Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Şuayb (a.s.) Hayatı Kıssası

 

G. Şiddete Başvurma-Ölüm Tehditleri

 

Hz. Şuayb (a.s.) ve
ashabının kararlılığını gören müşrikler, tehditlerini gittikçe
şiddetlendirdiler. Aralarında onu zayıf bir şahıs olarak bildiklerini, meramını
anlatmaktan dahi aciz oldu­ğunu, kendilerinden üstün hiçbir yönünün
bulunmadığını söy­leyerek hakarete devam ederken, sonunda onu taşla öldürmekten
bahsettiler. Onu aslında öldürmek istediklerini, ancak kav­minin kan davasına
kalkışmasından çekindikleri için bunu yapmadıklarını söylediler. Hz. Şuayb
(a.s.), onlara aşiretinden değil, Allah’tan çekinip korkmaları gerektiğini
söyledi ve asıl güç sahibinin Allah olduğunu O’nun ilminin yaptıkları şeylerin
ta­mamını kuşattığını hatırlattı. Onların tehditlerine aldırmadığını ve Allah
tarafından kendisine verilen tebliğ vazifesini her ne pa­hasına olursa olsun
devam ettireceğini açıklayıp onlara meydan okudu. İleride rezil ve rüsvay edici
azaba kimlerin uğrayacağını ve yalancıların kimler olduğunu birlikte
göreceklerini söyledi:

“Bunun üzerine
kavmi şöyle cevap verdi: ‘Ey Şuayb, biz, senin söylediklerinin çoğunu
anlamıyoruz. Ve aramızda seni çok zayıf bir kimse olarak görüyoruz. Eğer
kabilen olmasaydı, seni taşlayarak öldürürdük. Esasen bizim aramızda bir
itibarın da yoktur.

Şuayb, ‘Ey kavmim,
benim yakınlarım sizin için Allah’tan daha mı önemli ki, O’nu arkanıza atıp
unuttunuz. Bilin ki, Rabbim, bütün yaptıklarınızı ilmiyle kuşatmıştır. Ey
kavmim! Bü­tün gücünüzle yapacağınızı yapın, ben de yoluma devam edece­ğim!
İleride rezil ve rüsvay edici azabın kime dokunacağını ve kimin yalana olduğunu
bileceksiniz. Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekliyorum!’ dedi.
“[21] 

 

H. Medyenliler’in Helaki

 

Kur’ân-ı Kerim, Medyen
ve Eyke halkının uğratıldığı azap­tan çok kısa bahsetmiş, teferruata
girmemiştir. Bu hususta ver­diği bilgi, Medyen halkının korkunç bir gürültüyle
birlikte mey­dana gelen şiddetli bir depremle, Eyke halkının ise gölge azâbıyla
helak edildiği, Hz. Şuayb (a.s.) ve ashabının ise Allah’ın rahme-tiyle her iki
azaptan hariç tutulduğunun bildirilmesinden ibaret­tir.

Medyen halkına
gönderilen bu azap, A’raf ve Ankebut sûre­lerinde şiddetli bir deprem (=recfe)
olarak zikredilir. Bu deprem sonucu inkarcı zâlimlerin tamamı, bulundukları
yerlerde ölmüşler ve cansız eşyalar haline gelmişlerdi. Sanki onlar, daha önce
bu yurtlarında ikâmet edip, orayı şenlendirmemişlerdi. Müşrik­lerin bu korkunç
sonunu gören Hz. Şuayb (a.s.), geçmişin bir muhasebesini yaparak, onlara karşı
üzerine düşeni yaptığını, Allah’ın mesajını onlara ulaştırdığım ve öğüt
verdiğini söyledik­ten sonra sözlerini şöyle tamamlamıştı: “Şimdi kâfir
bir kavme nasıl acırım?” Merhum Elmalılı’nm ifadesiyle, “Hz. Şuayb
(a.s,), ilk önce kavminin helak olmasından dolayı bir üzüntü duydu, fa­kat onların
üzülmeye lâyık olmadıklarını ve küfürleriyle azabı hak et-tiklerini düşünerek,
onlarla olan bütün manevî ilgisini kesti. Kısacası ‘oh olsun!’ demedi; ancak
‘vah’ etmenin de caiz olmaya­cağını düşünerek ve böyle söyleyerek onlardan
tamamen yüz çe­virdi,”[22]
Onların basma gelen korkunç deprem, A’râf sûresinde şöyle anlatılmaktadır:

“Derken onlan
şiddetli bir deprem (=recfe) yakalayıverdi de evlerinde dizüstü çökekaldılar.
Böylece Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç safa sürmemiş gibi oldular. Asıl
hüsrana uğra­yanlar, Şuayb’ı yalanlayanlar olmuştu. Şuayb onlardan öteye döndü
ve, ‘Ey kavmim, Allah biliyor ki, size Rabbimin mesajını ilettim, size öğüt de
verdim; şimdi kâfir bir kavme nasıl acınm?’ dedi.[23]

Ankebût sûresinde de
şöyle denilmektedir:

“Medyen kavmine
de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik; vardı dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibadet edin
de son güne ümit besle­yin; bozgunculukla yeryüzünü berbat etmeyin!’ Buna karşı
onu yalanladılar, derken, onları şiddetli bir deprem (=recfe) yakalayı­verdi de
yurtlarında dizleri üstü çökekaldılar.”[24]

Hud sûresinde ise,
Medyenliler’in helakinin, korkunç bir gürültü sonucu olduğu ve Allah Teâlâ’dan
bir lütuf olarak Hz. Şuayb (a.s.) ve ashabının bu azaptan kurtulduğu
bildirilmiştir:

“Emrimiz
geldiğinde, Şuayb’ı ve beraberinde iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle
kurtardık. O zulmedenleri ise, dehşet verici bir ses (=sayha) yakaladı ve
yurtlarında çöküp kaldılar.

Sanki orada şenlik
kurmamışlardı. Bak işte Semûd gibi Medyen de defolup gitti.”[25]

Medyen kavminin helaki
hakkında biri şiddetli bir deprem, diğeri korkunç bir gürültü olarak iki
felâketten bahsedilmesi, bu iki 
hâdisenin  birlikte  vuku 
bulduğunu  göstermektedir.   Buna göre, korkunç bir gürültüyle birlikte
şiddetli bir deprem meyda­na gelmiş olmalıdır.
[26]

 

I. Eykelilerin Helaki

 

Hz. Şuayb (a.s.}, az
önce açıkladığımız gibi, bazı tarihçilere göre Medyenliler’in helakinden sonra
Eyke halkına peygamber olarak gönderilmişti.[27]
Eykeliler de, Medyenliler gibi, şirke düş­müşler, ölçü ve tartı işlerinde
dürüstlükten tamamen ayrılmış­lardı. Hz. Şuayb (a.s.), onlara da, kendisinin
Allah tarafından görevlendirilen bir elçi olduğunu söyleyerek onları Allah’a
ibâde­te çağırdı. Kendisine uyarak Allah’ın emirlerini dinlemelerini istedi.
Yürüttüğü görev karşılığında onlardan herhangi bir ücret istemediğini,
hizmetinin karşılığını yalnızca Allah’tan beklediğini söyledi. Medyen halkının
başına gelen felâketten ibret alarak fesat ve bozgunculuktan kaçınmalarını,
ölçü ve tartıyı doğru bir şekilde yapmalarını ve Allah’tan korkmalarını emretti.

Ancak Eykeliler de,
komşuları Medyenliler gibi, onun sözle­rine kulak asmadılar. Peygamberlerini
yalanlayıp, ona kendileri gibi bir beşer, üstelik büyüye mâruz kalmış bir insan
olduğunu söylediler. Daha da ileri giderek, eğer doğru söylüyorsa, hemen gökten
üzerlerine bir azap indirmesini istediler. Hz. Şuayb (a.s.), “Rabbim
yaptıklarınızı daha iyi bilir” diyerek onları Allah’a havale etti.
Sonunda, Hz. Şuayb (a.s.)’ı yalanlayan bu kavim de azaba uğratıldı. Onların
üzerine gönderilen azap, “azâbu yevmi’z-zulle/gölge gününün azabı”
adını taşıyan bir azap idi. Kur’ân-i Kerim, bu azap hakkında şu bilgiyi
vermektedir:

“Eyke halkı da,
gönderilen peygamberleri yalanladı. Şuayb o zaman onlara şöyle demişti: ‘Siz,
Allah’tan korkmaz mısınız?

Haberiniz olsun, ben
size gönderilmiş bir peygamberim. Gelin Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbine
aittir. Ölçeği tam ölçün ve hak yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile
tartın! Halkın eşyalarını değerinin altına düşürmeyin ve yeryü­zünü anarşi ile
fesada vermeyin. Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Yaratıcı’dan korkun!’

Şöyle dediler: ‘Sen
muhakkak büyülenmişlerdensin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin!
Doğrusu biz, seni yalancılar­dan sayıyoruz. Üzerimize gökten bir parça
düşürüver, eğer doğru söyleyenlerden isen!’

Şuayb, ‘Rabbim
yaptıklarınızı daha iyi bilir.’ dedi. Hülâsa onu yalanladılar, kendilerini de o
gölge gününün azabı yakalayı-verdi. O, cidden büyük bir günün azabı idi.
Şüphesiz, bunda alı­nacak bir ibret vardır; ne var ki çoğu yine de iman
etmediler.[28]

Rivayete göre, Allah,
onlara şiddetli bir sıcaklık musallat etmişti. Sıcaktan bunaldıklarında,
rüzgarda serinlemek arzusuy­la kırlara çıktılar. Bu esnada gönderilen bir
bulut, onları sevin­dirmişti. Çünkü onun gölgesine sığınarak sıcaktan
kurtulabilir­lerdi. Bu maksatla bulutun altında toplandılar. Ancak bulut, bir
anda şimşek ve ateş yağdırmaya başladı ve hepsini helak etti.[29]

Kur’ân-ı Kerim’de Eyke
halkının helakinden üç yerde daha söz edilmiştir. Onların cezalandırılma
sebeplerinin de zikredildiği bu âyetlerde şöyle buyurulmaktadır:

“Eyke sakinleri
de, doğrusu ıslah olmaz zâlim kimselerdi. Ve bu yüzden, onları da hakettikleri
cezaya uğrattık. Gerçek şu ki, Lüt kavmi ve Eyke halkı, geride bıraktıkları
harabeleri (bugün dahi) görülebilen bir ana yol üzerinde yaşamaktaydılar.[30]

“Semüd kabilesi,
Lüt kavmi ve Eyke sakinleri de aynı şekil­de hakikati yalanlamışlardı. Onların
tümü inkârda birleştiler. Hepsi de peygamberleri yalanladılar ve bu nedenle
cezamızı hak ettiler.[31]

“Ve Eykeîüer ve
Tubba’ halkı, onların hepsi peygamberleri yalanladılar ve bunun üzerine onları
uyardığım şey başlarına geldi.[32]

Eykelüer’in helakinden
sonra, bu azaptan da kurtulan Hz. Şuayb (a.s.) ve ona iman edenlerin nereye
gittikleri ve nasıl bir hayat sürdükleri hakkında kaynaklarda bilgi yoktur.
Ancak bâzı rivayetlerde, onun ve arkadaşlarının Mekke’de vefat ettikleri ve Mescid-i
Haram’da Darünnedve ile Benî Sehm kapısı arasındaki bir bir yere
defnedildikleri bildirilmiştir.[33]

 

İ. Ashabü’r-Res

 

Kur’ân-ı Kerim’de Nuh
kavmi, Âd ve Semüd kabileleriyle birlikte iki yerde adı zikredilen ve bu
toplumlar gibi peygamber­lerini yalanlamaları yüzünden helak edildikleri
bildirilen Asha-bü’r-res hakkında ihtilâf edilmiştir. Bu toplumun kimler
olduğu, nerede ve ne zaman yaşadığı hususunda farklı rivayetler nakle­dilmektedir.
Onların Yemâme’de Felç denilen beldede yaşamış olan bir toplum olduğu, Yasin
sûresinde bahsedilen Ashabül-karye olduğu veya Azerbaycan’da yaşayan ve
peygamberlerini öldüren bir kavim olduğu rivayetleri yanında, Şuayb kavmi ol­duğunu
bildiren rivayetler de vardır.[34]
Kimlikleri meçhul kalan bu toplum hakkındaki âyetlerin meali şöyledir:

“Ve Âd toplumunu,
Semüd toplumunu ve Ress halkını ve bunların arasında gelip geçen daha nice
günahkâr nesilleri toplu­ca cezalandırdık. Oysa her birine uyana dersler,
örnekler vermiş­tik; ama bunlara aldırmamaları üzerine hepsini yerle bir ettik.[35]

“Onlardan önce
Nuh kavmi, Ashâbu’r-res ve Semüd kavmi de hakikati yalanladı. Âd kavmi, Firavun
kavmi, Lût kavmi de. Ve Eykeîüer ve Tubba’ halkı, onların hepsi peygamberleri
yalanladı­lar ve bunun üzerine onları uyardığım şey başlarına geldi.[36]

 

 



[1] Salebi,126.

Hz. Şuayb (a.s.)’ın ismi Kur’ân-ı Kerim’de 10 defa geçmektedir. Onun
isminin geçtiği âyetler şunlardır: A’râf sûresi,7/85., 88, 90, 92; Hûd sûresi,
1İ /84, 87, 90, 95; Şuarâ sûresi, 26/177; Ankebut sûresi, 29/36.

[2] Çıkış, 2/18; 3/1.

[3] Bu konudaki rivayetler için bkz. Neccâr, 202-205.

[4] Hud sûresi, 11/89.

[5] Ö. Ahmed Ömer, I, 173.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 374-375.

[6] Mukaddesi, el-Bed’ ue’t-târih, III, 76; Îbnül-Cevzî,
el-Muntazam, Beyrut  1358, I, 324-325.

[7] Bu görüşte olanlardan Ibn Kesir, Medyen adının hem
kabile hem de şehire verilen bir isim olduğunu, halka Ejke de denildiğini
söyler (Muhtasam İbn Kesir, 11,53).

[8] Eyke, sık ve ağaçlan birbirine girift ormanlığa denir
{Muhtüru’s-sıhah, I, 14; hisûnül-arab, VI, 192; X, 394). Bölgede sık bir orman
bulunduğu için halkına, “Ashab-ı Eyke” denmiştir. Yakut, Eyke^i
anlatırken, Medyen ile Tebük arasında­ki mesafenin 6 fersah olduğunu ve Tebük
halkının şehirlerinin eski adini Eyke olarak bildiklerini; ancak kendisinin
tefsir kitaplarında böyle bir bilgiye rastla­madığım söyler [Mu’cem, I, 291;
II, 14). Ruşâtî ise şöyle.der: “Eyke, Hz. Şuayb (a.s.)’m gönderildiği deniz
sahilinden Medyen’e varıncaya kadar devam eden böl­gedir. Bu mıntıkanın ağaçlan
Mukil, yani Zamk-ı Arabî üretilen ağaçtır.” Tecrid-ı Sarih Tercemesi, IX,
154 ).

[9] îbn Asâkir, Tarihu Dımaşk, XXIII, 75.

[10] Sonraki asırlarda da önem kazanan Medyen’in adı,
İslâmî dönemde ilk olarak, Rasülullah (s.a.v.)’în Zeyd b. Harise komutasında bu
şehir üzerine tertiplediği bir seriyye dolayısıyla geçer. Eyke’den Medine’ye
giden hacıların takip ettikleri hac yolu üzerinde ikinci konak durumunda olan
bu şehir, IX. asırda Önemli bir tica­ret merkezi idi. Ancak zamanla önemini
kaybettiği, hatta XIV. asırda harabe ha­line geldiği bildirilir.

[11] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 375-377.

[12] A’raf sûresi, 7/85.

[13] Hud sûresi, 11/84-86.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 377-378.

[14] Araf sûresi, 7/86-87.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 377-378.

[15] Hud süresi, 11/ 87.

[16] Tefsir, XVIII, 42.

[17] Hak Dini, IV, 561.

[18] Hud sûresi, 11/88-90.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 379-382.

[19] A’raf sûresi, 7/88-90.

[20] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 382-383.

[21] Hud sûresi, 11/91-93.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 383-384.

[22] Hak Dini, IV, 81.

[23] A’raf sûresi, 7/91-93.

[24] Ankebut sûresi, 29/36-37.

[25] Hud sûresi, 11/92-93.

[26] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 384-386.

[27] İbn Asâkir, Tarihu Dımaşk, XXIII, 75.

[28] Şuara süresi, 26/176-189.

[29] Eykeliler’e verilen bu azapla ilgili rivayetler için
bkz. îbn Asâkir, XXIII, 76-78.

[30] Hıcr sûresi, 15/78-79.

[31] Sâd sûresi, 38/13-14.

[32] Kâf sûresi, 50/14.

[33] Bu rivayetler için bkz. İbn Asâkir, XXIII, 80.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 386-388.

[34] Âlûsi, Tefsir, XIII, 32;
Harman, “Ashâbü’r-res”, DİA,
III, 469.

[35] Furkan sûresi, 25/38-39.

[36] Kâf sûresi, 50/12-14.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 388.

İlgili Makaleler