Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Şuayb (a.s.) Hayatı Kıssası

 

D. Müşriklerin Hz. Şuayb (A.S.)’ın Davetini Engellemeleri

 

Bütün müşrikler
gibi,  Medyenliler de, kendilerini gerçek
kurtuluşa çağıran peygamberlerinin davetini engellemek için harekete geçtiler.
Bilhassa küfrün elebaşıları, sonradan Ebu Ce­hil ve arkadaşlarının yapacağı
gibi, insanların Şuayb peygam­berle görüşmesini engellemek istediler. Ona giden
insanları gö­zetlemek ve onunla görüşmelerini engellemek maksadıyla, yollar
üzerine nöbetçiler yerleştirdiler. Bu gözcüler, ona gitmek isteyen insanların
yollarına çıkarak, onun bir yalancı olduğunu söylerler ve “sizi inancınız
hususunda fitneye düşürür ve atalarınızın di­ninden döndürür” diye
uyarırlardı. Mü’minleri de korkuturlar ve ölümle tehdit ederlerdi. Hz. Şuayb
(a.s.), inkarcıların insanların hak yola ulaşmasını önlemek için yaptıkları bu
davranışı kınıyor, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yaptığı iyilikleri hatırlata­rak,
O’nun bozguncuları nasıl cezalandırdığını düşünmelerini istiyordu. Sonra da,
iman edip kendisini tasdik edenler ile onlar arasındaki hükmü Allah’a bırakmayı
teklif ediyordu:

“Bir de, Allah’a
iman edenleri tehdit ederek, her caddenin başına oturup da, onları Allah’ın
yolundan alıkoymayın ve yolun çarpıklığını arzu etmeyin. Düşünün ki, siz pek az
idiniz, O, sizi çoğalttı ve bakın o bozguncuların sonu ne oldu! Eğer içinizden
bir kısmı, benim gönderilmiş olduğum gerçeğe inanmış, bir kısmı da inanmamışsa,
Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabre­din. O, hüküm, verenlerin en
hayırlısıdır. “[14] 

 

E. Müşriklerin Namazla Alay Etmeleri

 

Müşrikler, Hz. Şuayb
(a.s.)’ı alaya almaya ve kıldığı namaz­la istihza etmeye başladılar. Hz. Şuayb
(a.s.) kendilerini putları terk edip Allah’a ibadet etmeye, ölçü ve tartı
işlerinde adil dav­ranmaya ve bozgunculuğu terk etmeye çağırınca, alay ve
istihza ile karşılık verdiler. Sanki suçluyu da bulmuşlardı: Namaz! Hz Şuayb
(a.s.)’ı küçümseyip alaya alarak, “Babalarımızın tapmış olduğu ilahları
terk etmemizi ve mallarımızda dilediğimiz şekilde tasarrufta bulunmaktan
vazgeçmemizi, sana namazın mı emredi­yor?” diye soruyorlardı.  Kendisinin önceden akıllı ve uslu bir adam
olduğunu söyleyerek, atalarında görmedikleri bu yeni dav­ranışları, onun gibi
akıllı birine yakıştıramadıklarını belirtiyor­lardı. Kur’ân-ı Kerim, onların
dinin direği olan namaza yönelik düşmanlık dolu alaycı sözlerini şöyle
aktarmıştır:

“Onlar şöyle
dediler: Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımız
hususunda dilediğimizi yapmamamızı sana namazın mı emrediyor? Halbuki sen çok
uslu ve akıllı biri­sin!”[15]

Müşriklerin namazı
dillerine dolamaları, şüphesiz ki, na­mazın dindeki öneminden ve hatta din ile
aynı şey kabul edilme­sinden kaynaklanıyordu. Bu soru, aynı zamanda
inkarcıların, mü’minlerin ibadetlerine karşı besledikleri nefret hislerinin de
açık bir yansımasıydı. Dinin diğer emirlerinin yaşanacağının da en açık
göstergesi olan namaz, mü’minlerin büyük bir eylemi şeklinde görüldüğü İçin,
kâfirler her devirde namaza düşman olmuşlardır. Namazı hakkıyla kılanların
dindarlıklarını kendi yaşantılarıyla sınırlı tutmayacakları, bu hususta
yakınlarına da tesir edecekleri korkusu, din düşmanlarını hep tedirgin
etmiştir. Medyen müşrikleri de, Hz. Şuayb (a.s.) ve ashabını, en kısa şe­kilde
namazla tarif ettikleri için, dinin direği yerinde olan bu önemli ibâdetin,
atalarından kalma inançlarını ve mallarını iste­dikleri gibi harcama
hürriyetini kaldırmasından söz etmektedir­ler. Yine onlar, bu çıkışlarıyla,
dünya hayatını iman ve ibâdet sisteminden soyutlamak eğiliminde olduklarını
göstermişlerdir.

Hz. Şuayb (a.s.) ile
müşrikler arasında geçen bu tartışma-hakkında büyük müfessirlerden Râzî, şöyle
demiştir:

“Hz. Şuayb (a.s.)
onlara iki şey, yani Allah’ı birlemeyi, Ölçü ve tartıda adil davranmayı
emretti. Onlar da, onun emrettiği bu iki şeye, iki söz ile itiraz ettiler:
Birincisi, Allah’ın birliğine inanma emrine karşılık ‘babalarımızın taptığı
şeyleri asla terk etmeyiz’ sözünü, ikincisi de, ölçü ve tartıda eksik yapmayın
sözüne karşı-lık, ‘mallarımızda dilediğimizi yaparız’ sözünü söylediler. Burada
namazdan maksadın ‘din’ olma ihtimâli de vardır. Buna göre mâ­nâ şöyle olur:
‘Bunları sana dinin mi emrediyor?’ Namaz, en açık alâmeti olduğu için
dine,  ‘namaz’ denilmiştir. Rivayete göre
Hz. Şuayb (a.s.) çok namaz kılardı. Kavmi onun namaz kıldığını gö­rünce,
birbirlerine göz kırpar ve gülüşürlerdi. ‘Namazın mı sana emrediyor?’diyerek
eğlenir ve alay ederlerdi.”[16]

Merhum Elmahlı da
şöyle der:

“Hz. Şuayb (a.s.)
çok namaz kılıyor ve öyle tanınıyordu, ibâ­detler içinde dinin direği olan
namaz ise, ‘gerçekten de namaz Allah’tan gerektiği şekilde korkanların
dışındakilere ağır gelir.’ (Bakara, 2/45) âyetinde belirtildiği şekilde huşu
ehlinden olma­yanlara pek ağır gelen, Allah’tan başkasını bir yana bıralçıp, Al­lah
huzurunda divan durmanın, secdelere varmanın zevk ve ulvi­yetini idrak
edemeyenlere boş ve faydasız bir uğraş gibi geldiğin­den, namaz kılanlarla alay
edip eğlenmek, küfrün gereği ve azgın kâfirlerin öteden beri âdetleridir.
Bundan dolayı Hz. Şuayb (a.s.)’ın kavmi de onun tevhid inancını, hukuk ve
ahlâkla ilgili bildirdiklerini doğrudan doğruya red ve inkâr edemedikleri için,
özellikle dolaylı yoldan değersiz göstermek üzere bütün bunları onun kıldığı
namaza bağlayarak, geçersiz ve değersiz göstermeye çalışıyorlar, onun
peygamberliğiyle alay etmek üzere namazıyla alay ediyorlardı.”[17]

Hz. Şuayb (a.s.),
davetini ısrarla devam ettirerek onlara, kendisinin gerçekten peygamber
olduğunu, bu hususta Rabbin-den apaçık ve kesin bir delilinin bulunduğunu,
böyle olunca, putları bırakıp tek Allah’a ibadete ve her türlü kötülükleri terk
edip iyiliklere çağırmak durumunda olduğunu açıklıyordu. Onla­ra ne
emrediyorsa, onları başta bizzat kendisinin yaptığını, vazi­fesinin, gücünün
yettiği ölçüde işleri düzeltmek ve ıslahtan iba­ret olduğunu, başarıyı da
sâdece Allah’tan bekleyip O’na tevek­kül ettiğini bildiriyordu. Kendisine olan
düşmanlıklarının, Hz. Nuh (a.s.), Hz. Hud (a.s.) ve Hz. Salih (a.s.)’m
kavimlerinin başla­rına gelen felâketlerin bir benzerini başlarına
getirmesinden korktuğunu söylüyor ve gerek mekan gerekse zaman bakımın­dan Nuh
kavminin kendilerine yakınlığını dile getirerek dikkatle­rini çekiyordu.
Onları, imana, tevbe ve istiğfara çağırıyor, öğüt almaları için, Cenab-ı
Hakk’in çok esirgeyici ve bağışlayıcı oldugunu. kullarına karşı engin merhamet
ve sevgi beslediğini hatır­latıyordu:

“Şuayb, ‘Ey
kavmim! Ne dersiniz, eğer ben, Rabbimin katın­dan açık bir delil ile gelmişsem,
ve O, bana kendi katından güzel bir rızık vermişse ne yapmalıyım? Size
muhalefet etmemle, sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben,
yalnızca gücümün yettiği kadar düzeltmeyi istiyorum. Başarım da Allah’ın
yardımı iledir. Ben, yalnız O’na dayandım ve ancak O’na yöneli­rim. Ey kavmim!
Bana karşı çıkmanız, sakın sizi Nuh kavminin veya Hûd kavminin ya da Salih
kavminin başına gelenler gibi bir felakete sürüklemesin! Ve hatırlayın ki, Lût
kavmi sizden fazla uzak değildir. Rabbinizden affinızı isteyin. Sonra, O’na
tevbe edin. Şüphesiz ki, Rabbim, çok merhametlidir ve çok sevendir.’ dedi
“[18]

 

F. Müşrik Elebaşıların Hz. Şuayb {A.S.) Ve Ashabını
Tehditleri

 

Hz. Şuayb (a.s.)’ın
davetini devam ettirdiğini gören müşrik liderler, alay ve hakaretlerinden bir
netice alamayınca, işi tehdit­le halletmek istediler. Ona ve ashabına karşı
büyüklük taslaya­rak, atalarının dinine dönmedikleri takdirde, onları
yurtlarından çıkaracaklarını söylediler. Hz. Şuayb (a.s.}, Allah’ın lütfuyla hi­dâyete
ulaşmışken batüa dönmenin Allah’a karşı büyük bir iftira olacağını ve bunun
kendileri için asla söz konusu olmadığını söyledi. İnananlar olarak,
müşriklerin yapacağı kötülüklere asla’ aldırmayacaklarını, kendilerini Allah’ın
iradesine teslim ettikle­rini ve her şeyin O’nun iradesi dahilinde olduğunu
açıkladıktan sonra, Allah’a sığınıp iki taraf arasında hükmünü vermesini is­tedi.
Buna rağmen kâfirler, onu ve ona inananları tehdide devam ettiler:

“Kavmin ileri
gelenlerinden büyüklük taslayanlar dediler ki: ‘Ey Şuayb! Seni ve seninle
beraber iman edenleri, mutlaka ülke­mizden çıkaracağız. Yahut da bizim dinimize
döneceksiniz.’ Şuayb da, şöyle dedi: ‘İstemesek de mi? Eğer, Allah bizi sizin
di­ninizden kurtarmışken, tekrar ona dönecek olursak, Allah’a yaları yere
iftirada bulunmuş oluruz. Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi müstesna, sizin
dininize dönmemiz mümkün değildir. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz,
sadece, Allah’a dayanınrz. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak İle
hükmünü ver. Sen, hüküm verenlerin en hayırlısısın.’

Kavminin ileri gelen
kâfirleri şöyle dediler: Yemin olsun ki, eğer Şuayb’a uyarsanız, andolsun ki, o
takdirde mutlaka zarara düşersiniz!”[19]

Bir toplumda
liderlerin önemi ve onların oynadığı rol, bu âyetlerden de açıkça
anlaşılmaktadır. Toplumu idare edenler, toplum üzerinde büyük etkiye
sahiptirler. Toplumu kendi dü­şünceleri istikametinde şekillendirip,
istedikleri mecraya sevk edebilirler. Halk, toplumda mutlak iktidar sahibi olan
bu sınıfın peşinden gider ve her şeyi onlardan bekler hale gelir. Düşünce ve
kavramlar hâkim sınıf tarafından oluşturulur ve toplum onla­rın istedikleri
kalıba sokulur. Yöneticiler, yürüttükleri vazifenin büyük bir sorumluluk
olduğuna inanan ve icraatlarında Allah rızasını gözeten kimseler olurlarsa,
toplumun işlerini düzeltir, her türlü kötülükleri en aşağı seviyeye
indirebilir, toplumda sulh ve sükunu sağlayabilirler. Böyle bir toplumda
kötülükler fazla gelişemez. Ancak, yöneticiler Medyen kavminde olduğu gibi, hak
yoldan uzaklaşıp nefis ve arzularına teslim olmuş, isyan ve fesa­dın elebaşısı
haline gelmiş kimseler olurlarsa, o ülkede, hukuk ve ahlâk kuralları felç olur,
ahlâksızlık, terör ve fuhuş yaygınla­şır. Anarşi ve bozgunculuk günden güne
şiddetlenir. Böyle bir çöküşün sonu, eski toplumlarda genellikle umumî felaket
ol­muştur. [20]

İlgili Makaleler