Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.4. PEYGAMBER’İN ŞAHSÎ VE DİNÎ
HÜVİYETİ

“İslâm’da fikir hürriyeti kavramı” ve “Peygamberlik ve
fonksiyonları” başlıklı iki yazımın Arapça tercümeleri Şam’da neşredilen “El-Müslimun”
dergisinde yayınlanmıştı. Bu yazıları okuyan Suriye’li bazı alimler bazı
noktalarının açıklığa kavuşması gerektiğini bildirdiler. Ayrıca, Şam’dan bir zât
bana mektup yazarak ikinci yazımla ilgili bazı itirazlarda bulundu. Kendisi,
mektubunda şunları yazıyordu:

“Hazreti Muhammed (a.s.) bir insan olarak, bizden bir fert gibi
midir? Bir insan olarak, Hz. Peygamber (a.s.) de şahsî iktidar ve ikbal peşinde
olan bir kişi olarak mı tarif edilmelidir? Başka insanlara hükmetme ve oto­rite
kurma arzuları O’nda da mı aranmalıdır? Eğer durum böyle ise, Hz. Muhammed
(a.s.)’in bir insan olarak insanî zaaflardan arınmış olmadığı hususları
birbiriyle nasıl bağdaştırılabilir? Hz. Muhammed (a.s.)’in, pey­gamberlik
payesine yükseltilmediği sürede sürdüğü normal bir insanın ha­yatı ve
peygamberlik vazifesi yapmadığı süre içindeki söz ve hareketleri­nin bizim için
ne yararı olabilir? Hz. Muhammed (a.s.), peygamber olduk­tan sonra insanlık ve
peygamberlik hüviyetleri ayrı ayrı mı kalmış yoksa birleşmiş midir? İki hüviyeti
ayrı ise, bunları açıkça ve kesinkes birbirin­den ayırmak mümkün müdür? Çünkü
böylece Peygamber olan Hz. Mu­hammed (a.s.)’e itaat edilmeyebilir. Başka bir
deyimle, Hz. Muhammed (a.s.)’in insan olarak ve peygamber olarak söylediği
sözler ile yaptığı işleri ayırmanın usûlleri nelerdir? Yani, Hz. Peygamber
(a.s.).’in şahsî ve dinî talimatları arasında ayırım yapmamız mümkün müdür? Hz.
Peygamber (a.s.)’in hangi sözlerine itaat edilmeli, hangisine edilmemelidir?
Acaba Hz. Peygamber (a.s.) ve diğer peygamberlerin şahsî görüşüne karşı
çıkılabilir mi? Muhammed Mustafa (a.s.) kendi insanlık haline dikkat edilmemesi,
önem verilmemesi için müslümanlara telkinde bulunmuş mudur? Hz. Pey­gamber
(a.s.) müslümanların şahsi görüşlerini oluşturma ve açıklamaları için
kendilerini teşvik etmiş midir? Ayrıca, Hazreti Ömer (r.a.) zaman za­man, Hz.
Muhammed (a.s.)’in şahsi görüşlerine karşı çıkmış mıdır?…”

Yukarıdaki mektubun dışında bazı diğer kesimlerden de söz konusu
iki makalem ile ilgili bazı itirazlar kulağıma gelmiştir. Bu itirazların
başın­da iki yazıda çelişkiye düştüğüm yer alıyor. Bu itirazlara göre, ilk
yazıda diğer peygamberler gibi Hz. Muhammed (a.s.)’in Peygamberlik ve insan­lık
yönü arasında fark olduğunu, insanların, peygamberler ile Hz. Muham­med
(a.s.)’in sadece peygamberlikleriyle ilgili söz ve davranışlarına itaat
etmeleri, insanlık halleriyle ilgilenmemeleri, bu konuda kendilerine itaat
etmemeleri gerekliğini belirtmişim. Yine itiraz edenlere göre, ikinci yazı­da bu
görüşümün aksine, peygamberlere her durumda itaat etmemiz ge­rektiğini
belirtmişim. Güya ikinci yazımda ilkinin tam aksine bir tez sa­vunmuşum,
peygamberlerin insanlık ve peygamberlik hüviyetlerinin aslın­da ayrı olmayıp tek
bir kişide birleştiğini, bu bakımdan hangi şartlarda olursa olsun peygamberlerin
hareketlerine uyulması lâzım geldiğini sa­vunmuşum. İtiraz edenler, görünüşle bu
iki ayrı görüş arasında bağ kur­manın zor olduğunu belirtiyorlar.

Bu bölümde bu konuya ayrıntılı bir şekilde değinmenin yerinde
ola­cağını sanıyorum.

Öncelikle şunu unutmayalım ki, bu meselenin iki önemli yanı
vardır: Birincisi teorik yönü, ikincisi, ise amelî ve pratik yönü. Yani
peygamberin şahsiyetini bir hidâyet kaynağı olarak kabul edersek; bunu bütünüyle
bir peygamberin kişiliği olarak mı, yoksa bir insan ile bir peygamber arasında
bölerek mi kabul etmeliyiz. Önemli olan önce peygamberin kişiliğinde ikilik olup
olmadığını tesbit etmek, daha sonra da, eğer ikilik olduğunu te­orik olarak
kabul ediyorsak, bunun pratik yönünü ele almak ve şahsı ile peygamberâne söz ve
hareketlerine uyup uymayacağımızı belirlemektir.

6.4.1. Meselenin
Teorik Yönü

İlk önce teorik yanını ele alalım. Kur’ân-ı Kerim,
peygamberlerin şahsî ve peygamberâne hüviyetleri arasında fark olduğunu kesin
bir şekil­de ifade etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’e göre, peygamberler, insanları
kendi kulları değil, Allah’ın kulları yapmaya gönderilirler. Al-i İmrân
sûresinin 79. ayetinde şöyle denilmiştir:

“Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve
peygam­berliği versin de, sonra o, insanlara: ‘Allah’ı bırakıp da bana kulluk
edin’ deme (hakkı ve yetkisi) yoktur. Fakat, o, öğretmekle olduğunuz ve ders
alıp vermekte bulunduğunuz Kitaba göre Rabbâniler olunuz” (deme gö­revindedir).

Peygamberlere iki vazife birden verilir: Vazifelerden biri,
insanları Allah’tan başka kimselerin köleliğinden kurtarmaktır. Yani, peygamber,
insanları başkalarının yanı sıra kendisine kul olmalarından da kurtarır.
Va­zifelerinden ikincisi, bütün insanları tek Allah’ın kulu yapmaktır

“Biz her millete bir peygamber gönderdik (ve onlara şu talimatı
ver­dik:) Allah’a ibadet edin ve Tağut’tan uzak durun” (Neml; 36)

“De ki: ‘Ey kitap ehli, Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na
bir şeyle şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp da birbirimizi ma’bud edinmemekten
ibaret olan ve bizimle sizin aranızda müsavi bulunan bir kelimeye geli­niz”
(Al-i İmrân; 64)

Dinimizde, peygamberlere itaatin kayıtsız şartsız emredilmesi;
pey­gamberlerin şahsî hüviyetleri açısından değil, Allah’ın emir ve talimatının
onlar vasıtasıyla gelmiş olmasındandır. İşte bu sebeple, peygambere itaat,
Allah’a itaat ile bir tutulmuştur. Meselâ, şu ayetlere bakın:

“Biz, gönderdiğimiz peygamberi Allah’ın izni ile itaat olunsun
diye gönderdik”. (Nisâ; 64)

“Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir”
(Nisâ; 80)

Bununla beraber, gerek Kur’ân-ı Kerim, gerekse hadislerden, Hz.
Mu­hammed (a.s.)’in, Allah’ın emriyle değil, kendi düşüncesine göre söylediği
bir söze, Allah’tan gelen bir emre uyulması gerektiği gibi uyulmasının ge­rekli
olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu hususta “İslâm’da fikir hürriyeti kavramı”
konulu yazımda çeşitli örnekler sunmuş bulunuyorum. Bunun en bariz misali, Hz.
Zeyd bin Harise (r.a.)’nin, Hz. Peygamber (a.s.)’in emrinin hilafına Hz. Zeyneb
(r.a.)’i boşamış olması ve ne Allah’ın, ne Pey­gamber (a.s.)’in bu konuda
herhangi bir olumsuz tepki göstermemeleridir. Bu olayın başka bir açıklaması
olamaz ve yazımda bunu böyle yorumla­maya çalıştım. Hurma ağaçlarının dikilmesi
olayı da hepimizin malumu­dur. Hazreti Peygamber bu hususta şunları söylemiştir:

“Ben de bir insanım. Ben size din ile ilgili bir emir verdiğim
zaman buna uymalısınız. Ama kendi görüşümü belirttiğim zaman (düşünün ki) ben de
bir insanım. Ben tahminime göre bir şey söylemiştim. Tahmin ve şahsî görüşüme
dayalı sözlerimi kabul etmeye mecbur değilsiniz. Ancak Allah tarafından size bir
şey söylersem onu kabul edin. Çünkü ben Allah adına yalan konuşmadım. Siz
dünyevî konuları daha iyi bilirsiniz” (Sahih-i Müslim, Dünya işleriyle ilgili
bölümler).

Meselenin teorik yanı budur. Şimdi pratik yanını ele alalım.

6.4.2. Meselenin
Pratik Yanı

Aslında, Cenab-ı Allah’ın, peygamberlere yüklediği vazife çok
has­sastır. Yani, Allah bir insanı yegâne temsilcisi olarak insanlara
gönderir­ken, kendisine aynı anda iki önemli vazife verir. Bir yandan, bu
peygam­ber, kendi cinsinden olan büyük insanları, kendisi de dahil bütün
insanlara itaat ve kölelikten kurtarıp, kendilerine fikir hürriyeti ve
bağımsızlık ruhu verecektir. Diğer yandan da peygamber olan aynı insan, bütün
insanların Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmelerini sağlamak amacıyla bizzat
kendisi­ne itaat edilmesini isteyecektir. Yani nazari ve teorik olarak insanları
in­sanların sömürüsünden kurtarmaya çalışan bir peygamber pratikte Al­lah’ın
rasûlü olması sıfatıyla insanların kendisine tam olarak bağlanmasını
isteyecektir. Gördüğünüz gibi, bu iki ayrı ve birbirine zıt olan vazife bir
peygamber tarafından yerine getirilmek istenmiştir. Bu iki ayrı vazife ve
kimliğin sınırları öylesine birbiriyle çatışır durumdadır ki, bunlar arasında
doğru ve iyi bir ayırım çizgisi ancak Allah ve Rasûlü tarafından çizilebi­lir.
Bu her babayiğidin işi değildir.

Şu aşağıdaki üç noktayı göz önünde bulundurduğumuz zaman
mese­lenin daha da karmaşık ve hatta içinden çıkılmaz bir hal aldığını görü­rüz.

İlgili Makaleler