr’ın, diyetini üzerine al.» Hakîm siavaşın en büyük nedenlerinden
biri olan kan davası ve diyeti ortadan kaldırmak istiyordu. Çünkü Nahle’de
öldürülen adamın kardeşi Amîr, bu savaşa öç almak için gelmişti. Utbe,
Hakîm’in dediklerinin hepsini kabul etti, fakat onun gidip savaşı en çok isteyen
Ebu Cehille konuşmasını istedi. O sırada orduya şöyle seslendi: «Ey
Kureyşliler, Muhammed ve arkadaşlarıyla savaşmak size hiçbir şey
kazandırmayacak. Eğer onlarla savaşırsanız, herbiriniz bir diğerinin yüzüne,
kardeşi, amcası veya yakın bîr akrabasını öldürdüğü için nefretle bakacak. Bu
nedenle geri dönün ve Muhammed’i diğer Araplara bırakın. Eğer onu Öldürûrlerse
sizin isteğiniz yerine gelir, eğer öldürmezlerse ona karşı kendinizi,
tuttuğunuzu anlayacaksınız».
Utbe, şüphesiz,
kardeşinin kan diyetini ödemek için Amir el-Hadrami’ye yaklaşmak istiyordu.
Fakat Ebu Cehil, Utbe’yi korkaklıkla, kendinin ve karşı saflardaki oğlu Ebu
Huzeyfe’nin öldürmesinden korkmakla suçladı. Daha sonra Amir’e dönerek onu,
kardeşinin öcünü alacağı bu fırsatı kaçırmamaya teşvik etti. «Kalk ve onlara
sözünü, kardeşinin öldürüldüğünü hatırlat» dedi.
Amir ayağa kalktı ve
elbiselerini parçalayarak bağırmaya başladı. «Amr’a yazık oldu! Amr’a yazık
oldu!» Bu sözler askerlerin coşmasına neden oldu ve kalblerini hiddetle
doldurdu. Artık ne Utbe, ne de başka biri onları ikna edemezdi.
Bu son coşku ve hiddet
dolu anlar bir adama beklediği fırsatı sağladı. Kendisi yokken oğlunun
kaçmasından korkan Süheyl oğlu Abdullah’ı da Bedir’e getirmişti. Cumah’ın
lideri Umeyye de zorla islam’dan döndüğünü söylettiği oğlu Ali’yi aynı nedenle
savaş alanına getirmişti. Fakat kararsız olan Ali’nin aksine Abdullah’ın inancı
sarsılmazdı. Kampın yakınındaki bir kayanın arkasına gizlenen Abdullah,
karşıdaki müslüman kampa kaçmanın bir yolunu bulmuştu. Oraya vardığında doğruca
Peygamber ‘e gitti, ikisinin de yüzü sevinçten parlıyordu. Abdullah, daha
sonra sevinç içinde iki eniştesi, Ebu Huzeyfe ve Ebu Sabra’yı selamladı.
[1] Abese: 1-3, Bkz. Böl. XXII
[2] Gözlerin serinliği» deyimi Arapça’da çok fazla sevinç,
neşe ifade eden bir deyimdir,
[3] I. I. 435.
[4] Hicret’ten sonra
– îslam Tarihi Hicret’le başlar.