Savaş Ve Barış Hz. Muhammedin Hayatı
58. Savaş
Ve Barış
M.S. 626 yılının ilk
aylarında Fatıma bir erkek çocuğu daha dünyaya getirdi. Peygamber (s.a.v.}
el-Hasan ismini çok seviyordu. Bu nedenle Faüma’nın ikinci çocuğuna «küçük
Hasan» yani «küçük güzel adam» anlamına gelen Hüseyin adını verdi. O sıralarda
«fakirlerin annesi» diye tanınan yeni zevcesi Zeyneb hastalandı ve vefat etti.
Vefat ettiğinde, Peygamber (s.a.v.)’le henüz sekiz aylık evli idi. Peygamber
(s.a.v.) onun cenaze namazını kıldırdı ve onu Baki mezarlığında kızı
Rukiye’nin mezarının yakınına gömdü. Bunu takip eden ay Peygamber (s.a.v.) -in
kuzeni Ebu Seleme (r.) Uhud’da aldığı -önce çabuk iyileşen, fakat sonradan
tekrar açılan- yara nedeniyle oldu. Peygamber fs.a.vJ, öldüğü sırada onun
yanındaydı ve o son nefesini verirken dua ediyordu. Öldükten sonra gollerini
de Peygamber (s.a.v.) kapattı.
Ebu Seleme (r.) ve
Ümmü Seleme (r.) birbirine çok bağlı bir çiftti. Ümmü Seleme kocasına,
ikisinden biri öldüğünde evlenmemek üzere anlaşma yapmalarını teklif etti.
Fakat Ebu Seleme, eğer kendisi önce ölürse, karısının mutlaka evlenmesi gerektiğini
söyledi ve şöyle dua etti «Allah’ım, Ümmü
Seleme’ye benden sonra, benden daha iyi ve ona acı ve elem çektirmeyecek bir
koca ver». Ebu Seleme’nin Ölümünden dört ay sonra Peygamber fs.a.v.) Ümmü
Seleme’ye evlenme teklif etti. Ümmü Seleme kendisinin Peygamber (s.a.v.)’e
uygun bir eş olmadığını öne sürdü. «Ben yaşlı bir kadınım» dedi «ve yetimlerin
annesiyîm. Bunların yanısıra bir de benim kıskançlık huyum var. Ey Allah’ın
Rasulü, senin birden fazla eşin var.» dedi. Peygamber ts.a.v.) şöyle cevap
verdi: «Yaş konusunu ele alırsak ben senden yaşlıyım. Kıskançlığa gelince,
Allah’a bu huyu senden alması için dua ederim. Çocuklarına ise Allah ve Rasulü
göz kulak olacaktır». Böylece evlendiler ve Ümmü Seleme, sağlığında Zeyneb’in
olan odaya yerleşti.
Ümmü Seleme (r.), yaşı
ile ilgili söylediklerine rağmen henüz yirmidokuz yaşında genç bir kadındı.
Ebu Seleme ile Habeşistan’a hicret ettiğinde sadece onsekiz yaşındaydı.
Kıskançlığına gelince, Ümmü Seleme bu evlilikle imtihan edileceğinden haklı
olarak korkuyordu. Bu korkuyu taşıyan sadece o değildi. Aişe, Hafsa ve
Zeyneb’i zorluk çekmeden kabul etmişti. Fakat belki de kendi yaşı ilerlediği
için -ondört yaşındaydı- bu kez durum farklıydı. Aişe, Ümmü Seleme’yi sık sık
görürdü, Fatıma’nın düğün hazırlıklarını birlikte yapmışlardı. Fakat Aişe
hiçbir zaman ona muhtemel bir rakip gözüyle bakmamıştı. Fakat şimdi, Medine’de
herkes Peygamberin yeni evliliğinden ve gelinin güzelliğinden konuşuyordu.
Aişe bunları duyduğunda sıkılmıştı. «Onun güzelliği ile ilgili şeyler bana
anlatılınca çok üzülmüştüm» dedi. «Onu yakından görebilmek için gittim ve onun
anlatmlandan kat kat daha güzel olduğunu gördüm. Bunu Hafsa’ya da anlattım.
Hafsa: «Hayır, sen kıskandığın için böyle söylüyorsun o anlattıkları gibi
değil» dedi. Daha sonra kendi gözüyle karar vermek için Ümmü Seleme’nin yanma
gitti. Döndüğünde bana: «Onu kendi gözlerimle gördüm. Senin söylediğin kadar
güzel değil, ama yine de güzel sayılır» dedi. Bunun üzerine tekrar onu
görmeye gittim. Gerçekten de Hafsa’nın dediği gibiydi. Fakat ben yine de
kıskanıyordum»[1].
Ebu Süfyan’ın Uhud’dan
sonra teklif ettiği ve Peygamber (s.a.v.)’in de kabul ettiği Bedir’de
yapılacak olan ikinci çarpışmanın zamanı yaklaşıyordu. Fakat o yıl kurak bir
yıldı ve Ebu Süfyan, yolculukta atların ve develerin yiyebileceği yeşillikler
olmadığının farkındaydı. Savaş boyunca gerekli olan yemi Mekke’den taşımaları
gerekiyordu. Fakat Mekke’deki stokları da bitmek üzereydi. Ebu Süfyan kendi
teklifinden geri dönme şerefsizliğini göstermek istemiyordu. Muhammed
Cs.a.v.)’in bu anlaşmayı bozmasını bekliyordu. Fakat Yesrib’den savaşa
hazırlanıldığı haberleri geliyordu. Kararını değiştirmesi için ona bazı şeyler
öne sürülebilir miydi? Ebu Süfyan, Süheyl ve diğer birkaç Kureyş liderine
danıştı. Birlikte bir plân yaptılar. Ga-tafan kabilesinin 3eni Aşça’ kolunun
liderlerinden olan Nuaym, Süheyl’in arkadaşıydı ve o sırada Mekke’de idi. Ona
güvenebileceklerini düşündüler. O, Kureyş’ten olmadığı için tarafsız ve
objektif bir gözlemci ve tavsiyeci gibi görülebilirdi. Eğer müslümanları
Bedir’deki karşılaşmadan vazgeçirmeyi başarırsa ona yirmi deve vereceklerini
va-dettiler. Nuaym bu teklifi kabul etti ve vahaya doğru yola çıktı. Orada Ebu
Süfyan’m Bedir’deki karşılaşma için çok büyük bir ordu kurduğu haberini yaydı.
Her toplulukla ayrı ayn konuştu. Ensara, Muhacirlere, yahudilere ve münafıklara
tehlikenin geldiğini söyledi ve alarm haberini şöyle bir tavsiyeyle bağladı:
«Burada kaim, onlara karşı çıkmayın. Hiçbirinizin sağ olarak geri
dönebileceğinizi zannetmem». Yahudiler ve münafıklar Mekke’lilerin ordu
hazırlamasına sevindiler ve bu haberlerin Medine’de daha da yayılmasını
sağladılar. Nuaym, müslümanlar üzerinde de etkili olmuştu. Çoğu Bedir’e
gitmenin akıl kârı olmadığını düşünüyordu. Müslümanların bu tutumunu Peygamber
Cs.a.v.) de haber aldı ve kendisiyle birlikte kimsenin gelmeyeceğinden endişe
etmeye başladı. Fakat Ebu Bekir ve Ömer, her ne olursa olsun Kureyş’e verdiği
sözden dönmemesi için onu uyardılar. «Allah dinini destekler» dediler, «Ve
Allah Rasulüne güç verir». Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) : «Tek başıma bile
olsam gideceğim” dedi.
Bu bir iki kelime
Nuaym’ın develerinden olmasına ve tam başaracağım sandığı anda tüm çabalarının
boşa gitmeşine neden oldu. Fakat kendisine rağmen görevinin, yanlış olduğunu
farketmişti: Medine’de kendi deneyimlerinin ve etkisinin ötesinde birşeylerin
yürürlükte olduğunu anlamış ve İslam’ın ilk tohumları kalbine yerleşmişti. Peygamber
(s.a.v.) önceden kararlaştırdığı şekilde çok sayıda deve ve sürücüsü ile on da
atlı adamı yanına alarak yola çıktı. Çoğu Bedir Panayırı’nda satmak üzere yanlarına
ticari eşya almışlardı.
O sırada Ebu Süfyan
Kureyşlilere şöyle diyordu: «Bir-iki günü yolda geçirelim, sonra geri dönelim.
Eğer Muhammed (s.a.v.) ortaya çıkmazsa, bizim yola çıktığımızı ve tekrar geri
döndüğümüzü duyacaktır. O sözünde durmamış ve sözünden dönme suçu ona ait
olacaktır». Fakat Ebu Süf-yan’ın ümitlerinin tersine Peygamber (s.a.v.) ve
arkadaşları gelmişler ve Bedir panayırında sekiz gün kalmışlardı. Panayıra
katılan Araplar ise Kureyş’in sözünden döndüğü ve Peygamber (s.a.v.)’in sözünde
durduğu haberini tüm Arabistan’a yaymışlardı. Müslümanların moral zaferinin
arttığı ve kendilerinin Arapların gözünden düştüğü haberi Mekke’ye ulaştığında
Safvan ve diğerleri, Bedir’de ikinci bjr karşılaşma için söz verdiği için Ebu
Süfyan’ı azarladılar. Fakat bu başarısızlık onların bu yeni dini ve taraftarlarını
ortadan kaldırmak için plânladıkları büyük savaş hazırlıklarını engellemedi.
Bedir’den döndükten
sonra Medine’de bir ay boyunca barış dolu bir ortam yaşandı. Fakat bir ay kadar
bir süre sonra bazı Gatafan kabilelerinin Yesrib’e saldırı hazırlıklarına
giriştiği haberi ulaştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) hemen dörtyüz kişilik
bir ordu kurup Necd üzerine yürüdü. Ama onlar oraya ulaştıklarında düşman çoktan
kaçmıştı. Bu sefer sırasında Peygamber (s.a.v.)’e «Korku namazı»nı nasıl
kılacağını anlatan bir vahiy geldi. Bu âyetlerde savaş sırasında ordunun nasıl
namaz kılacağı, düşmandan korku anında neler yapılacağı, nasıl bir grup namaz
kılarken, diğer bir grubun gözcülük edeceği anlatılıyordu. (Nisa: 101-102).
Bu grupla birlikte
yolculuk edenlerden biri de Abdullah’ın oğlu Cabir idi. Daha sonraki yıllarda,
konak yerlerinden birinde meydana gelen bir olayı şöyle anlattı: «Biz Peygamber
(s.a.v.)’in yanındayken ashabdan biri elinde yakaladığı bir kuşla geldi. O
sırada yavru kuşun annesi kendisini o adamın ellerine attı. İnsanların yüzü
şaşkınlıkla dolmuştu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: «Bu kuşa mı
hayret ediyorsunuz? Onun yavrusunu aldınız, o da merhametinden kendisini sizin
ellerinize yavrusunun yanına attı. Allah’a yemin ederim ki Rabbiniz size
karşı bu kuşun yavrusuna gösterdiği merhametten daha fazla merhamet eder»3.
Daha sonra adama yavru kuşu aldığı yere koymasını emretti».
Peygamber (s.a.v.),
bir keresinde de şöyle demiştir: -Allah’ın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini
insanlar, cinler, sığırlar ve diğer hayvanlara indirmiştir. Bu şekilde, bu
yaratıklar birbirlerine karşı merhamet beslerler ve vahşi yaratıklar, yavrusuna
karşı merhametli olmaya yönelir. Geri kalan doksandokuz merhameti de. Allah
kendisine ayırmıştır. Bununla Hesap Günü kullarına merhamet eder»[2]
Cabir (r.) Medine’ye
dönerken Peygamber (s.a.v.)’le birlikte birkaç kişinin geriden takip ettiği ve
diğer grupların çok önlerde yol aldığı haberini de vermiştir. Cabir’in devesi
yaşlı ve zayıf olduğu için çoğunluğu oluşturan ilk gruba ayak uyduramamış ve
geri kalmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona rastlayınca neden bu kadar geride
kaldığını sordu. O; «Ey Allah’ın Rasulü,» dedi, «bu deve bundan hızlı
gidemiyor». Peygamber (s.a.v.): «Deveni çöktür» dedi, kendi devesini de
çöktürdü. Cabir (r.) bundan sonrasını şöyle anlatıyor: «Şu sopayı bana ver
dedi, ben de verdim. Peygamber (s.a.v.) elindeki sopayla bir iki kez ona vurdu.
Daha sonra deveme binmemi istedi ve yolumuza devam ettik. Rasulünü Hak’la
gönderene yemin olsun ki benim devem onunkini geçti.»