Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)
6.2.2. İnsanların
İnsanlar Üzerindeki Hakimiyeti
Kur’ân-ı Kerim’in indirilişinin başlıca amacı, insanı Allah’tan
başka varlıkların boyunduruğundan kurtarıp onu Allah’ın kulu haline getirmek ve
bu arada, kendisine tam bir fikir ve vicdan hürriyeti bahşetmektir. Nitekim,
insanların insanlara köleliğine karşı en çok mücadele veren ilâhi kitap Kur’ân-ı
Kerim olmuştur. Bu kitap, hiçbir insana helâli haram veya haramı helâl yapma
yetkisi vermemiştir. Ayrıca, bir insanın kanun ve yasaklarının sanki ilâhî emir
ve buyruklarmış gibi geçerli ve itaate lâyık olduğu fikrini ortadan
kaldırmıştır. Bu tür sadakat ve itaat Kur’ân-ı Kerim açısından “şirk”tir.
Nitekim, Kur’ân-ı Kerim, din adamları, ulema, evliya, rahip, keşiş, kâhin,
papaz, papa ve dini sıfatlar taşıyan hükümdarlarına bir takım tanrısal sıfat ve
ünvanlar verip tapmasa başlayan, emirlerini Allah’ın emri gibi yerine getirmeye
çalışanlara müşrik demiştir. Zâten bir insan, başka bir insana aşırı derecede
bağlanıp onun bir takım insanüstü sıfat ve selâhiyetler taşıdığına inanmaya
başlayınca, ister istemez onu ilâh derecesine çıkarır, kendisini de onun kulu
haline getirir. Bir insan, bir başka insana karşı kalben, zihnen ve bedenen,
bütün yetenek ve özgürlüklerinden feragat edince karşısındakini her türlü
kusur, hata ve ayıptan berî saymış olur. Böyle bir kişi, bağlı olduğu kişinin,
insan hak ve hürriyetleri hakkında son sözü söyleyebileceğine, herkese hükmetme
hakkına sahip olduğuna kendi emrindekilere kâr ve zarar verme gücüne haiz
olduğuna ve hatta insanlara rızk verme ve onları aç bırakma gücünde olduğuna
inanır. Allah (c.c.)’tan başka herhangi bir kimseye bu sıfat ve özellikleri
yakıştırmak şirkin ve köleliğin ta kendisidir. Buna karşılık, “Tevhid”, Allah’ı
tek saymak, Allah’tan başka kimsede tanrısal özelliklerin bulunmadığına
inanmaktır. Tek Allah’a bağlı olan bir kişi, diğerlerine köle olmaktan
kurtulur, tek Allah’ın hakimiyetine ve himayesine girmiş olur.
6.2.3. Peygambere
İtaat Ne Demektir?
Allah’la insanlara itaat arasındaki bu farkı öğrendikten sonra
gelin, peygambere itaatin ne demek olduğunu görelim. Bildiğiniz gibi, İslâm’da
peygambere sadakat ve itaat farz olup, dinin temeli bunun üzerine kurulmuştur.
Evvelâ, şunu bilmekte fayda vardır ki, peygambere itaatin farz edilmesi, o
peygamberin insan olmasıyla ilgili değildir. Peygambere, Ahmet oğlu, Mehmet
oğlu, İmran oğlu, Meryem oğlu veya Abdullah oğlu olması bakımından itaat
edilmiyor. Peygamberin bu hüviyetiyle, başkalarına emir verme, bir şeyi
yasaklama, bir şeyi helâl ve caiz kılma hakkı da yoktur. Çünkü böyle bir şey
olsa, peygamber de “Allah’tan başka bir ilâh” haline gelir. Böylece bir
peygamber kendi eliyle, geliş sebebini ortadan kaldırmış olur. Kur’ân-ı Kerim bu
meseleyi gayet açık seçik bir şekilde bize anlatmıştır. Kur’an diyor ki,
kişisel olarak, nebi veya peygamber sizin ve bizim gibi bir insandır. “Ey
peygamber, onlara de ki, Rabbım pâk’tır. Berî insandan başka neyim ki? Ben
(insan)dan peygamber yapıldım”. Bir başka ayette şöyle deniliyor: “Ve onlara
onların peygamberi dedi ki, ben de sizin gibi bir insanım”. Ne var ki,
“peygamber” olmak bakımından bir peygamber ile diğer İnsanlar arasında büyük bir
fark vardır. Bir peygambere, Allah tarafından vahiy gönderilip peygamberlik
payesi verildikten sonra kendisine “hüküm” de veriliyor. Meselâ, bir ayette
şöyle deniyor: “Biz peygamberlere kitap, hüküm ve nübüvvet verdik.” Burada hüküm
kelimesi hem karar verme kabiliyeti, hem hükmetme kuvveti olarak
kullanılmıştır. Demek ki, peygamberin sahip olduğu iktidar ve hakimiyet,
kişisel bir yetenek değil, Allah vergisi bir vasıftır. Bu bakımdan, peygambere
itaat, Allah’a itaat’tir. “Her kim Rasûl’e itaat ederse, Allah’a itaat
etmiştir”. Peygamberin dünyaya ve insanlara gönderilmesinin amacı zaten,
Allah’ın emirlerini insanlara iletmesi ve bu emirlere uymalarını sağlamasıdır.
“Her peygamberi göndermemizin maksadı, Allah’ın emriyle O’na itaat edilmesini
sağlamaktır”. Bu bakımdan, peygamberin emri, Allah’ın emridir ve kimsenin buna
itiraz etme hakkı yoktur. “Hidayet’in belirlenmesinden sonra peygamber ile kavga
eden ve iman edenlerin yolundan başka bir yol takip eden birini, saptığı tarafa
saptıracağız ve onu cehenneme atacağız, orası ne fena yerdir”.
Bir peygamber’e fiilen itaatsızlık etmek şöyle dursun, biri
sadece onun emrine karşı gelmeyi aklından bile geçirse, onun imanı silinmiş
oluyor. “Vallahi, aralarındaki anlaşmazlığı gidermek hususunda seni hakem kabul
etmedikçe ve verdiğin kararı, canlarını sıkmadan kabul etmedikçe onlar mü’min
sayılmayacaklardır”. Bu itaatsizliğin sonucu hüsran ve ümitsizliktir.
“Küfretmiş ve Peygamber’in emirlerine karşı gelmiş olanlar, kıyamet günü
öylesine bir güçlük ve felâketle karşı karşıya bulunacaklardır ki, kendilerinin
yerle bir edilmelerini isteyeceklerdir.”
Daha önce işaret elliğimiz gibi, peygambere lam itaat ve
teslimiyet din ve imanın esaslarındandır. Bir insanın hidayet bulması ancak nebî
veya peygambere itaat ile mümkündür. Peygamberin sözlerini dinlemeyen, onun
hayatını örnek almayan bir kişi ne dünyada ne de âhirette felâh ve refah
bulabilir. Ama bir kere daha tekrar edelim, peygambere bu bağlılık ve teslimiyet
onun insanî ve kişisel özelliğine değildir. Allah, bir peygamberi, insanları
kendi kulu haline getirmek üzere dünyaya göndermemiştir. Bir insan, Allah
tarafından kendisine hüküm ve peygamberlik bahşedildikten sonra insanlara,
“Allah yerine benim kulum olunuz” diyebilir mi? Peygamber, insanları şahsî hırs
ve arzularına göre idare etmeye, onlar üzerinde şahsî iktidar ve hakimiyet
kurmaya, baskı ve zulüm uygulamaya, onların hak ve özgürlüklerini ortadan
kaldırmaya, kendine bir takım menfaatler kazanmaya çalışmaz. Eğer böyle olursa
zâten, peygamberin dünyaya gönderilme amacı ortadan kalkmış olur. Allah’tan
başka ilâh ve tanrıları yok etmeye gelen biri kendisi tanrı oluverirse, bunun
hayırlı ve faydalı tarafı neresindedir? Halbuki, peygamber dünyaya bir insanın
başka bir insanı köle etmesini, sömürmesini önlemeye gelir. “Ve bu peygamber,
onların yükünü kaldırır ve onların bağlı bulundukları bağları keser”.
Peygamberin gelişinin sebebi ve gayesi, insanların başkalarının hak ve
hürriyetlerini ihlal eden davranışlarını ve kendilerine sınırsız yetki
tanımalarını önlemektir. “Kendi dilinizle islediğiniz şeyi helâl etme ve
istediğiniz şeyi yasaklama hakkınız yoktur”. Peygamber, bir insanı başka bir
insanın önünde eğilme, ona boyun eğme rezaletinden kurtarmak için dünyaya
gönderilmiştir. “Sizden hiçbir insan başka bir insanı, Allah’tan başka ilâh
edinmesin”. Böyle bir durumda, bir nebi başkalarının boynundaki boyunduruğu
kendi boynuna geçirebilir mi? Başkalarının hak ve hürriyetlerine sadece kendi
şahsî ihtiras ve menfaatleri için son verebilir mi? Kırmak için geldiği putlar
yerine kendi putunu dikebilir mi? Allah’ın kullarına baskı ve zulüm yapan zalim
hükümdarları ortadan kaldırmaya gelen peygamber kendisini onların tanıma
olunabilir mi? Hz. Peygamber (a.s.), Yahudiler ile Nasranîlerin kendi din
adamları ve rahiplerini, Allah yerine tanrı haline getirdiklerinden yakınmışım
Böyle bir peygamber, kendisine iman edenleri, “siz Allah’ı boş verip beni Rabb
olarak tanıyın ve arzularıma boyun eğin” diyebilir mi?
6.2.5. Peygamber
(a.s.)’e Peygamber Olması Bakımından itaat
Peygamber (a.s.)’e peygamber olarak sadakat ve itaat, imanın bir
parçasıdır, hatta İslâm dininin temel kurallarından biridir. Biz Hz. Peygamber
(a.s.)’e bir insan değil, bir peygamber ve Allah’ın elçisi olarak itaat etmeye
mecburuz. Biz Hz. Muhammed (a.s.)’e bağlılığımızı bildirirken aslında, Allah’ın
Rasûlü’nün, Allah tarafından bize getirdiği ilim, hidayet, hüküm, emir, kanun ve
talimata uymayı taahhüt ederiz. Başka bir deyişle, İslâm’a göre müslümanların Hz.
Peygamber’e itaat etmeleri sıradan bir insana değil, bir peygambere ve
dolayısıyla, Allah’a itaat etmeleridir. Şu ayetlere bakın:
“Allah’ın sana gösterdiği gibi İnsanlar arasında hükmetmen için
sana hak olarak Kitab’ı indirdik”. (Nisa; 105)
“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zâlimlerin la
kendileridir”. (Maide; 45)
Bu kanuna diğer İnsanlar gibi, peygamber de bir insan olarak
bağlı bulunuyor:
“Ancak bana vahyolunan şeye tabi olurum”. (En’am; 50)
Bu ve buna benzer ayetler, Peygamber (a.s.)’e itaatin, aslında
Yüce Allah (c.c.)’a itaat olduğunu göstermektedirler. Peygamber (a.s.)’e itaat
ediliyorsa ona Allah tarafından “hüküm” verildiği için ediliyor, insan olduğu
için değil. Hâkimlere ve halifelere itaat ediliyorsa, Allah ve Rasûlü’nün
kanunlarını uyguladıkları için ediliyor. Ulema’ya itaat ediliyorsa, Allah ve
Rasûlü’nün helâl ve haram ile ilgili koydukları kurallar hakkında bizi
uyardıkları için ediliyor. Bu saydığımız kişiler bize Allah’ın herhangi bir
emrini getirirlerse, biz buna itiraz etmeden uymak zorundayız. Allah’ın emri ve
kararı söz konusu olunca kulun şahsî fikri ve fikir hürriyeti önemli değildir.
Fakat eğer bir insan Allah’ın emrini değil, kendi görüşünü ve emrini onaya
koyarsa, bir müslümanın buna mutlaka uyması şart değildir. Bu gibi konularda
kendi aklını kullanma, düşünüp taşınıp, kararını verme hakkına ve hürriyetine
sahiptir. İsler ittifak, ister ihtilâf edebilir. Mesele şahsî olunca bir
müslüman sadece ulema ve yöneticilerle değil, peygamber ile de ihtilâf etme
hakkına sahiptir.