Hz. Hûd (a.s.) Hayatı
D. Âd Kavmine Verilen Nimetler
Hz. Hûd (a.s.),
kavminin ileri gelenlerinin kendisini yalanlamaları ve peygamber olarak
görevlendirilmesini yadırgamaları üzerine, Allah’ın kendilerine verdiği
nimetleri hatırlatarak davetini devam ettirdi. Allah Teâlâ’mn kendilerini Nuh
kavminin ardından yeryüzünün varisleri kıldığım, vücut yapılan ve hâkimiyetleri
bakımından onlardan üstün hâle getirdiğini söyledi. Nuh kavminin başına gelen
felâketten ibret almaları ve kurtuluşa ulaşmak için Allah’a iman edip O’nun
verdiği nimetlere şükretmeleri gerektiğini belirtti. Dünya ve âhiret
saadetinin buna bağlı olduğunu açıkladı. O, şöyle diyordu:
“Sizi uyarmak
için, içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz-den size bir haber gelmesini
yadırgıyor musunuz? Düşünün ki, O, Nuh kavminden sonra onların yerine sizi
hükümran yaptı ve yaradılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde, Allah’ın
nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz.”[25]
Âd kavmine verilen
nimetlere işaret edilen diğer bir âyette, onlara Kureyş kabilesine
verilenlerden daha fazlasının verildiği belirtilmiş; ancak onların kulak, göz
ve kalplerini gerektiği gibi kullanamayıp, bu nimetlerin sahibi olan Allah’ın
âyetlerini inkâr ettikleri ve bu yüzden azaba çarptırıldıkları
hatırlatılmıştır:
“(Ey Mekke halkı)
andolsun ki, size vermediğimiz kudret ve serveti onlara (Âd kavmine) vermiştik.
Onlara kulaklar, gözler ve kalbler bahsetmiştik. Fakat kulakları, gözleri ve
kalbleri, kendilerine bir fayda sağlamadı. Zîrâ onlar, Allah’ın âyetlerini
inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi. “[26]
Râzî, bu âyetin
tefsirinde, kulak, göz ve kalbin gerektiği şekilde kullanılmasıyla ilgili
hususu şöyle açıklamıştır:
“Yani biz, onlara
nimet kapılarını açtık. Onlara kulak verdik. Fakat kulaklarını, Allah’ın
varlığına işaret eden delilleri dinlemek için kullanmadılar. Onlara göz verdik;
ancak onu ibret alınması gereken şeyleri görmek için kullanmadılar. Onlara kalp
verdik; fakat onu Allah’ı tanıma yolunda kullanmadılar. Aksine bu kuvvetleri,
dünya ve onun zevklerini aramada kullandılar. Böyle olunca da, şüphesiz bu
organlar, Allah’ın azabından hiç bir şeyi savma hususunda onlara fayda
vermedi.”[27] Allah’ın âyetlerini inkâr
edenlerin gerçekleri asla göremeyeceklerine işaret eden Mevdûdî ise şöyle der:
“Eğer insan, Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, o zaman gözlen olmasına
rağmen doğruyu göremez; kulakları olmasına rağmen doğru sözleri ve gerçek
nasihatleri duyamaz; Allah’ın vermiş olduğu kalp ve zihin nimetine sahip
olmasına rağmen onlarla doğru düşünemez. Onlarla yanlış görür, yanlış duyar ve
yanlış düşünerek yanlış sonuçlara vanr. Bu yüzden onun bütün kabiliyetleri
kendini mahvetmek yolunda kullanılır.[28]
Hz. Hûd (a.s.)’m tüm
çabalarına rağmen kavmi onu dinlememekte ısrar ediyordu. Aksine müşrikler,
dünya zevk ve şehvetlerine daldılar, saltanatlarının gücüne güvenerek
yeryüzünde büyüklük tasladılar. Yaptıklarını beğenerek, gurur ve kibire kapıldılar.
Çağlarının en medenî insanları olmalarına ve dünya işlerini başarıyla
yürütmelerine rağmen, arzu ve çıkarlarına uygun geldiği için, zevklerine
daldılar, isyan ve inkâra meylettiler. İsyan ve inkârlarını kendilerine güzel
gösteren şeytanın peşine düştüler. Düşünüp doğruyu bulabilecek bir aklî
melekeye sahip oldukları halde, şeytanın peşine takılarak doğru yoldan
çıktılar, ahlâkî sınırlamaları bir tarafa bırakarak, arzu ve isteklerine köle
oldular:
“Âd’ı ve Semûd’u
da yıkıma uğrattık. Gerçek şu ki, bu sizin için, onların oturdukları yerlerden
apaçık anlaşılmaktadır. Şeytan, yaptıkları işleri güzel gösterip onlan doğru
yoldan çıkardı. Oysa, bakıp, görebilecek durumdaydılar.[29]
Âd kavmi mensupları,
sanki yeryüzünde ebedî kalacaklarmış gibi yükseK ve oldukça ihtişamlı binalar,
köşkler yaptırıyor ve bunlarla gururlanıyorlardı. Hak ve adaletten uzaklaşmış
yöneticiler, halka zulmediyor ve bu zorbalığı hüner sayıyordu. Hz. Hûd (a.s.)
ise, onlan bu kötülüklerden sakındırıyor, kendisine İnanmaya ve Allah’tan
korkmaya çağırıyordu. Yine Allah’ın verdiği nimetleri hatırlatıyor, kendisinin
peygamberliğini ve Allah’ın nimetlerini inkâra devam etmeleri durumunda, büyük
bir azaba çarptırılacaklarından korktuğunu belirtiyordu. Kur’ân-ı Kerim, onun
bu uyarılarını şöyle aktarmıştır:
“Siz, her yüksek
yere bir köşk, bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz? Dünyada ebedî kalacağınızı
umarak sağlam kaleler ve saraylar mı ediniyorsunuz? Yakaladığınız zaman,
zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan
eden Allah’a karşı gelmekten sakının. Doğrusu, sizin hakkınızda, başınıza
gelecek muazzam bir günün azabından korkuyorum.”[30]
E. Hz. Hûd (A.S.)’In Yalancılık Ve Bölücülükler Suçlanması
Putlara bağlılıkta ve
onlara tapmakta ısrar eden Âd kavmi ileri gelenleri, Hz. Hûd (a.s.)’m bu
uyarılarına ve kendilerinin başlarına gelebilecek korkunç bir azap ile
ikazlarına aldırmadılar. Aksine onu küçümseyerek öğüt vermesinin kendileri
için bir değerinin olmadığını söylediler. Onu alaya alarak yalancılıkla
suçladılar. Getirdiği bilgilerin, Öncekilerin yalan ve hurafelerinden ibaret
olduğunu söyleyerek, öldükten sonra dirilmenin ve bu dünyada yapılanlar
dolayısıyla hesaba çekilmenin gerçek olmadığını iddia ettiler. Yüce Allah,
onların cevabı ve bu yüzden çarptırıldıkları azap hakkında şöyle
buyurmaktadır:
“Onlar şöyle
dediler: ‘Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir. Bu, öncekilerin
geleneğinden başka bir şey değildir. Biz a-zaba uğratılacak da değiliz.’
Böylece onu yalanladılar. Biz de, onlan helak ettik. Doğrusu, bunda, büyük bir
ibret vardır; ama çokları iman etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak gâlib
ve engin hikmet sahibidir. “[31]
Hz. Hûd (a.s.)’in
gayret ve çabalan, müşrikleri ikna etmeye yetmiyordu. İleri gelen müşrikler,
ona, davet ettiği şeylerin doğruluğunu ispat hususunda kendilerine açık bir
mucize getirmediğini söylüyorlar ve bunu yapmadığı sürece onun sözlerine uymayacaklarını
ve tanrılarını terk etmeyeceklerini açıklıyorlar-di. Ayrıca, onun tanrılarından
biri tarafından çarpılarak cezalandırıldığını ve bu yüzden aklını yitirdiğini
ileri sürüyorlardı. Hz. Hûd (a.s.) ise,
onlann tapmakta olduğu putlardan tamamen u-zak olduğunu, ne putlarından ne de
kendilerinden asla korkmadığını, kendisine istedikleri kötülükleri yapabileceklerini
söyleyerek müşriklere meydan okuyor, hem kendisinin hem de müşriklerin Rabbi
olan Allah’a güvendiğini, her şeyin O’nun emri ve kontrolü altında cereyan
ettiğini ve sâdece O’nun gösterdiği yolun doğru olduğunu bildiriyordu. Görevinin Allah’ın emirlerini insanlara
ulaştırmak olduğunu ve yalnızca bu görevini yerine getirdiğini açıklayarak,
davetten yüz çevirdikleri takdirde, büyük bir cezaya çarptırılarak helak
edileceklerini ve yerlerine başka bir
kavmin getirileceğini söylüyordu.
Ancak onlar inkârlarını devam ettirdiler. Peygamberlerine
isyan ederek başlarındaki zâlim zorbalara bağlı kaldılar. Bu tutumları
yüzünden hak etmiş oldukları ilâhî cezaya çarptırılın caya kadar tavırlarını
değiştirmediler. Hz. Hüd (a.s.) ile kavminin ileri gelenleri arasında yapılan
bu tartışma, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılmıştır:
“Dediler ki: ‘Ey
Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz senin sözünle ilâhlarımızı
bırakacak ve sana iman edecek de değiliz. Biz,, ilâhlarımızdan biri seni fena
çarpmış, demekten başka bir söz söylemeyiz!’
Hûd, dedi ki: Ben
Allah’ı şahit tutuyorum. Siz de şahit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan
uzağım. O’ndan başka taptıklarınızın hepsinden uzağım. Haydi hepiniz bana
tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin! Ben, benim de Rabbim sizin de
Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiç bir varlık yoktur ki, Allah,
onun perçeminden tutmasın. Şüphesiz Rabbim, dosdoğru yoldadır. Eğer yüz
çevirirseniz bana gönderilen şeyi ben size tebliğ ettim. Rabbim sizden başka
bir kavmi yerinize getirir de, siz O’na hiç bir zarar veremezsiniz. Şüphesiz
benim Rabbim her şeyi gözetendir.”[32]
Müşriklerin geleneksel
tavrını takman Âd kavmi ileri gelenleri, dinlerinin doğruluğu hususunda, çok
meşhur, ancak meşhur olduğu kadar da boş olan gerekçeğe sığındılar. Yani
benzeri durumlarda devamlı gördüğümüz gibi onlar, atalarının da aynı dinde
olduklarını ileri sürerek, Hz. Hûd (a.s.)’ı, atalarının dinini değiştirmeye
çalışmak ve bölücülük yapmakla itham ettiler. E-lindeyse tehdit ettiği azabı
hemen getirmesini söyleyerek ona meydan okudular. Hz. Hûd (a.s.) ise, tanrı
saydıkları putlarının hiç bir ulûhiyete ve herhangi bir güce sahip olmadığını,
bu putları hakkında Allah’ın hiç bir şey indirmediğini ve onlara herhangi bir
yetki vermediğini; aksine bu putları atalarının ve kendilerinin uydurduklarını
ve onlara yalan yanlış çeşitli güçler isnat ettiklerini açıklıyor, putlar
hususunda kendisiyle tartışmalarının boşuna olduğunu vurguluyor ve bu
inançlarını değiştirmedikleri takdirde korkunç bir cezaya çarptırılacaklarını
tekrar ediyordu;
“Dediler ki: Sen
bize tek Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduğu putları
bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan işen, bizi tehdit ettiğin azabı
getir!
Hûd dedi ki: Üzerinize
Rabbinizden bir azap ve bir gazap hak olmuştur. Haklarında Allah’ın hiç bir
delil indirmediği, sâdece siz ve atalarınızın uydurup isimlendirdiğiniz
tanrılar hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben
de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”[33]
Müşrikler, atalarının
dinini asla değiştirmeyeceklerini tekrar ederek kendilerini tehdit ettiği
azabı hemen getirmesi hususunda Hz. Hûd (a.s.)’a, meydan okumaya devam
ediyorlardı. Onların bu anlamsız ve yanlış tavırları karşısında Hz. Hûd (a.s.),
vazifesinin sâdece Allah’ın emirlerini tebliğden ibaret olduğunu, ilâhî azaba
karışma yetkisinin bulunmadığını ve azabın ne zaman geleceğini bilemeyeceğini
hatırlatarak, onlara Öğüt veren kardeşlerini dinlemekten kaçman ve gerçeklerden
korkan câhil bir kavim olduklarını söylüyordu:
“Sen bizi
tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi
tehdit ettiğin şeyi başımıza getir, dediler.
Hûd, ‘Bilgi ancak
Allah katındadır. Ben size ancak bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat sizin
câhil bir kavim olduğunuzu görüyorum.’ dedi.[34]