Hz. Muhammedin Hayatı

Bedîr’e Doğru Hz. Muhammedin Hayatı

 

42.   Bedîr’e
Doğru

 

Ebu SûJfyan ve
arkadaşlarının aldıkları mallarla Suri­ye’den dönme zamanı gelmişti. Peygamber
Is.a.v.) Talha ve Ömer’in kuzeni Sa’d’ı, -Hanîflerden olan Zeyd’in oğlu- Me­dine’nin
batısındaki sahilde yeralan Havra’ya, kervanla il­gili haber almaları için
gönderdi. Bu şekilde, gün ey-batıya hızb bir yürüyüşle kervanı sahile
yaklaştırmak daha da kolay olacaktı. Gönderdiği iki gözcü Cüheyne kabilesin­den
bir adamın evinde, kervan geçinceye kadar misafir edilmişti. Fakat bu zahmetler
boşa gidebilirdi. Çünkü Me­dine’deki yahudilerden veya münafıklardan biri,
Peygam­ber (s.a.v.)’in plânını Ebu Süfyan’a haber vermişti. Bunu duyan Ebu
Süfyan, Gıfari kabilesinden Demdem adındaki Wr adamı Mekke’ye haber vermesi ve
onlan koruyacak bir ordu hazırlamalarını söylemesi için gönderdi. Bu sırada
kendisi de, gece-gündüz kervanıyla sahil yolunda hızla iler­liyordu.

Acil durumda olan
sadece Ebu Süfyan değildi. Peygam­ber (s.a.v.) Medine’de mümkün olduğu kadar
uzun süre kalmak istiyordu, çünkü kızı Rukiyye tr.) çok hastaydı. Fakat kişisel
sorunlar engelleyici olmamalıydı, bu yüzden Peygamber (s,a.vj, gönderdiği
gözcülerin dönmesini bekle­meden yola koyulmaya karar verdi. Medine’ye vardıkla­rında,
Muhacirlerden ve Ensardan oluşan, toplam 305 kişi olan bir ordu kurulmuştu. O
sırada Medine’de eli silah tu­tan yetmiş yedi Muhacir vardı. Üçü hariç hepsi
oradaydılar: Bunlardan  biri  Peygamber  
(s.a.v.)’in  damadı  Osmandı.Peygamber (s.a.v.), onun hasta
karısına bakmak için Me­dine’de kalmasını istemişti. Diğer ikisi ise Talha (r.)
ve Sa’d (r.) idi. Onlar Medine’ye vardıklarında ordu çoktan yola çıkmıştı.

tik konaklarında,
Peygamber (s.a.v.)’in kuzeni Zühre kabilesinden Sa’d, on beş yaşındaki kardeşi
Umeyr’i üzün­tülü görünce, ne olduğunu sordu. «Korkuyorum» dedi Umeyr,
«Allah’ın Rasulü beni görür de çok küçük oidugu-mu söyler ve beni geri gönderir
diye korkuyorum. Fakat ben gitmek istiyorum. Çünkü, belki Allah bana şehadeti
tattırır». Korktuğu başına gelmişti. Peygamber (s.a.v.) or­duyu düzene sokarken
onu gördü ve çok küçük oıdugu için Medine’ye geri dönmesini istedi. Fakat Umeyr
ağlayınca, Peygamber (s.a.v.) kalmasına izin verdi. «O kadar küçük­tü ki,» dedi
Sa’d, «Kılıç kayışını kısaltmak zorunda kal­dım».

Üzerinde üç veya dört
kişiyi taşımakta olan yetmiş de­veleri, biri Zübeyr’e ait olan üç de atları
vardı. Beyaz san­cak Mus’ab (r.)’a verilmişti. Çünkü o, savaşta Kureyşlile-rin
sancaktarı olan Abdu’d-Dar sülalesindendi. Bu öncü kolun hemen arkasında,
Peygamber (s.a.v.) yer alıyordu. Onu da, biri Muhacirleri, diğeri Ensar’ı
temsil eden iki siyah flama takip ediyordu. Bu flamalardan birini Ali (r.),
diğerini Evs’li Sa’d Ibn Muaz (r.) taşıyordu. Peygamber (s.a.v,)’in yokluğunda
Medine’de namazları âmâ olan îbn Ümmü Mektum (r.) kıldıracaktı. Onun hakkında
şu ayet nazil olmuştu: «Surat astı ve yüz çevirdi, kendisine o kör geldi diye»

[1]Demdem’in Mekke’ye ulaşmasından önce Peygamber
(s.a.v.)’in halası Atike korkunç bir rüya görmüş ve bunu Kureyş’i bekleyen
felâkete yormuştu. Rüyadan çok etkile­nen Atike kardeşi Abbas’a haber göndermiş
ve gördükle­rini ona anlatmıştı: «Deveye binen bir adam gördüm, va­dinin
ortasında devesinden indi ve en yüksek sesiyle: ‘Ey vefasız insanlar, üç gün
içinde sizi mahvedecek olan felâ­kete hazırlanın’ diye bağırdı. İnsanların onun
etrafında toplandığını gördüm. Daha sonra  
etrafındaki   insanlarla birlikte
Mescid-i Haram’a girdi. Devesi onu, insanların ara­sından, Kâ’be’nin çatısına
götürdü. Orada yine aynı şe­kilde bağırdı. Daha sonra devesi onu Ebu Kubays
tepesine taşıdı, oradan da insanlara aynı şekilde bağırdı. Sonra yerden bir
kaya aldı ve tepeden aşağıya fırlattı. Kaya te­penin eteklerine ulaştığında
ikiye ayrılmıştı. Mekke’de ka­yanın bir parçasının darbe vurmadığı bir tek ev
kalma­mıştı».

Abbas kızkardeşinin
rüyasını arkadaşı Velid’e -Utbe’-nin oğlu- anlattı. Velid de bunu babasına
anlattı ve haber tüm şehre yayıldı. Ertesi gün Ebu Cehil, Abbas’m yanında
alaylı bir sesle şöyle dedi: «Ey Abdu’l-Muttalib oğulları, ne zamandan beri
aranızdaki kadın peygamber size gayb-dan haberler veriyor? Erkeklerinizin
peygamber rolü oyna­ması yetmedi mi? Şimdi sıra kadınlarınızda mı?» Abbas,
verecek bir cevap bulamadı, fakat Ebu Cehil, ertesi gün Ebu Kubays tepesinden
Demdem’in sesi tüm şehri çınlat­tığında cevabını aldı. İnsanlar evlerinden
fırladılar ve onun etrafında toplandılar. Ebu Süfyan ona çok para ödemişti, bu
nedenle rolünü güzel oynamalıydı. Devenin üstünde, ters bir şekilde oturmuştu,
bunun yanısıra felâket işareti olarak devesinin burnunu da yatmıştı. Devenin
burnun­dan kanlar akıyordu. Kendi üstündeki giysiyi de parça­lamıştı. «Ey
Kureyşliler» diye bağırdı, «Kervan develeri, kervan develeri, Ebu Süfyan’la
beraber olan mallarınız! Mu-hammed ve adamları onlara saldırdı. Yardım edin!
Yar­dım edin!».

Şehir birden bîre
telaşa büründü. Şimdi tehlikede olan kervan, yılın en zengin kervanıydı ve çoğu
onu yitirmek­ten korkuyordu. Hemen bin kişilik bir ordu toplandı. Nehle’de
haram ayda öldürülen Abdu’ş-Şems’in müttefiki Amr’ı kasdederek : «Muhammed ve
arkadaşları bu kervanın, İbn el-Hadramî’nin kervanı gibi olduğunu mu
zannediyorlar?» diyorlardı. Sadece Adiy kabilesi orduda yer almıyordu. Kendi
yerine, para vererek bir Mahzum’luyu gönderen Ebu Leheb’den başka diğer bütün
kabile reisleri bir grup askerle savaşa katılıyorlardı. Beni Hasim ve Beni
Muttalib kabilelerinin de kervanda malları vardı ve onları koruma­yı şeref
meselesi yapıyorlardı. Bu nedenle Talib iki kabile­den de bir grup adam
çıkardı. Abbas da aracılık yapmak için onlarla birlikte gitti. Esed
kabilesinden Hadice’nin ye­ğeni Hakim de aynı amaçla onlara katıldı. Ebu Leheb
gibi Cumah’m lideri Umeyye de, yaşlı bir adam olduğunu ileri sürerek Mekke’de
kalmaya karar verdi. Fakat o Mescid-i Haram’da otururken Utbe geldi, onu önüne
güzel koku ya­yan bir buhurdanlık koyarak: «Bundan kendine güzel ko­ku sür Ebu
Ali, çünkü sen kadınlar gibisin» dedi. «Allah belânı versin» diye Umeyye,
diğerleriyle birlikte yola çık­mak üzere hazırlandı.

Peygamber (s.a.v.)
Medine’den güneye giden direkt yoldan ayrılmış ve batıda Suriye’den Mekke’ye
gideni sahil yolu üzerinde yer alan Bedir’e yönelmişti. Ebu Süfyan’ı Bedir’de
yakalamayı planlıyordu. Bu nedenle müttefikleri olan Cuheynelilerden oraları
iyi tanıyan iki adamı gözcü olarak gönderdi. Gözcüler Bedir kuyusunun üstündeki
bir tepede konakladılar. Su doldurmak için kuyunun yanına geldiklerinde, köyden
iki kızın aralarında konuştuklarına kulak misafiri oldular. Biri diğerine:
«Kervan ya yarın, ya da öbür gün gelecek, onlar için çalışıp para kazanacağım
ve sana olan borcumu ödeyeceğim» diyorlardı. Gözcüler bunları duyunca Peygamber
(s.a.v.)’e haberi ulaştırmada acele ettiler. Bir müddet daha kalmış olsalardı,
batıdan ku-vuya doğru güçlü bir atlının geldiğini göreceklerdi. Atlı Suriye’den
Mekke’ye giden ve Bedir’den geçen yolun, gü­venilir olup olmadığını kontrol
etmek için kervanın önün­den giden Ebu Süfyan’dı. Suyun yanma geldiğinde köylü­lerden
birine rastladı ve ona bir yabancı görüp görmedi­ğini sordu. Köylü, iki
yabancının gelip tepede konakladık­larını ve su doldurup gittiklerini haber
verdi. Ebu Süfyan onların konakladığı tepeye gitti, götürdüğü deve pislikleri­ni
parçaladı. İçlerinde hurma çekirdekleri vardı. «Tanrım,» dedi, «Bu Yesrib’in
yemi». Aceleyle geri döndü ve kervanı Bedir’i sol tarafına alıp deniz kıyısına
doğru yöneltti.

O sırada iki gözcü
Peygamber (s.a.v.)’e kervanın erte­si gün veya iki gün sonra geleceği haberini
ulaştırdılar. Kervan mutlaka, Suriye ile Mekke arasındaki en eski ko-noklardan
biri olan Bedir’de duracaktı. Müslümanların on­ları orada bastırıp, şaşırtmaya
vakitleri vardı.

Dana sonra
Kureyşlilerin bir ordu hazırlayıp yola çık­tıklar} haberi ulaştı. Bunu her
zaman bir ihtimal olarak gözönünde bulundurmuşlardı. Fakat bu ihtimalin
gerçekleş­tiğini öğrenince Peygamber (s.a.v.) sahabilerine danışıp, devam etme
veya geriye dönmek için bir karar verme ge­reğini hissetti. Ebu Bekir tr.) ve
Ömer Cr.), Muhacirler adı­na devam etme kararım açıkladılar. Onların
söyledikleri­ni kuvvetlendirir bir şekilde, Beni Zühre’nin müttefiklerin­den
biri olan ve Medine’ye yeni gelen Mikdad ayağa kalktı ve şöyle dedi: «Ey
Allah’ın Rasulü, Allah sana ne yapman gerektiğini söylediyse onu yap. Biz tsrailoğullannin
Mu­sa’ya- dediği gibi: ‘Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz şüphesiz burada
duranlarız’ Maide : 24) demeyiz. Biz şöy­le deriz: «Sen ve Rabbin gidin, ikiniz
savaşın, sizinle bir­likte, sağınızda, solunuzda, ön ve arkanızda biz de sava­şacağız».
Abdullah İbn Mes’ud daha sonraki yıllarda, Pey­gamber (s.a.v.)’in bu sözleri
duyduğunda nasıl yüzünün parladığım anlatırdı. O buna şaşırmamıştı, çünkü Muha­cirlerin
tamamen kendisiyle birlikte olduğuna inanıyordu. Fakat aynı şey, orada bulunan
Ensar’ın tümü İçin de söy­lenebilir miydi? Ordu, Medine’den kervanı yakalamak
için yola çıkmıştı. Fakat şimdi daha büyük bir orduyla karşı­laşma İhtimali
ortaya çıkmıştı. Bunun yanısıra, Medine’-liler Akabe’de, onu, kendi sınırları
içinde korumak üzere söz vermişlerdi. Ancak kendi ülkelerinde onu, eşlerini ve
çocuklarını korudukları gibi koruyacaklardı. Acaba Medi­ne dışındaki bir
düşmana karşı da onu korumaya hazır mıydılar? «Ey insanlar, benimle istişare
edin» dedi. Hitap geneldi, fakat o, aralarında henüz kimsenin konuşmadığı
Ensar’ı kasdediyordu. Sa’d İbn Muaz (r.) ayağa kalktı ve : «Ey Allah’ın Rasulü,
zannedersem insanlar derken bizi kas­tediyorsun» dedi. Peygamber (s.a.v.) bunu
onaylayınca konuşmasına devam etti: Biz sana güveniyoruz, bize söyle­diklerine
inanıyoruz ve getirdiğin şeyin hak olduğuna şa­hadet ediyoruz. Biz, dinlemek ve
itaat etmek üzere sana söz verdik. O halde ne istiyorsan onu yap, biz seninle
bir­likteyiz. Seni Hak’la gönderene yemin olsun ki, eğer bize şu ileriki
denizden geçmemizi emretsen ve kendin suya dal­san, biz de seninle birlikte
dalarız. Hiç birimiz geride kal­mayız. Yarın o düşmanla karşılaşmaktan da
çekinmiyoruz. Biz savaşta deneyimli ve çatışmada güçlüyüz. Belki de Al­lah,
bizim yiğitliğimizi sana gösterir de senin gözlerin se­rinlikle dolar[2] O
halde Allah’ın yardımıyla bize önderlik et».

İlgili Makaleler