Senin Yüzünün Nuru Hz. Muhammedin Hayatı

41553

32. SENİN YÜZÜNÜN NURU-

 

Ebu Talib’in karısı
Fatıma, (r.) kocasının ölümünden önce veya sonra müslüman olmuştu, Ali ve
Cafer’in kız-kardeşleri olazf kızı Ümmü Hani (r.) de İslâm’a girmişti. Fakat
kocası Hubeyre, Allah’ın birliği mesajına kapalı idi. Bunun]* birlikte
Peygamber (s.a.v.) evlerine geldiğinde onu iyi kazalar ve namaz vakti ise
evdeki Müslümanlar ce­maatle namaz kılarlardı. Bir keresinde hepsi yatsı nama­zını
Peygamberle birlikte kıldıktan sonra, Ümmü Hani Peygamber (s.a-v.)’i geceyi
kendi evlerinde geçirmeye da­vet etti. Peygamber (s.a.v.) onun teklifini kabul
etti; fakat uyuduktan kasa bir süre sonra kalktı ve Mescid-i Haram’a gitti,
çünkü geceleri Ka’be’yi ziyaret etmeyi severdi. Ora-dayken uyku bastırdı ve
Peygamber (s.a.v.) Hicr’de uyudu.

«Ben Hicr’de uyurken»
dedi, «Cebrail geldi ve ayağıy­la beni dürttü. Uyandım ve etrafta hiçbir şey
göremeyin­ce tekrar yattım. İkinci kez geldi; üçüncü kez yine geldi ve beni
kolumdan tutup ayağa kaldırdı, birlikte Mescid’in ka­pısından çaktık. Orada
eşekle katır arası beyaz bir binek vardı. İki yananda, bacaklarım oynattığı
yerde kanatları vardı ve her adımı gözün görebileceği uzaklığa varıyor­du[1].

Daha sonra Peygamber
(s.a.v.) Burak adlı bu bineğe Cebrail’le nasıl bindiğini, Cebrail’in göğe
ytlkselirkon bi­ci)

hızını, _ yönünü
ayarladığını, kuzeye, Yetrlb t* Hayber’İn Ötesine gidip Kudüs’e vardıklarını
anlattı. On­da bir grup Peygamberle -İbrahim, Musa, tsa ve diterle­ri-
karşılaştılar. Mescİd’de namaz kılarken bütün peygam­berler onun arkasında
namaz kıldılar. Daha sonra Muham-med’in Önüne iki fıçı kondu, biri aüt, biri
şarapla doluydu. Peygamber (s.a.v.) süt dolu fıçıdan aldı ve içti, tarap fı­çısına
dokunmadı. Bunun üzerine Cebrail söyle dedi: «Sen doğru yola yöneltildin, sen
de halkını o yola yönelttin ve şarap sana yasaklandı».

Daha sonra,
kendisinden öncekiler gibi -Ennoch, Uya», İsa ve Meryem gibi- ö da bu dünyadan
Semaya yükseltil­di. Kudüs’ toprağının ortasındaki bir taşın üstünden tek­rar
Burak’a bindi. Burak onu yükseltti ve, llyas’ın ateş ara­basının işlevini
gördü. Artık kendi asıl halinde görünen Cebrail onları dünyevi şekil, yer ve
zamandan uzaklaştı­rıp semaya yükseltti, yedi semadan her birinden geçerken,
Muhamnred (s.a.v.) kendisiyle birlikte Kudüs’te namaz kı­lan peygamberleri
tekrar gördü. Dünyada onları cismani bir şekilde görmüştü oysa şimdi onları
semavi şekillerin­de görüyor ve gördüklerine hayretle bakıyordu. Yusuf’un
yüzünün dolunayın parlaklığı gibi olduğunu*[2]ve tüm
gü­zelliklerin yarısına sahip olduğunu[3] söylemiştir.
Fakat bu bile onun diğer peygamberler karşısındaki şaşkınlığını gi-dermemiş bu
yüzden de, ayrıca Harun’un güzelliğinden bahsetmiştir[4].
Gökte gördüğü bahçelerle ilgili şunları söy­ledi : «Yay büyüklüğündeki bir
Cennet parçası, güneşin do­ğup battığı tüm alandan daha iyidir. Eğer Cennet
kadın­larından biri yeryüzünün insanlarına görünse, gökle yer arasındaki bütün
alanı ışık ve güzel koku ile doldurur» Orada gördüğü her şeyi Ruh gözüyle
görüyordu. Tüm dün­yevî yaratıklara nazaran  
kendi ruhsal    tabiatı hakkında şöyle
demiştir: *Adem henüz su “ile çamur arası bir şey­ken, ben peygamberdim»[5].

Göğe yükselişinin
zirvesi Sidret’ül-Mûnteha (En son sidr ağacı) idi. Kur’an’da bu şekilde
belirtilmiştir ve Pey­gamber (s.a.v.)’in hadislerine dayanan eski bir tefsirde
şunlar geçer: «Sidr ağacının kökü Taht’tadır ve bu ağaç, peygamber olsun,
Cebrail olsun herkesin bilme noktası­nın sınırını belirler. Onun ötesi, Allah’tan
başka herkese gizlidir»[6].
Evrenin bu sınırında Cebrail (a.s.) Muhammed’e asıl şekliyle, yaratıldığı gibi
göründü[7]. Daha
sonra, âyette geçtiği gibi:

«Sidreyi örten
örtmekte iken, göz kayıp-şaşmadı ve (sınırı) taş-madı. Andolsun, O, Rabbinİn en
büyük âyetlerinden olanını gördü». (Necm: 16-18).

Taberi Tefsiri’ne
göre, ilahi Nur, Sidr ağacına inmjş ve onun ötesindeki herşeyi gizlemiştir.
Peygamber (s.a.v.) gö­zü kayıp-şaşmamış ve sının aşmamıştır.[8] Bu
peygamberin (s.a.v.) «Senin yüzünün nuruna sığınıyorum» sözünün kar­şılığıydı.

Sidr Ağacı’nda
Peygamber (s.a.v.) ümmeti için elli re­kat namaz kılma emrini aldı; aynı zamanda[9] islâm
inan­cını ortaya koyan şu âyeti de öğrendi

«Peygamber, kendisine
Rabbinden indirilene İman etti. mü’-minter de. Tümü, Allah’a meleklerine,
kitaplartna ve peygamberle­rine inandt. Onun peygamberleri arasında hiçbirini
(diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbİmiz bağışlamanı
(dileriz). Varış ancak Sana’dır’ dediler». (Bakara: 285).

Daha önce
yükseldikleri gibi yedi gökten tekrar indi­ler. Peygamber (s.a.v.) bu konuda
şunları söyler; «Dönü­şümde Musa’nın -o size ne iyi bir dosttu I- yanından ge­çerken
bana: «Sana kaç vakit namaz farz oldu?» diye sor­du. Ben günde elli vakit
olduğunu söyleyince «Namaz ağır bir ibadettir, senin ümmetin ise zayıftır.
Rabbine geri dön ve senin ve ümmetinin yükünü hafifletmesini iste» dedi. Bunun
üzerine geri döndüm ve Rabbimden yükümü hafif­letmesini istedim, O da on
vaktini geri aldı. Musa, yanın­dan geçerken yine bana aynı şeyleri tekrarladı,
ben de ge­ri döndüm ve on vakit namaz daha üzerimden kaldırıldı. Fakat her
seferinde Musa beni geri gönderiyordu, sonun­da üzerimde günde beş vakit namaz
kaldı. Tekrar Musa’­nın yanma gittim, o yine daha önce söylediklerini tekrar­lıyordu.
Ben: «Rabbime gittim ve utanana dek azaltması­nı istedim artık geri dönemem»
dedim. İşte bu yüzden kim beş vakit namazı Allah’ın merhametine sığınarak
ih-las ile kılarsa, ona bu elli vaktin sevabı verilir»1[10]

Peygamber (s.a.v.) ve
Cebrail (a.s.) Kudüs’teki o ta­şın yanına indikten sonra geldikleri yoldan,
güneyden ge­len kervanları görerek tekrar Mekke’ye döndüler. Kâ’be’ye
vardıklarında hâlâ geceydi. Peygamber (s.a.v.) oradan yi­ne kuzeninin evine
gitti. Ümmü Hani olayı şöyle anlatı­yor : «Şafaktan kısa bir süre önce
Peygamber (s.a.v.) bizi uyandırdı ve sabah nam azmi birlikte kıldıktan sonra ba­na:
«Ümmü Hani, gördüğün gibi akşam namazını sizinle birlikte bu vadide kıldım.
Daha sonra Kudüs’e gittim ve orada namaz kıldım. Şimdi de gördüğün gibi sabah
nama­zını yine beraber kıldık» dedi. Gitmek için ayağa kalktı. Cübbesini
öylesine kuvvetle çektim ki, Peygamber (s.a.v.}’-in göğsü açık kalacak şekilde
cübbe üstünden sıyrıldı: «Ey Allah’ın Rasulü dedim, «Bunu başkalarına söyleme,
çün­kü onlar sana yalancı der ve seninle alay ederler» dedim-, O ise: «Allah’a
yemin ederim onlara söyleyeceğim1 dedi».[11].

Mescid’e gitti ve orada
karşılaştıklarına Kudüs’e yap-ügı yolculuğu anlattı, düşmanları buna çok
sevinmişler­di; çünkü şimdi ellerinde ona mecnun  (deli) 
demek için karşı çıkılamaz bir delil vardı. Kureyşli çocuklar bile
Mek-keden Suriye’ye bir kervanın ancak bir ayda varabilece­ğini ve dönüşün de
bir ay olacağını biliyordu. Şimdi, Mu-hammed iâe bir gecede oraya gidip
geleceğini, iddia edi­yordu. Bir gurup adam Ebu Bekir (r.)’e gitti ver «Şimdi
bakalım arkadaşın hakkında ne düşüneceksin? O bize dün gece Kudüs’e gittiğini,
orada namaz kılıp geri döndüğünü söylüyor» 
dediler. Ebu Bekir  (r.)  onları yalan söylemek­le suçladı, fakat onlar
Muhammed (s.a.v.)’in o anda Mes-cidde ve yolculuğunu anlatmakta olduğunu
söylediler. Ebu Bekir o zaman: «Eğer O söylediyse, doğrudur. Bunda şa­şılacak
ne var? O bana gökten haberlerin gece veya gün­düz bir saat içinde geldiğini
söyledi. Ben onun doğru söy­lediğini biliyorum. Bu, sizin yersiz itirazlarınızın
ötesinde bir olaydır» dedi[12] Daha
sonra O da mescide gitti ve yine aynı şekilde tasdik etti. «Eğer o söylediyse,
doğrudur”. O zamandan itibaren Peygamber  
(s.a.v.),  Ebu  Bekir  
(r.)’e, «doğrunun tasdikçisi» ve «doğrunun şahidi» anlamına ge­len
es-Sıddık adını verdi. Bunun yanısıra olayı inanılmaz bulan bazı kişiler,
fikirlerinden dönmek üzereydiler, çün­kü Peygamber (s.a.v.)  Mekke’ye dönerken yolda gördüğü kervanları
anlatıyor, kaç gün sonra ve nasıl şehre ulaşa­bileceklerini söylüyordu. Önceden
haber verdiği olayların hepsi yerine 
gelmişti.  Peygamber   (s.a.v.)  
Mescİd’dekilere sadece Kudüs’e yaptığı yolculuğu anlatmıştı. Ebu Bekir
ve­ya ashabdan başkalarıyla yalnız kaldığında, gökte yaptı­ğı yolculuğu ve
orada gördüklerinin bir kısmını anlatmış­tır. Bunlar genellikle daha sonraki
yıllarda sorulan soru­lara verilen cevaplar şeklinde ortaya çıkmıştır.

 

 



[1] I.I.264

[2] IJ. 270.

[3] A. H. IU, 286. <4) 1.1. 270.

[4] B. L. VI, 6.

[5] Tir. XLVI, 1; A. H. IV, 66.

[6] Tab. Tefsir, LHI.

[7] M. 1,280; B. UX, 7.

[8] Tab. Tefsir, LIII.

[9] M. I. 280.

 

[10] 1.1. 271.

[11] I. I. 267.

[12] I. I. 265.