Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.2.9. Hz.
Peygamber’in Öğrettiği Fikir Hürriyeti

Hz. Peygamber, insanın Allah’a itaat ile, İnsanlar arasındaki
ilişkiler­de nasıl bağımsız olabileceğini, ne gibi bir fikir hürriyetine
kavuşacağını sözleri ve kendi hareketleri ile ortaya koymuştur. O’nun telkin ve
davra­nışlarına uyan sahabeler, Allah’a itaat ve bağlılık ile insan hak ve
hürriyet­lerine saygı konusunda eşine rastlanmayan bir topluluk oluşturdular. Hz.
Peygamber’in sahabeleri ve diğer müslümanlar demokratik ve özgürlükçü
düşüncelerle yetişip bu konuda erişilmeyecek örnekler verdiler. Müslü­manlar
fikir ve söz hakkını sonuna kadar kullanabiliyorlardı. Herkes, her­kesle ihtilaf
etme hürriyetine sahipli. Bir söz veya fikri, sadece büyük bir adam söylüyor
diye kabul etmeleri düşünülemezdi. Her şeyi ölçüp biçip kabul ederlerdi. Hazreti
Peygamber (a.s.)’den sonra yeni doğan İslâm dev­letinin başına geçen Hulefâ-yı
Râşidin istişareye dayalı bir rejimin temeli­ni attılar. Hz. Muhammed (a.s.)’in
mübarek sohbetinden kaptıkları bağım­sızlık ve hürriyet fikrini her tarafa
yaydılar. Halifeler bir yandan devletin temelini düşünce hürriyeti, istişare,
insan hak ve hürriyeti ilkeleri üzerine atarken bir yandan da kendilerini diğer
müslümanlarla eşit saydılar, emir­lerini bir hükümdar olarak değil, alelâde bir
vatandaş olarak verdiler ve herkesin kendileriyle ihtilaf etme hakkını
tanıdılar. Kendi emir ve kanun­larını halka zorla kabul ettirme yoluna
gitmediler.

6.2.10. Dört
Halife’den Sonra Fikir Hürriyeti Kavramı

Dört Halife’den sonra Ümeyye ve Abbasî saltanatları döneminde
fikir hürriyeti kavramına ağır darbe indirilme çabalarına şahit oluyoruz. Bu
dö­nemde hürriyet ruhu baskı, zulüm, işkence, terör, para ve pul yoluyla yok
edilmek istenmişse de, hürriyetçi müslümanların bir grubu uzun zaman buna karşı
direnmeye çalışmıştır. İslâm tarihinin ilk üç yüzyılına kadar söz ve fikir
hürriyetinin hayli parlak örneklerini görmek mümkündür. Si­yasi alanda despot ve
zâlim hükümdarlara karşı büyük çaplı direniş görül­mezse de, ideolojik ve
akademik alanda gayet cesaret verici çalışmalar ya­pılmıştır. Bu dönemde, âlim,
fakih, düşünür ve yazarlar ile aydınların bü­yük bir bölümünün, hâkimlerine
boyun eğmeyip doğru bildikleri ve İslâmiyet’e uygun olduğunu sandıkları her şeyi
büyük bir azim ve kararlılıkla savunduklarını görmek mümkündür.

6.2.11. İmam ve
Fakihlerin Fikir Hürriyetine Yaklaşımı

Sahabeler, peygamberden sonra en değerli kişilerdir. Gayet tabii
ki sahabelerden hemen sonra dünyaya gelen “tâbiîn” sahabelere son derece
saygılıydılar. Ancak “tâbiîn” (sahabelerden sonra gelen ve Hz. Peygamber
(a.s.)’in dönemini yaşamamış olanlar), sahabelerin fikirlerini serbestçe tenkit
edebiliyorlardı. Tabiiler, sahabelerin sözlerini enine boyuna tartışıp doğru
bulduklarını kabul ederlerdi. Nitekim, İmam Malik (r.a.) sahabeler arasındaki
görüş ayrılığına temas ederek şunları söylemektedir: “Sahabe­lerin fikirleri hem
doğru hem yanlış olabilir. Bu hususta siz kendiniz dü­şünüp karar vermelisiniz.”
Aynı şekilde İmam Ebû Hanife (r.a.) de şunları yazmaktadır: “Sahabelerin iki
farklı rivâyetinden biri muhakkak yanlış olacaktır.”

Zâten sahabeler de kendilerinin masum olduklarını, hata
işlemedikle­rini, sonrakilerin kendi fikirlerini unutup sadece onların fikrini
kabul et­meleri gerektiğini hiçbir zaman iddia etmemişlerdir. Nitekim, Ebû Bekr
(r.a.) bir konuda kendi fikrini söylerken şunları eklemeyi unutmazdı: “Bu benim
fikrimdir. Eğer doğruysa, Allah tarafından olduğunu düşünün, eğer yanlışsa, bu
benim hatamdır ve ben Allah’tan af dilerim.” Hazreti Ömer (r.a.) ise şunları
söylemiştir: “Fikir yanlışlığını, ümmet için sünnet haline getirmeyin.” Hz. İbn
Mes’ûd şu ikazlarda bulunmuştur: “Sakın, kimse din konusunda başkalarını körü
körüne takip etmesin. Biri müminse öbürü­nün de mü’min, biri kâfirse öbürünün de
kâfir olması gerekmez. Yanlıştık ve kötülükte kimse kimseyi takip edemez.” İmam
Malik (r.a.)’in sözleri şöyledir: “Ben bir insanım. Söylediğim sözler yanlış da
olabilir, doğru da. Siz fikrimi gözden geçirin. Hangisi Kitap ve Sünnet’e
uygunsa kabul edin, hangisi değilse kabul etmeyin.”

Tarih kitaplarında İmam Malik (r.a.)’in bir vakası
nakledilmiştir: “Abbasi halifesi Mansur, İmam’ın kitabı Muvatta’yı bütün İslam
Alemi­nin Anayasası haline getirmek istiyordu. Gayesi, bütün diğer mezheple­ri
ortadan kaldırıp, Malikî mezhebini geçerli hale getirmekti.Ama, başka­larının
fikir hürriyeti, tetkik, tahkik ve içtihad hakkına son derece saygı­lı olan İmam
Malik, halife Mansur’u böyle bir adım atmaktan alıkoy­du”. İmam Ebû Yusuf ise
şunları yazıyor. “Sözümüzün kaynağının ne olduğunu bilmeden bir kişinin bizim
sözümüze inanması doğru değil­dir.”

İmam Şafiî aynı konuda şunları söylüyor. “Delil aramaksızın ilim
tah­sil eden şahıs tıpkı, gece karanlığında odun toplayan adam gibidir. Bu adam,
gece topladığı odunlar arasında, kendisini sokabilecek bir yılanın saklı
olabileceğinden habersizdir.”

6.2.12. İslâm’da
Fikir Hürriyeti Kavramının Ortadan Kalktığı Dönem

Hz. Peygamber (a.s.)’in müslümanlara aşıladığı fikir hürriyeti
mefhu­mu, Hicret’ten sonra 300 yıl kadar muhtelif şekillerde devam elti.
Müslü­manların önemli bir bölümü ilk yıllarda siyasî ve diğer alanlarda, daha
sonra ilmi alanda fikir özgürlüğü, araştırma, eleştiri ve yorum yapma hak­larını
kullanmaya devam ettiler. Ne var ki, daha sonraki çağlarda, hâkim sınıfın baskı
ve zulmünün giderek artması, aydın kesimin de ilme hizmet­ten vazgeçip, menfaat
ve İkbal için, takip etlikleri yoldan ayrılmaları yü­zünden fikir hürriyeti
kavramı havaya uçup gitti. Düşünen kafalardan dü­şünme hakkı alındı, gören
gözlerden görme kabiliyeti gasp edildi, konuşan diller de kökünden koparıldı.
Saray ve divanlardan başlayarak medrese ve tekkelere kadar her yerde
müslümanlara, dalkavukluk, uşaklık ve kölelik dersi verilmeye başlandı. Kalb,
beyin, ruh ve beden hepsi zincire vuruldu. Sultan ve padişahlar, insanları
kendilerine secde ettirmek suretiyle insan­lara tapma geleneğini getirdiler.
Medreselerde büyüklere kayıtsız şartsız itaat etme eğitimleri yapıldı.
Tekkelerde “biat” sünneti tahrif edilerek ken­dilerini veli, sofu ve evliya ilân
eden kişilere kölelik yapma devri açıldı. Allah’tan başka kimselerin karşısında
eller bağlı olarak durulmaya başlandı.İnsanlar, insanın tanrısı oluverdi.
Kısacası, tevhid ve peygamberlikle il­gili getirilen bütün hükümler ve emirler
bir tarafa itildi. Açıkça şirk gibi bir günah işlenmeye başlandı. Netice
itibariyle, müslümanlar, ilmi, ruhi, ahlâki, içtimai, iktisadi, fenni ve siyasi
hiçbir gelişme kaydetmeden hızla çöküşe doğru sürüklendiler.

6.3. Peygamberlik ve Fonksiyonu

Herhangi bir peygamberin, insan olması bakımından, itaat
edilmesi ve örnek alınmasının şart olmadığı kesindir. Hz. Musa (a.s.)’a, İmran
oğlu Musa olması bakımından itaat edilmiyor. Hz. Îsa (a.s.)’nın, Meryem oğlu Îsa
olduğu için örnek alınması gerekmez. Aynı şekilde Hz. Muhammed (a.s.)’e,
Abdullah oğlu Muhammed olarak itaat etmek şart değildir. Onlara itaat ediliyor,
onların hayatı örnek alınıyorsa, bu onların Allah’ın peygam­berleri olmalarından
ileri geliyor. Allahu Teâlâ onlara, alelâde insanlara verilen bir ilim
vermemiştir, sıradan insanlara bahşedilen hidayeti bahşet­memiştir; aksine diğer
insanların kendi akıl gücüyle veya peygamberleri yol göstermedikçe
başaramayacakları seviyede yetenek, bilgi ve güç ver­miştir. Şimdi gelelim,
sorumuzun daha sonraki bölümüne; bir peygambere hangi işlerde itaat etmek
zorunlu, hangi işlerde zorunlu değildir. Yani peygamberlere itaatin sınırı var
mıdır, varsa ne kadardır?

6.3.1. Birinci
Grubun Görüşü

Müslümanların bir grubu var ki itaat ve bağlılığın sadece Allah
tara­fından O’nun peygamberine gönderilen Kitaba mahsus olduğunu savunup durur.
Bu gruba göre, kitabı tebliğ ettikten sonra peygamberin peygam­berlik hüviyeti
de sona ermiş olur. Kitabullah insanlara indikten sonra peygamber rasgele bir
insana dönüşür. Bu grubun savunduğu diğer bazı düşünceler şunlardır: Hükümdar,
hakim, lider ve önderlere itaat yalnızca düzenin korunması ve otoritenin
sağlanması için lâzım olup, dini bir zo­runluluk değildir. Alim, düşünür ve
hukukçulara, kabiliyet ve bilgi dere­celerine göre saygı gösterilmelidir. Bu
itaat ve bağlılık da seçmeli olup bağlayıcı bir tarafı yoktur. Aynı durum
Allah’ın peygamberi için de geçer­lidir. Allah’ın kitabını dünyaya ve insanlara
getirdikten sonra peygamber, peygamberlik niteliğini kaybedip sıradan bir insan
haline gelir. Bir hâkim ve hükümdara da bağlılık onun iktidar sahibi olmasından
ileri gelir ve ik­tidardan düşer düşmez bu kimliğini yitirir. Bir şahsın hâkim
olarak etkin­liği, sadece karar alanının sınırları dahilindedir. Bir hakim,
karar ve yetki alanının dışında gerçek bir hakim değil, bir hukukçu olarak kabul
edilecek ve verdiği karar ancak benzeri şartlarda örnek olarak
kullanılabilecektir. Eğer biri mütefekkir veya filozof ise sözleri ve vecizeleri
kendi değerleri­ne göre göz önüne alınmalıdır.Aynı şekilde iyi ve dürüst bir
insan ise, onun söz ve davranışları ancak gönüllü olarak örnek alınabilir. Bu
gruba göre bir peygamber sırasıyla bir hükümdar, hâkim, mütefekkir ve iyi bir
insan ise, bu hüviyetteki bütün söz ve hareketlerini benimsemek veya
benimsememekte serbestiz. Bütün bu ayrı ayrı hüviyet ve mevkilerde kul­landığı
sözler ve yaptığı hareketler o mevki ve işinin icabı olup, bunları bir
peygamberin söz ve fiilleri gibi kabul etmek doğru değildir.

6.3.2. İkinci
Grubun Görüşü

Başka bir grup, bu görüşte az bir değişiklik yapar. Bu gruba
göre, peygamberin görevi sadece Allah’ın kitabın dünyaya getirmek değildir. O
kitapta yer alan emir, tâlimat ve kanunları şahsen uygulamak suretiyle ümmetine
örnek olmalıdır. Bu bakımdan, peygamberin ibadet ve diğer di­ni vecibeler ile
ilgili gösterdiği örneğe uymak aslında Kitabullah’a uymak­tır ve bu dini bir
vecibedir. Ancak peygamberin bir insan olarak işgal etti­ği hükümdar, hakim ve
kadı gibi mevkiler ve taşıdığı ıslahatçı, düşünür, vatandaş ve cemiyetin bir
ferdi gibi sıfatlarla yaptığı işler ve söylediği sözlerin kalıcı ve evrensel bir
nizamname teşkil etmediği ve dolayısıyla bunun dinen farz olmadığı kesindir.

İlgili Makaleler