Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Hûd (a.s.) Hayatı

 

 



[1] İbn Kuteybe, Maârif, 14; Taberi, Tarih, I, 110;
Mes’ûdî, Mürüc, I, 77

[2] Hz.  Hûd
(a.s.)’ın İsminin geçtiği süre ve âyet numaraları şöyledir: A’râf sûresi, 7/65;
Hüd sûresi, 11/50, 53, 58, 60, 89; Şuarâ sûresi, 26/124.

[3] Ahkâf sûresi, 46/26.

[4] Mû’minûn sûresi, 23/31-32. 31. âyette İsmi
zikredilmeyen kavim için bâzı müfes-sirier, onun Semûd kavmi olduğunu
söylemişlerdir. Ancak, müfessirlerin ekseri­si, bu toplumun Âd kavmi olduğu
görüşündedirler. A’râf sûresinin 69. âyetinde bu kavmin açıkça zikredilmesi de,
bu İkinci görüşü destekler (Bu hususta bkz. Elmahlı, V, 528; Mevdûdî , Tefhim,
III, 413 ).

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 150-151.

[5] Ahkâf sûresi, 46/21.

[6] îbn Kuteybe, Maârif, 14.    Ahkâf, asîında uzun ve eğrili-büğrûlü
yüksekçe kum yığını manasına gelen “hıkı” kelimesinin çoğuludur. Âd
kavminin yurdunun adı olarak geçen bu bölge, Yemen’de Şıhr denilen ve
denize   uzanan kumluklardan oluşan
mıntıka, Mehre ile Uman arasında uzanan bölge veya sonraları bütün Yemen olarak
tarif edilmiştir (İlgili rivayetler için bkz. Elmalılı, VII, 113).

[7] Şuarâ sûresi, 26/129-134.

[8] A’râf sûresi, 7/69.

[9] Fussilet sûresi, 41/15.

[10] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 151-153.

[11] Îbnül-Esir, I, 85 Taberi, putların isimlerini Saddâ,
Samûd ve Heba olarak verir {TariK I, 110).

[12] İbn Kesir, Kasasu’l-enbiya, I, 120.

[13] Mü’minûn sûresi, 23/37.

[14] A’râf sûresi, 7/65.

[15] Ahkâf sûresi, 46/65.

[16] Hûd sûresi, 11/50-52.

[17] Elmahli, IV, 546.

[18] Keşşaf, II, 87.

[19] A’râf sûresi, 7/66-68.

[20] Fussilet sûresi, 41/14.

[21] Mumınun suresi, 23/33-34

[22] Irşddü’t-akli’s-selîm (Tefsir), Beyrut 1414/1994, VI,
133.

[23] Mü’minûn sûresi, 23/35-40.

[24] Toplumdaki sıradan insanlar, genellikle toplumun
önderi durumunda olan zengin ve varlıklı tabaka mensuplarına uyarlar.
Dolayısıyla, toplumun ıslahı ve düzel

mesi veya haktan
uzaklaşıp çökmesi büyük ölçüde onlara bağlıdır. Toplumun çöküşünün gerçek
sorumluları, onun önderi durumunda olan zengin ve müreffeh kesimdir. Bu sınıf,
İsyan, fesat zulüm ve kötülüklere dalacak olursa, halk da on­lara uyar ve
toplum felâkete sürüklenir. Tarihte toplumların Allah’ın azabına
çarptırılmaları, daha ziyâde bu üst sınıfın azgınlığı sebebiyle olmuştur.
Nitekim, bu değişmez hüküm, İsrâ sûresinin 16. âyetinde şöyle dile
getirilmektedir:

“Bir toplumu helak
etmeyi istediğimiz zaman, o toplumun lüks ve refaha gö­mülmüş seçkinlerine son
uyanlarımızı yaparız ve eğer onlar buna rağmen günah­kârca yaşamaya devam
ederlerse, azap hükmü artık o toplum için kaçınılmaz olur ve biz de onu
darmadağın ederiz. Nuh’tan bu yana, biz, böyle nice toplumları yok ettik! Çünkü
kullarının günahlarım bütünüyle görüp haberdar olmakta Rabbin gibi­si
yoktur.”

Prof. Dr. İsmail Yiğit,
Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 153-158.

[25] A’râf süresi, 7/69.

[26] Ahkâf süresi, 46/26.

[27] Et-Tefsirul-Kebir (Tefsir), Tahran,
Dârü’l-kütübil-ilmiyye, ikinci baskı, XXVIII, 29.

[28] Tefhîm,V, 358.

[29] Ankebut sûresi, 29/38.

[30] Şuarâ sûresi, 26/128-135.  Râzî, Allah’ın Hz.  Hûd 
(a.s.)’ın kavmini,  sırasıyla,

a) Gösteriş ve
debdebe için son derece sağlam ve yüksek binalar yapmak;

b) Sağ­lam
köşk ve kaleler inşâ etmek;

c) Zorbalık yapmak, olarak üç özelliğiyle tanıttı­ğını belirtir ve bu
özelliklerden birincisinin, israf ve üstünlük tutkusunu; ikinci­sinin ebedî
yaşama arzusunu, üçüncüsü olan zorbalığın ise sâdece kendilerinin üstünlüğünü
istemek maksadını ifade ettiğini söyler. Bu üç özellik sebebiyle, on­ları
bütünüyle dünya sevgisinin sarmış olduğunu, bu sevgi içinde boğularak kul­luk
sınırını aşıp İlâhlık iddia etmeye başladıklarına işaret eder ve sözlerini, her
günahın başının dünya sevgisi olduğunu zikrederek bitirir [Tefsir, XXIV, 157).

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 159-161.

[31] Şuarâ süresi, 26/136-140.

[32] Hûd süresi, 11/53-57.

[33] A’raf sûresi, 7/70-71.

[34] Ahkaf sûresi, 46/22-23.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 161-164.

[35] Hûd sûresi, 11/52.

[36] Sâbûnî,  Safve,  VI, 
74.  Hz.  Aişe validemizden nakledildiğine göre,  Rasülullah (s.a.v.), herhangi bir bulut
gördüğü veya rüzgârla karşılaştığı zaman, yüzünde bir hoşnutsuzluk   belirirdi.  
Bir   defasında   Hz.  
Aişe,   kendisine   şöyle  
dedi:    “Ya RasüleUahl
İnsanlar bulut gördüklerinde, yağmur yağacak ümidiyle sevinirler. Siz bir bulut
gördüğünüzde ise, yüzünüzde bir hoşnutsuzluk belirdiğini müşahede edi­yorum.”   Rasülullah (s.a.v.), şöyle buyurdu: “Ey
Aişe! O bulutta bir azap olup ol­mayacağından emin değilim. Belki de onda, bir
kavmin rüzgârla cezalandırıldığı azap vardır. Nitekim bir kavim, kendileri için
azap olacak   bulutu görmüş de, ‘işte, bu
bize yağmur getirecek bulut!’ demişti.” (Buharı, Tefsirül-Kur’ân,  46/2).

[37] Mevdüdî, Tefhim, IV, 53.

[38] ElmaJıh, VII, 114.

[39] Ahkâf sûresi, 46/24-25.

[40] Ahkâf sûresi, 46/26-28.

[41] Beyhakİ’nin naklettiği bir rivayette Câbîr b. Abdullah
şöyle demiştir: “Ebu Cehil ile Kureyş eşrafından bir grup şöyle dediler: ‘
Muhammed’in işi, bizi şüpheye dü­şürdü. Sihir, kehânet, fala-bakıcılık ve şiiri
büen bir adam bulsanız, onunla ko­nuşsa da, bize onun durumunu bir anlatsa! ‘

Bunun üzerine Utbe b.
Rebîa: ‘Ben, vallahi şiiri, fala bakmayı, sihri dinlemiş ve bunlara dair bir
İHm edİnmişimdir. Böyle olunca Muhammed’in durumunu anlarım. Onun İşi bana
gizli kalmaz.’ dedi. Rasülullah (s.av.)’e giderek, Ta Mu-hammed! Sen mi daha
hayırlısın Hâşim mi; sen mi hayırlısın Abdülnıuttalib mi?’ diye sordu.
Rasülullah (s.a.v.) ise ona cevap vermedi. Sözlerini devam ettiren Utbe, ‘Sen
bizim ilâhlarımızı kötûlüyor, atalarımızı sapık olarak gösteriyorsun. Eğer
maksadın başkan olmaksa, bayraklarımızı senin için dikelim, başımıza seni
geçirelim; yok eğer mal istiyorsan sana mallarımızdan senin ve arkandakilerin
ih­tiyaçlarını giderecek miktarda mal toplayalım; eğer kadına ihtiyacın varsa
Kureyş kızlarından beğeneceğin on tanesini seninle evlendirelim.’ dedi.
Utbe’nin sözlerini

tamamlamasına
kadar susan Rasülullah (s.a.v.j, besmele çekip Fussilet sûresini okumaya
başladı:”Eğer onlar (Mekke müşrikleri) yine yüz çevirirlerse de ki: Ben si­zi
Âd ve Semûd’un başına gelen sâika’ya/yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı
u-yardım.” anlamındaki âyete gelince, Utbe hemen Rasülullah (s.a.v.)’in
mübarek ağzını tuttu. Akrabalık hatırına yemin vererek artık okumaktan vazgeçmesini
rica etti. Ardından bu olayın tesiriyle bir kaç gün dışarıya çıkmadı. Onun bir
kaç gün görünmemesi üzerine, Ebu Cehil, ‘Ey Kureyş topluluğu! Utbe niçin
görünmüyor? Zannederim o da Muhammed’e kapıldı, onun yemeği hoşuna gitti. Bu,
mutlaka ihtiyacından olmalı, kaİkın gidip bakalım.’ dedi. Onun yanma
vardıklarında, Ebu Cehil, ‘Ey Utbe, galiba Muhammed’e kapıldın, herhalde o
hoşuna gitti. Bir ihtiya­cın varsa, senin için seni Muhammed’e muhtaç etmeyecek
miktarda mal toplaya­biliriz.’ dedi- Onun sözlerine kızan Utbe, bundan sonra
Muhammed’e ebediyyen bir şey söylemeyeceğine yemin etti ve ardından,
“Bilirsiniz ki, ben Kureyş’İn malca en zenginiyim’ diye başlayıp başından
geçen olayı anlattı. Konuşmasının sonun­da, “Bana öyle bir şey ile cevap
verdi ki, vallahi o, sihir değil, şiir değil, fala bakıcı­lık da
değildir.” Söz konusu âyete geldiğinde onun ağzını tutup, akrabalık hatırı­na
susmasını istediğini ve Rasülullah (s.a.v.)’in da sustuğunu söyleyen Utbe söz­lerini
şöyle tamamladı: “Vallahi bilirsiniz ki, Muhammed bir şey söylediği zaman,
söylediği asla yalan çıkmaz. İşte başınıza bir azap inmesinden korktuğum için
böy­le yaptım.” (Elmaklı, VI, 550-551).

[42] Fussilet sûresi 41/16. Âyette geçen “uğursuz
günler” ifâdesi, bu günlerin uğur­suz olduğunu göstermez. Ancak, bu
günlerin sâdece Âd kavmi için, o günlerde azaba çarptırılmaları dolayısıyla
uğursuz olması söz konusudur. Müneccimlerin, âyetteki bu ifâdeye dayanarak bâzı
günleri uğursuz saymalarının aslı ve esası yoktur (Bu hususta bkz. Elmahlı, VI,
551; Mevdüdî, Tefhim, V, 185).

Bu kasırganın Çarşamba
günü başladığını bildiren rivayet ve buna dayalı olarak Çarşamba’nın
uğursuzluğu hakkında hadis diye nakledilen bazı sözler için hadis imamlarının
tenkidlerinî nakleden Mevdûdî, sözlerini bitirirken, Münâvî ve Âlûsî’nin
kanaatlerini zikretmiştir: “Münekkid alimlerden Münâvî, ‘Çarşamba gü­nünün
uğursuzluğuna inanarak, o gün bir işi yapmayı terketmek ve falcıların sözlerine
kapılmak haramdır. Zîrâ tüm günler Allah’ındır. Ve Allah dışında hiç

kimse,
fayda ve zarar vermeye muktedir değildir’ demektedir. Aliâme Âlûsî ise, Tüm
günler Allah’ındır ve dolayısıyla Çarşamba gününün diğer günlerden bir farkı
yoktur. Gece veya gündüzün herhangi bir saati bir kimse için muvafık olabi­lirken,
bir başkası için olmayabilir. Bunlann hepsi de Allah’tandır, saat ve günle­rin

uğursuzluk
ile bir ilgisi yoktur’ demiştir.” {Tefhim, VI, 53).

[43] Zarıyât suresi, 51/41-42.

[44] Mü’minûn sûresi, 31/41.

[45] Hakka sûresi, 69/4-8.

[46] Hakka sûresi, 69/9-10.

[47] Fecr sûresi, 89/6-14. Yedinci âyette   “İrame  
zâtil-ımâd” ifadesi ile sağlam sü­tunlarla   inşa  
edilmiş   yüksek   binalara  
sahip   frem   halkı,  
yani   Hüd   kavmi kasdedilmiştir. Müfessirlerden
bâzıları İkinci Âd kavminin kasdedildiğini  
söyle­miş olsalar da çoğunluk birinci görüştedir ( Elmalılı, IX, 192).
İrem keîimesi hakkında ise üç görüş serdedilmiştir:

1. Kabile
İsmidir. Bu kabile, Âd kavminin atası İrem’e nisbetle bu ismi almış­tır. Bu
duruma göre, İrem’in sıfatı olan “zâtül-ımâd/direkli, sütunlu”
tabiriyle, bu kavme mensup insanların uzun boylu olmaları veya çadır direkleri
dolayısıyla çadır halkı   olmaları
ya  da 
sütunlar  üzerine   büyük  
binalar  inşâ     etmeleri kasdedilmiştir .

2. Direkli
sütunlu İrem, kahirler veya eserler ve alâmetler karşılığıdır. İrem halkı
demektir.

3. Çoğunluğun
kanâatine göre ise burada İrem, Âd kavmine ait büyük bir şehrin ismidir.
Rivayete göre bu şehir, Cennetin özelliklerini duymuş olan Şeddad b. Âd
tarafından,  Cennete benzetilmek
maksadıyla, yeryüzünde eşi ve benzeri olmayan bir şekilde Yemen’de inşâ
edilmiştir. Ne var ki, yıllarca uğraşarak yap­tırdığı bu şehre girmeden kendisi
ve halkı yok edilmiştir. Bu sûretie “İrem Cenne­ti, İrem Bağf adı dilden
dile dolaşır olmuştur.

Elmalılı, bu efsâne
şehir hakkında şöyle der:

“Şeddad’m Cenneti
olan İrem Bağı, hayal ürünü bir efsanedir. Ahireti inkâr edip de dünyada iken
Cennete girmek isteyenlerin, istediklerini elde edemedikle­rini tasvir etmesi
itibariyle dillerde destan olmuş bir temsildir.” (Hak Dini, IX, 193).

Sekizinci
âyetteki  “eşi ve benzerinin yaratılmadığı”
bildirüen şey,    Elmalılı’ya göre, İrem
şehridir ve benzerinin yaratılmamış olması da o zamana kadar geçerli­dir.
Ancak, o kavmin kuvvet ve boyda eşsiz ve benzersiz yaratılmış olmaları ihti­mali
de vardır [Hak Dini, IX, 194).

Prof.
Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 164-170.

[48] Hûd süresi, 11/58-60.

[49] A’râf sûresi, 7/72.

[50] Bu rivayetler için bkz., Salebi, 66; İbnül-Esir, I,
67.

[51] Neccâr, 74.

[52] Bu konuda bkz. Mevdûdî, Tefhim, V, 355; Hz.
Peygamber’in Hayaü, I, 434.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 171-172.

[53] Hûd süresi, 11/59.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 172-173.

[54] Hûd süresi, 11/54-56.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 173-174.

[55] Fussilet sûresi, 41/15-16.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 174.

İlgili Makaleler