Salih (a.s.) Hayatı
F. İnananların Kurtuluşu
Semûd kavminden
müşriklerin toptan ölmeleri ve yurtlarının ıssız kalmasına karşılık, Allah’ın
emriyle oradan ayrılan Hz. Salih (a.s.) ve ashabının kurtuluşu âyetlerde şöyle
izah edilmektedir:
“Buyruğumuz
gelince, Salih’i ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak o
günün rezilliğinden kurtardık. Doğrusu Rabbin pek kuvvetli ve güçlüdür.”[46]
“Hilelerinin
sonunun nasıl olduğuna bir bak! Biz onlan ve milletlerini, hepsini, yerle bir
ettik. İşte, haksızlıkları yüzünden harap olmuş, bomboş evleri’. Bunda, bilen
bir millet için şüphesiz, büyük bir ders vardır, inanıp Allah’a karşı gelmekten
sakınanları ise kurtardık.”[47]
“İnananları ve
Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtardık.”[48]
Vehb b. Münebbih ve
İbn İshak’ın beyanlarına göre, Hz. Salih (a.s.) ile birlikte kurtulan
mü’minler, dört bin kişi civarında idi. Hz. Salih (a.s.), bu azabın vukuundan
önce, ümmetiyle beraber, Semûd kavminin yurdundan çıkarak, Şam taraflarına
gitmiş, Filistin’de Remle kasabasında ikâmet etmiştir.[49] Mekke’ye
gittiği veya Yemen bölgesinde Hadramevt’e gidip orada vefat ettiği de rivayet
edilmektedir. Yine Sînâ yarımadası halkı arasında dolaşan rivayetlere göre,
azaptan kurtulan Hz. Salih (a.s.) ve mü’minler, bu yarımadaya gelmişlerdir.
Orada, Musa dağının yanında Hz. Salih (a.s.)’m sığındığı dağ olarak bilinen ve
onun adıyla isimlendirilen bir dağ bulunmaktadır. Bu bölgede yer alan bâzı
merkezlerde, ona ait olduğu söylenen birkaç tane kabir vardır. Meşhur
seyyahlardan İbn Cübeyr ve İbn Battûta, uzun süre Haçlıların elinde kalan Akka
şehrinden bahsederlerken, bu şehrin merkez câmiinin mihrabının yanında Hz.
Salih (a.s.)’m kabrinin bulunduğunu söylemişlerdir.[50]
Yakut İse, Kinnesrin dağında Hz. Salih (a.s.)’a ait olduğu söylenen bir kabrin
bulunduğunu belirttikten sonra, işin doğrusunun onun kabrinin Yemen’de olduğunu
söylemiş ve Mekke’de olduğu şeklindeki rivayetlere de işaret etmiştir.[51] îbn
Kuteybe, Hz. Salih (a.s.)’m ashâbıyla birlikte 20 yıl daha yaşadıktan sonra
158 yaşında öldüğünü kaydetmektedir. Âd kavminin peygamberi Hz. Hûd (a.s.) ile
Hz. Salih (a.s.) arasında bir asırlık bir süre olduğu zikredilmiştir.[52]
G. Salih (A.S.) Kıssasından Bâzı Mesajlar
1. Bu Kıssa Sağlıklı Düşünenler İçin
Çarpıcı Bir İbret Tablosudur
Nemi süresinin 52.
âyetinde, “Salih (a.s.) kıssasının düşünenler için ibret olduğu”
belirtilmiştir. Buradan, inkâr eden bir kavmin helakinin sebebini, ancak iyi
bir şekilde düşünenlerin fark edebileceği anlaşılmaktadır. Yâni câhiller, bir
devenin öldürülmesiyle Semüd kavminin helaki arasındaki alâkayı kabul etmezler.
Böylesi umûmî felâketleri, sâdece doğal sebeplere bağlayarak, bu tür olaylar
ile, insanların ahlâki durumları ve işledikleri kötülükler arasında bir
alâkanın olamayacağını iddia ederler. Bu toplumsal felâketlerin, zorbalık,
zulüm, ve ahlâksızlığın yayılmasıyla ilgisinin bulunduğunu kesinlikle
reddederler.
Bu hâdiselerden ders
çıkaran ilim ve hikmet sahipleri ise, kâinatın Allah tarafından yaratıldığı ve
yine O’nun tarafından idare edildiği İnancından hareketle, bu tür maddî
olayların da O’nun irâdesine tâbi olduğunu kabul ederler. Eski toplumlardan pek
çoğunun, inkârları ve işledikler kötülükleri yüzünden ilâhî azaba çarptırıldığı
gerçeğini kabullenerek, bu cezayı, bir ihtar olarak değerlendirirler ve ondan
gerekli dersi çıkarırlar. [53]
2. Mucize İsteyip Sonra da İnkâr
Edenlerin Sonu Helak Olmuştur
Önceki toplumların
toplu helakine yol açan sebeplerden biri de, peygamberlerinden ısrarla mucize
istemeleri, mucize gösterdiğinde ise, iman etmek yerine inat ve küfürlerini devam
ettirmeleri olmuştur. Semûd kavmi hakkında inmiş olan bir âyette bu gerçeğe
şöyle işaret edilmiştir:
“Bizi mucize
göndermekten alıkoyan, ancak, öncekilerin mucizeleri yalanlamış olmalarıdır.
Semûd kavmine gözle görülebilen bir mucize, bir dişi deve vermiştik de ona
zulmetmişlerdi. Yaptıklannın cezasını da gördüler. Oysa biz mucizelerimizi,
ancak insanları sakındırmak için göndeririz. “[54]
Mevdûdî, bu âyetin
tefsirinde, bu âyetin Peygamberimiz (s.a.v)’den mucizeler isteyen Mekke
müşriklerine yönelik mesajını şöyle özetlemektedir:
“Size doğru yolu
göstermek için mucizeler göndermemesi, Allah’ın rahmetindendir. Oysa siz,
böyle mucizelerin gönderilemeye-ceğini sanıyorsunuz. Bilmelisiniz ki, size bir
mucize gönderilmiyor, çünkü bu mucizenin reddedilmesi, kaçınılmaz olarak azaba
neden olur ve bu yüzden hepiniz helak edilirsiniz. Semûd kavmi gibi a-paçık
mucizeleri reddeden kavimlerin tamamen helak edildiğini tarihten
öğrenebilirsiniz.”[55]
Buradan anlaşıldığı
gibi mucizeler, peygamberlerin Allah’tan yardım gördüklerinin anlaşılması için
bir delil ve yine inkâr edenlerin karşılaşacakları azabın farkına varmaları
için bir uyarıdır. Pek çok kavim, mucizeleri yalanlamaları yüzünden toplu
helake mâruz kalmışlardır. Allah’ın varlığına delâlet eden â-yetler, üç kısma
ayrılır: Bir kısmı her şeyi kapsar. Her şeyde, Allah’ın bir âyeti vardır ki, bu
âyet Allah’ın varlığına delâlet eder. Bu âyetlerden bir kısmı ise olağan
üstüdür. Bunlar mucizeler ve kerametlerdir. Mucizeler arasında, müşrikler
tarafından inadına istenen ve ısrar edilen bir kısmı vardır ki, bunlara
“âyât-ı muktaraha” denilir. Bunlar gösterildiği zaman, peygamberlere
i-nanmayanlar Semüd kavmi gibi köklerini kesecek bir azap ile yok
edilmişlerdir.[56] Kureyş müşriklerinin
Rasül-i Ekrem (s.a.v.)’ den inadına olarak istedikleri mucize de “âyât-ı
muktaraha” cin-sindendir.
İbn Abbas’tan bu
hususta nakledilen bir rivayet şöyledir: Mekke müşrikleri, Rasülullah
(s.a.v.)’e gelerek, peygamber olduğunu ispat için, Safa tepesini altına
çevirmesini, Mekke dağlarını ortadan kaldırıp, yerlerini düz ve ekilebilir bir
arazi haline getirmesini istemişlerdi. Bunun üzerine Allah tarafından,
Rasülullah (s.a.v.J’e istediği takdirde bunların yapılacağı; ancak buna rağmen
iman etmeyecek olurlarsa, Mekke müşriklerinin önceki kavimler gibi helak
edilecekleri bildirildi. Rasülullah (s.a.v.) ise, onların helakini istemediğini
bildirdi ve bu hâdise dolayısıyla bu âyet nazil oldu.[57]
Aynı sûrenin 90^93.
âyetlerinde, Mekke müşriklerinin istedikleri bu mucizeler hakkında şöyle
denilmektedir:
“Kâfirler şöyle
dediler: ‘Bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak çıkarmadıkça sana iman
etmeyeceğiz. Veya içinde hurma ve üzüm bulunan bir bahçen olsun, ortasından
şarıl şarıl ırmaklar akıt. Yahut sandığın gibi göğü başımıza parça parça düşür,
ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getir. Yahut altından bir evin olmalı ya
da göğe çıkmalısın. Allah’tan peygamber olduğunu yazan, okuyabildiğimiz bir
kitap indirmediğin takdirde, göğe çıktığına da inanmayız.’ Ey Muhammedi Sen
onlara şöyle de: Rabbimi tenzih ederim. Nihayet ben de, peygamber olan bir
insandan başka bir şey değilim.” [58]
3. Mü’minler İsraftan Kaçınmak
Zorundadırlar
İslâm Medeniyetinin
temel prensiplerinden biri, israf ve cimrilikten kaçınmak suretiyle dengeli bir
hayat sürmektir. Nitekim Hz. Hûd (a.s.) ve Hz. Salih (a.s.) da, kavimlerini
israf ve taşkınlıktan kaçınmaya çağırmışlardır. Hz. Hûd (a.s.), ihtiyaçlarını
karşılayacak standartlarda evler yapmak yerine bütün ihtimamlarını dünya
zevklerine yönelterek, gururlanıp çalım satmak için muhteşem binalar yapmakla
israfa giden kavmini şöyle uyarmıştı:
“Siz, her tepeye
bir köşk yapıp zevklenir misiniz. Dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi bir takım
saraylar ve havuzlar ediniyorsunuz. “[59]
Hz. Salih (a.s.) da,
Allah’ın kendilerine bahşettiği nimetleri şımarıklıkla saçıp savuran ve dünya
zevklerinden başka bir şey düşünmeyen kavmini şöyle uyarmıştı:
“Siz burada güven
içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bahçelerde, çeşme başlarında? Ekinler
ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla evler
yontuyorsunuz. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”[60]
Zamanımızda da,
milyonlarca insan açlık sıkıntısı çekerken, toplumların zenginleri, büyük
paralar harcayarak köşkler, villalar ve çeşitli eğlence tesisleri
yaptırmaktadırlar. İnsanların önemli bir kısmı başını sokacak mütevâzi evler
dahi bulamazken, onlar, sermâyelerinin büyük bölümünü, diğer insanların
menfaatine olacak şekilde kullanmak ve ülke kalkınmasına katkı sağlayacak
tesisler yaptırmak yerine, sırf lükslerini daha da artırmak için
harcamaktadırlar. Maalesef, Müslümanlar arasında da durum böyledir. Halbuki
İslâm, sosyal dayanışmayı esas alan âdil bir cemiyet anlayışını telkin
etmektedir. İsrafı önleyerek, toplumda yardımlaşma anlayışını hâkim kılmayı ve
muhtaçları gözetmeyi öngörmektedir. Zenginin malı her ne kadar özel mülküyse
de, onun malının faydasının bütün insanlara şâmil kılınmasını hedeflemektedir.[61]
Allah Teâlâ’nın, mü’minlere bu konudaki emir ve tavsiyesi şöyledir:
“Akrabaya,
düşkünlere, yolcuya hakkını ver; elindekileri o-lur-olmaz yere saçıp savurma.
Mallarını saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan
ise Rabbinin nimetlerine karşı çok nankördür. Ve eğer Rabbinden yardımda
bulunma imkânını dilediğin halde, durumun müsait olmadığı için yardım edemiyor,
İhtiyaç sahiplerinden yüz çevirme zorunda kalıyorsan, onlara tatlı ve yumuşak
söz söyle. Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz
olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın. Doğrusu, senin Rabbin, dilediği
kimsenin rızkını genişletir, dilediğinin Rızkım ise kısar. O kullarım gören ve
haberdâr olandır. “[62]
[1] Hz. Salih (a.s.)’ın İsmi Kur’ân-ı Kerim’de dokuz
âyette geçmektedir: A’râf sûresi, 7/73, 75, 77; Hûd sûresi, 11/61, 62, 66, 89;
Şuarâ sûresi, 26/142.
[2] Mevdûdî, Tefhim, II, 55.
[3] M.Esed, Kur’ân Mesajı, 285.
[4] Şuara süresi, 26/146-150.
[5] Hicr sûresi, 15/82.
[6] Yakut, Mu’cemü’l-huldân, II, 221.
[7] Rihle, I, 130.
[8] ibn Hişam, II, 521. Hamuru attırdığı da bildirilmiştir
( Tecrid-İ Sarih Terceme ve Şerhi, IX, 135).
[9] Bu konudaki hadisler için bkz. ibn Kesir,
es-Sîretü’n-nebeviyye, IV, 18-21.
[10] Aynı eser, II, 522.
[11] Tefhim, IV, 55; Hz, Peygamberin Hayatı, I, 437.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 176-179.
[12] Tabbâra, 104.
[13] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 179-180.
[14] Hüd süresi, 11/61.
[15] Fussilet sûresi, 41/14.
[16] Kamer sûresi, 54/23-26.
[17] A’râf sûresi, 7/74.
[18] Hüd sûresi, 11/62.
[19] Araf suresi, 7/75-76
[20] Şuarâ sûresi 26/141-152.
[21] Nemi sûresi, 27/45-47.
[22] Yâsîn sûresi, 36/
13-19- Musa’ya (a.s.) aynı
ithamda bulunulmuştu: “Onlara
iyilik ve bolluk geldiği zaman, ‘Bu bize aittir.’ derler. Bir kötülüğe
uğradıkları zaman da, bunu Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluklarına
yorarlar. İyi bilin ki, onların uğursuz saydıkları şey, Allah kaündandır. Fakat
çoğu bunu bilmezler.” (A’raf sûresi, 7/131}.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 180-185.
[23] Şuarâ sûresi, 26/153-154.
[24] A’râf sûresi, 7/73.
[25] Hûd sûresi, 11/63-64.
[26] Kamer sûresi, 54/27-28.
[27] Kamer sûresi, 54/27-28.
[28] Şuarâ sûresi, 26/155-156.
[29] ibn İshak ve diğer siyer alimlerinin izahına göre,
Salih Peygamber’e mucize olarak bir devenin gönderilmesi, Semûd kavmi için en
kıymetli malın deve olmasına bağlıdır {Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 138).
[30] ibn Kesir, Kasasu’l-enbiyâ, I, 144
[31] Kamer sûresi, 54/29. Sevgili Peygamberimiz, bir
hadislerinde, bu deveyi öldüren şahıstan bahsetmiş, onu Ebu Zem’a ismindeki
müşrik gibi kavmi arasında izzet ve şevket sahibi birinin öldürdüğünü, devenin
ise onun çağrısına munis bir şekilde itaat ettiğini söylemiştir (Tecrid-i Sarih Tercemesİ, IX,
139).
[32] Şems sûresi, 91/14-15.
[33] Zâriyât sûresinin 43. âyetinde “Semûd mîlletinin
başına gelende de ibret vardır. Onlara, “Bir süreye kadar zevklenin”
denmişti.” buyurulmaktadır. Bu âyette verilen süre hakkında iki görüş
vardır. Birinci görüşe göre, bu süre, Hûd sûresinin 65. âyetinde geçen devenin
kesilmesinden sonra verilen son 3 günlük süredir. Katâde bu görüştedir. İkinci
görüş ise, Hasen-i Basrî’nin görüşüdür ve bu süre Önceden verilmiş bir süredir.
Bu görüşe göre, Semûd kavmine, tevbe ve iman yolunu seçmedikleri takdirde,
dünyada belli bir süre yiyip içseler, rahat bir hayat sürseler de, sonunda
felâkete uğrayacakları bildirilmiştir. Dolayısıyla, bu âyette kastedilen süre
son üç günlük süre değildir. Bİr sonraki âyette, Cenab-ı Hakk’ın emirlerinden
yüz çevirdiklerinin bildirilmesi de, bu mühletin, yüz çevirmelerinden önce
verilen bir mühlet olduğunu gösterir:
“Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine
kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı. Ayağa kalkacak güçlen kalmadı,
yardım, da görmediler.” (Zâriyat, 51/44-45). Elmalılı (VII.262J, Mevdûdî
(V, 515) ve Sâbûnî (Safve, VI, 189) ikinci görüşü benimsemişlerdir.
[34] Hûd sûresi, 11/65.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 185-189.
[35] Neml sûresi, 27/48-50.
[36] A’râf sûresi, 7/79.
[37] A’râf sûresi, 7/77-78.
[38] Hûd sûresi, 11/67.
[39] Kamer sûresi, 54/30-31.
[40] Hıcr sûresi. 15/83-84.
[41] Hakka sûresi, 69/4-5.
[42] Fussilet sûresi, 41/13.
[43] Fussilet sûresi,
41/17.
[44] Şuarâ sûresi, 26/157-158.
[45] Hüd sûresi, 11/68.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 189-192.
[46] Hûd sûresi, lî/66.
[47] Nemi sûresi, 27/51-53 .
[48] Fussilet sûresi, 41/18.
[49] Salebi, 71.
[50] ibn Cûbeyr, Rıhle, I, 212; İbn Battûta, Rıhle, I, 81.
[51] Mu’cemü’l-buldân, IV, 403.
[52] Tecrid-i Sarih Tercemesi, İX, 138 vd.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 192-193.
[53] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 194.
[54] Isrâ süresi, 17/59.
[55] Mevdüdi, Tefhim, III, 120.
[56] Elmahlı, V, 308.
[57] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 258.
[58] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 194-196.
[59] Şuarâ sûresi, 26/128-128.
[60] Şuara suresi, 26/146-150.
[61] Tabbara, 114
[62] Isra suresi, 17/26-30.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 196-197.