Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)
6.1.3. Nefsin
Kötülüklerinden Arınmış
Aynı noktaya, Necm sûresinin ilk ayetlerinde de temas
edilmiştir. Meselâ 2. ayette şöyle deniliyor: “Sahibiniz (Hz. Peygamber) ne
dalâlete düştü ve ne de azdı.” Üçüncü ayette, “O, (Hz. Muhammed), hevasından
söylemez” deniliyor. Dördüncü ayette de, “O, kendisine (Allah tarafından) vahiy
olunan bir vahiydir” ve bundan sonraki ayette de, “O’na, O’nu en güçlü olan
öğretti” deniliyor. Bazı kimseler bu ayetlerde sadece Kur’ân-ı Kerim’in
vahiylerden ibaret olduğunun anlatıldığını söylüyorlar. Çünkü bilindiği gibi,
kâfirler Kur’an-ı Kerim’in vahiy olmadığını iddia ediyorlardı. Ama bence burada
Kur’ân-ı Kerim’e en ufak bir işaret yoktur. Dördüncü ayette kullanılan “huve”
zamiri, açıkça Rasûlullah’ın nutkuna işarettir ki, bundan üçüncü ayette
bahsedilmiştir. Bu ayetlerde, Rasûlullah’ın nutkunun, Kur’an’a mahsus olduğunu
gösteren herhangi bir şeye rastlanmıyor. Yani burada denilmek isleniyor ki,
işbu ayete göre, Resul’ün nutku veya konuşması olma mahiyetindeki her söz vahiy
olacak ve nefsin hevasından arınmış olacaktır. Kur’ân-ı Kerim’de bu noktanın
önemle belirtilmesinin amacı, Hz. Peygamber (a.s.)’in gönderildiği insanları,
kendisinin masum olduğu ve dalâlete düşmediği konusunda ikna etmekti. Böylece
Mekkeliler, Araplar ve diğer milletlerden olanlar, Hz. Muhammed (a.s.)’in,
nefsin hevasından arınmış, tertemiz bir şahsiyete sahip olup, yaptığı her işin
Allah’ın emrine uygun olduğunu anlayabilirlerdi. Zâten, bir peygamberin bir tek
sözcük veya hareketinin, nefsinin isteklerine bağlı olduğu anlaşıldığı takdirde
İnsanlar o peygambere itibar ve itimat etmezler. Kâfirlerin asıl bocaladığı
mesele buydu. Onlar Hz. Peygamber (a.s.)’in söz ve hareketlerinin Allah’tan
değil, hâşâ kendi kişiliği içindeki aksaklıktan doğduğunu sanıyorlardı. Onlara
göre Hz. Peygamber (a.s.) ya aklî dengesini kaybetmişti ya da bir kişi O’na
bazı şeyler öğretmiş olmalıydı. Yüce Allah işte bu ayetleri indirmek suretiyle
bu tür tereddüt ve şüpheleri tek kalemle ortadan kaldırmış oldu. Allah Teâlâ, Hz.
Muhammed (a.s.)’in dalâlete de, kötü yola da düşmediğini, hiçbir sözünü
nefsinin hevasından söylemediğini, ağzından çıkan her sözün hak olduğunu ve
Hak’tan geldiğini, kendisine ne herhangi bir kişinin ne de şeytanın bir şey
öğrettiğini, aksine en kuvvetli olan, Rabbi’nin O’na her türlü bilgiyi verdiğini
açıkça ifade etmiştir. Aynı şeyi Hz. Nebiyi Kerim (a.s.) de kendi mübarek
ağzıyla şöyle söylemiştir: “Elinde canım olan Zât’a yemin ederim ki, bundan
(dilimden) çıkan her şey Hak’tır.”
6.1.4. Her Zaman
ve Her Yerde Örnek Hayat
Maalesef, bazı kimseler, Hazreti Muhammed (a.s.)’in yaşantısının
her ânının örnek alınması gerekmediğini, bilhassa, özel yaşantısına
karışılmaması gerektiğini söylerler. Bu şahıslara göre, Hz. Peygamber’in,
evinde, ailesi içinde ve bazen dışarıda özel sohbetlerde söylediği sözlerin
vahiy olmadığını, bunun için ne kendisinin herhangi bir iddiada bulunduğunu, ne
de kâfirlerin bunu tartışma konusu yaptıklarını belirtirler. Ben diyorum ki,
Rasûlullah (a.s.) ne zaman ve ne durumda ne söylemiş veya ne yapmışsa bir
peygamber olarak yapmıştır. Yaptığı her iş ve altığı her adım, dalalet, kötülük
ve sapıklıktan uzaktı. Bütün söz ve fiilleri, Cenabı Allah’ın çizdiği çizgi
üzerinde olmuş, O’nun gösterdiği sınırlar içinde kalmıştır. Dolayısıyla, bütün
İnsanlar Hz. Peygamber (a.s.)’in hayatının her ânını kendilerine örnek
almalıdırlar. Hz. Peygamber (a.s.)’in hayatı, canlı bir Kur’ân-ı Kerim ve İlahi
Nizamnamedir. Neyin caiz, helâl, mübah, geçerli, yararlı ve neyin mekrûh,
haram, geçersiz ve zararlı olduğunu Peygamber Efendimiz’in mübarek hayalından
anlayabiliriz. Nelerin Allah’ı hoşnut edebileceğini, nelerin O’nun gazabını
gerektirdiğini, hangi konularda içtihâd edebileceğimizi, hangi meselelerde
Rabbimize itaat edeceğimizi ve ne gibi meseleleri birbirimize danışmak
suretiyle halledebileceğimizi ve dinimizde özgürlüğün yerinin ne olduğunu,
kısacası her şeyi, Hz. Muhammed (a.s.)’in örnek hayalından öğrenebiliriz.
6.1.5. Allah’ın
Tâyin Ettiği Önder ve Hükümdar
Rasûlullah (a.s.) kendi kendini lider ilân etmemişti. O’nu
İnsanlar da hâkim seçmemişti. O, Allah’ın seçtiği ve tayin ettiği bir lider ve
hâkimdi, iktidarı ve hakimiyeti, O’nun peygamberliğinden ayrı bir şey değildi.
Aslına bakılırsa kendisi zâten Allah’ın Rasûlü olmak itibariyle lider ve
hükümdardı. Şüphesiz kendisine, insanlara danışma fikirlerini alma öğüdü
verilmişti. Ama bu istişare, ümmetine bir örnek vermek amacıyla gerekli
görülmüştü. Maksat, Hz. Muhammed (a.s.)’in kendi görüş ve davranışlarıyla
İslâmiyet’in allın kurallarını ümmetine gösterme imkânını oluşturmaktı. Bu
itibarla, Hz. Muhammed (a.s.)’in sıradan lider veya hükümdarlardan biri olduğu
sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü başka emîr ve hâkimlere “birbirine danışma” emri
verilmiştir. (Bk. Şûra Sûresi, ayet: 39). Ayrıca istişare konusunda herhangi bir
ihtilaf söz konusu olunca Hz. Peygamber (a.s.)’e müracaat edilmesi tavsiye
edilmiştir (Nisa Sûresi: 59). Fakat Hz. Peygamber (a.s.)’e insanlara danışma
öğüdü verilmesine rağmen bir şeye azmettiği zaman, Allah’a tam güvenerek
harekete geçmesi de tavsiye edilmiştir. (Bk. Al-i İmran: 59). Bundan
anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber (a.s.) için aslında herhangi bir istişareye
gerek yoktu, ama kendisi bunu yapmıştır; zira insanlara İslâmî hükümetin
örneğini vermek istemiştir.
6.1.6. Peygamber
(a.s.)’e Bir Hükümdar Olması İtibariyle İtaat Etmek
Bir lider ve hâkim olması itibariyle Hazreti Peygamber (a.s.)’e
itaat etmenin yalnızca yaşadığı devre kadar sınırlı olduğunu düşünmek
yanlıştır. Bu hususta ileri sürülen ayetten aslında böyle bir mânâ çıkmıyor.
Enfâl sûresinin 20. ayetinde yer alan “ve entüm tesme’ûn” sözlerinden, bazı
kimseler, Hazreti Peygamber (a.s.)’e itaatin sadece O’nu kendi kulaklarıyla
dinlemiş olanlara vacip olduğunu iddia ederler. Fakat, Enfâl sûresinin daha ilk
ayetinde şu sözlere rastlıyoruz: “Ve eğer mü’minlerden iseniz Allah’a ve
Rasûlüne itaat edin”. Ayet 5’te ise Rasûlullah (a.s.)’ın cihâda daveti üzerine
canları sıkılanlar azarlanıyor. 13. ayette de şöyle buyurulmuştur: Allah ve
Rasûlüne karşı gelenlere, Allah’ın cezası cidden pek çetindir”. 20. ayette şu
sözlere rastlıyoruz: “Ey mü’minler, Allah ve Rasûlüne, itaat edin. Kur’ân’ı
dinleyip dururken ondan yüz çevirmeyin.” Gördüğünüz gibi bu ayette ve yukarıdaki
ayetlerde Rasûlullah (a.s.)’a itaat edilmesi için defalarca emir verilmiştir.
Bunun amacı, Allah’ın peygamberine itaat etmenin, Cenabı Allah’a itaat etmek
demek olduğunu müslümanlara iyice anlatmaktır. Ayrıca, her yerde “rasûl”
kelimesi kullanılmış, emir veya hükümdar kelimesi kullanılmamıştır. Bunun
dışında, burada, rasûl veya peygamberin liderlik ve hükümdarlık hüviyetinin,
peygamberlik sıfatından ayrı olduğunu gösteren en küçük bir işaret de yoktur.
Daha sonra, kullar, peygamberin emirlerine karşı gelmekten men edilmiştir.
Peygamber (a.s.)’e karşı gelmenin büyük bir günah olduğu ve cezasının çok ağır
olduğu anlatılmıştır. Bu bakımdan, “ve entüm tesme’ûn” deyiminin, Allah’ın
emirlerini duyduktan sonra Rasûlullah (a.s.)’a itaatsizlik etmemeleri anlamında
kullanıldığı akıl ve mantığa da yakındır. Yani, Hz. Peygamber (a.s.)’e sadece
yaşadığı çağda değil, ondan sonra da ve kıyamete kadar, Kur’ân-ı Kerim’i
dinledikçe itaat etmek gerekiyor.
“Diğer lider ve hâkimler gibi, Hazreti Peygamber (a.s.)’in
iktidarı ve hükümdarlığı da geçiciydi. O kendi çağının şartlarına göre lider ve
hâkim sayılabilirdi. Ama bugün, devlet ve siyasetle O’nun kullandığı metod ve
yaptığı icraata uyulamaz. Bugün şartlar çok değişiktir ve Bedir ile Uhud
savaşlarında kılıç ve kalkanlarla yapılan muharebe artık tarihe karışmıştır”.
Bu gibi iddialar sık sık ortaya atılıyor. Bu saçma bir iddiadır ve biz bunun
sadece son satırlarını ele almak istiyoruz. Şüphesiz, Hz. Peygamber (a.s.)’in
zamanında kullanılan silâh, araç ve gereç o çağın ürünüydüler. Ama biz burada
zahiri şeylerle uğraşmıyoruz. Bizim ilgilendiğimiz şey, Hz. Muhammed (a.s.)’in
savaş ve barışla ilgili getirdiği altın kurallardır, önemli olan; askeri
bilgisi, orduyu yönetme ve komuta etme kabiliyeti, çarpışmalarda kullandığı
taktik, savaşırken dikkat ettiği ahlâk kuralları esirlere uyguladığı insancıl
muameledir. Hazreti Muhammed (a.s.)’in hazırladığı ve uyguladığı savaş yasaları
sadece kendi dönemi için değil, bütün çağlar için geçerlidir. Kanun ve şeriat
açısından önemli olan; Hz. Peygamber (a.s.)’in kılıç, kalkan, top veya tüfek
kullandığı değil, bu kılıç, top ve tüfekleri nasıl ve hangi amaçlar için
kullandığıdır. Hazreti Peygamber (a.s.)’in mübarek gazve(savaş)lerinde bu konuda
koyduğu kurallar ve gösterdiği örnekler, İslâm’da savaş ve barış yasalarını
vücuda getirmişlerdir, İslam’da Cihad’ın ne olduğunu biz Rasûlullah’tan
öğrenmişizdir ve Server-i Alem (Cihan Önderi) manevî bakımdan kıyamete kadar
bütün İslâm ordularının Başkomutanı’dır.