Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.6. HZ. PEYGAMBER’E KUR’AN’IN
DIŞINDA İNEN VAHİYLER

“Onu acele (kavrayıp ezber) etmen için dilini onunla tahrik etme
(depreştirme). Onun toplanması ve onu okutması bize aittir. Sana vahiy ile
kıraat eylediğimizde sen de oku. Sonra onun beyan ve izahı da bize aittir”
(Kıyamet; 16-19)

Bu önemli bir ayettir. Bu ayette öyle bazı usûl ve prensipler
anlatıl­mıştır ki, bunları iyice kavrayan bir kişi başkalarının yaydıkları yalan
yan­lış şeylere inanmaktan kurtulur.

Birincisi, Hazreti Muhammed (a.s.)’e, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan
Al­lah’ın kelâmının dışında da vahiylerin geldiği bu ayetle sabittir. Kur’ân-ı
Kerim’de yer almayan bazı emir ve bilgiler de Allah tarafından Hz. Pey­gamber
(a.s.)’e aktarıldı. Kur’ân’da yer alan emir, talimat, işaret, kelimeler ve özel
deyimler ile ilgili açıklamalar da Allah’ın kitabında yer almış ol­saydı, o
zaman “onun beyanı ve izahı da bize aittir” demenin hiçbir an­lamı kalmazdı.
Zâten Kur’ân’da olan bir şeyin izahına ihtiyaç yoktur. O halde teslim etmeliyiz
ki, Kur’ân-ı Kerim’in anlatımı, açıklaması ve yorumlanmasıyla ilgili Allah
tarafından Hazreti Peygamber’e gelen ilham ve vahiyler Kur’ân-ı Kerim’de yer
almamıştır. Kur’ân-ı Kerim’in dışında yapı­lan bu açıklamalar, Hz. Muhammed
(a.s.)’e “hafî” (gizli) vahyin gelişinin bir delilidir.

İkincisi, Allah tarafından Hazreti Peygamber (a.s.)’e iletilen
ve ulaştı­rılan Kur’ân-Kerim’in mefhumu, hikmetleri ve açıklamalarının maksadı,
Rasûlullah (a.s.)’ın insanlara Kur’ân-ı Kerim’i söz ve fiilleriyle daha açık bir
şekilde anlatmasını kolaylaştırmaktı. Maksat bu olmasaydı, Kur’ân-ı Kerim’in
mefhum ve açıklamalarının sadece Peygamber (a.s.)’in istifadesi için
gönderilmesi anlamsız olurdu. Bu açıklama ve bilgiler yalnızca Hz. Peygamber
(a.s.)’in şahsiyetine ait olsaydı. Allah’ın bu gayreti hâşâ beyhude olurdu.
Çünkü bunlar Hz. Muhammed (a.s.)’in kendi peygamber­lik vazifesini yerine
getirmesinde hiç de yardımcı olamazdı. Onun için, sadece akılsız ve düşüncesiz
bir insan Allah’ın ek açıklayıcı bilgilerinin hiçbir amacı ve pratik önemi
olmadığını ileri sürebilir. Nitekim, Allahu Teâlâ Nahl suresinin 44. ayetinde
şöyle buyurmuştur: “Onları Mu’cize ve kitaplarla gönderdik. Sana da (habibim)
insanlara kendileri için indirilen her şeyi açıklayasın diye Kur’ân’ı indirdik”.
Ayrıca, Cenab-ı Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “dört ayrı yerde, Rasûlullah (a.s.)’ın
işinin insanlara, sa­dece Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerini duyurmak değil, bunun
talim ve terbiye­sini vermek olduğunu belirtmiştir. (Bakara; 29 ve 151. ayetler,
Al-i İm­ran; 164. ayet ve Cum’a; 2. ayet). Bundan sonra aklı başında olan bir
kişi, Kur’ân-ı Kerim’in en güvenilir ve doğru açıklamasının Hz. Muhammed
(a.s.)’in söz ve fiilleriyle yapıldığına inanmaktan kaçınabilir mi? Bu doğ­ru,
güvenilir ve resmi açıklama ile yorumu bir yana bırakıp, kendi keyfine göre
Kur’ân-ı Kerim’i tefsir etmeye çalışan bir kişi büyük bir günah işle­miş olur.

Üçüncüsü, Kur’ân-ı Kerim’i şöyle gözden geçirmiş olan bir kişi
bile, bu ilâhi kitapta geçen pek çok söz ve deyimi sadece Arapçayı bilen bir
ki­şinin tam anlamıyla anlayamayacağının derhal farkına varabilir. Örneğin, “salât”
kelimesini ele alalım. Kur’ân-ı Kerim’de imandan sonra üzerinde en çok durulan
bir şey varsa o da “salât”tır. Fakat sadece Arapçaya vakıf olan, ya da Arapçanın
sözlüğüne bakarak bu kelimenin anlamını çıkarma­ya çalışan bir kişi gerçek
anlamını aslâ bulamayacaktır. Kur’ân-ı Kerim’de bu kelimenin sık sık
kullanıldığını görünce diyecektir ki, Arapça’nın bu kelimesi muhakkak bir terim
veya ıstılah olarak kullanılmıştır. “Salât’ın gerçek mefhumuna vakıf olmayan bu
şahıs en nihayet diyecektir ki, bun­dan iman sahiplerinin mutlaka yapmaları
gereken bir fiil kastedilmiştir. Ama o fiilin gerçek anlam ve mahiyetini
bilemeyecektir. “Salât”tan ne kasdedildiğini, sadece Arapça bilen bir kişinin
anlaması mümkün değildir. Şimdi sorarım size, Cenab-ı Allah, Kur’ân-ı Kerim’de
kullanılan bu ve bu­na benzer pek çok söz ve deyimleri açıklamak ve fiilen
göstermek üzere kullarına bir peygamber göndermeseydi, dünyada Kur’ân-ı Kerim’i
oku­yanlardan iki kişi bile “salat”ın, namaz manasına geldiği ve bunun belli bir
ibadet şekli olduğu üzerinde anlaşabilirler miydi? Halbuki, yaklaşık 1400 yıldan
beri müslümanlar nesilden nesile aynı şekilde namazı eda ede-geliyorlar ve
yanlış şeyin yakıştırılmaması için azami gayret sarf ediyorlar. Yanlış şeylerin
Hazreti Peygamber (a.s.)’e yakıştırılma ihtimalleri gittikçe artınca da ümmetin
iyiliğini düşünen bir takım fedakâr ve cefakâr fertler, ak ile karayı, doğru ile
yanlışı birbirinden ayırmak için görülmemiş çaba harcadılar. Aslında hadislerin
hazırlanması konusunda müslüman âlim ve fakihlerin gösterdiği olağanüstü
titizlik ve meydana getirdikleri muazzam ilmin bir başka örneğini görmek mümkün
değildir ve müslümanlar bu­nunla ne kadar iftihar etseler azdır. Bu ilmi
bilmeyip batılı oryantalistler tarafından aldatılmaları yüzünden hadis ve
sünnet’i güvenilir saymayan bu zavallı İnsanlar aslında çok talihsizdirler.
Maalesef, kendi cehaletleri se­bebiyle İslâmiyet’e ne büyük zarar verdiklerinin
farkında bile değillerdir.

6.6.1. Kıble’nin
Tayini

Kur’ân-ı Kerim’in dışında, Hz. Peygamber’e başka vahiyler ve
başka ilâhî emirlerin geldiğini bizzat Kur’ân-ı Kerim açıklamıştır. Hz.
Peygam­ber (a.s.) hem Kur’ân-ı Kerim’e hem diğer vahiylerde yer alan emirlere
uymaya mecburdu:

“Senin üzerinde bulunduğun Kıbleyi, Peygamber’e tabi olan ile,
ar­kasını döneni bilelim diye yaptık” (Bakara; 143)

Yukarıdaki ayet, her çeşit te’vile son veren ve Hz. Peygamber
(a.s.)’e Kur’ân’dan başka vahiylerin gelmediği düşüncesini tamamıyla silen
apa­çık bir ayettir. Mescid-i Harâm (Kâbe) “kıble” ilân edilmeden önce,
müs­lümanların kıblesi olan yerin (Mescid-i Aksa) kıble ilân edilmesine dair
herhangi bir emir Kur’ân-ı Kerim’de yer almıyor. Ama ilk kıblenin Hz. Muhammed
(a.s.) tarafından belirlendiğini ve müslümanların yaklaşık 14 yıl buna dönerek
namaz kıldıklarını kimse inkâr edemez. 14 yıl sonra ise, Cenab-ı Allah, Bakara
sûresinin yukarıdaki ayetiyle Hz. Muhammed (a.s.)’in bu kıble seçimini onayladı
ve bu kıbleyi kendisinin seçtiğini ilân etti. Nitekim, Cenab-ı Hak ayette diyor
ki, “bu kıbleyi, Hz. Peygamber va­sıtasıyla ben seçtim. Bununla gayem,
Peygamber’e kimin itaat ettiğini, ki­min etmediğini görmekti”. Bu ayet bir
yandan, Hz. Peygamber Efendimiz (a.s.)’e Kur’ân-ı Kerim’in dışında başka
vahiylerin geldiğini, bir yandan da müslümanların, Kur’ân-ı Kerim’de yer almayan
bazı konularda Hz. Pey­gamber (a.s.)’e itaat etmeye mecbur olduklarını beyan
ediyor. Hatta Allah katında Rasûlullah (a.s.)’a imanın, onun vasıtasıyla gelen
emir ve talimata uyulma derecesine göre değerlendirildiği de bir gerçektir.

Şimdi bizim sormak istediğimiz soru şudur: Madem ki Hz.
Peygamber (a.s.)’e Kur’ân-ı Kerim’in dışında herhangi bir vahiy gelmiyor, o
zaman “kıble” ile ilgili ilâhi emir kendisine nasıl geldi? Bu, Hazreti Peygamber
(a.s.)’e, Kur’ân-ı Kerim’de yer almayan bazı emirlerin de geldiğinin açık bir
delili değil midir?

6.6.2. Mekke’nin
Fethiyle İlgili Müjde

Hz. Peygamber (a.s.) Medine’de rüyada, Mekke’ye girdiğini ve
Bey­tullah (Kâbe)’ı tavaf ettiğini görür. Hz. Peygamber (a.s.) bu rüyasını
saha­beye açıklar ve 1400 kişiyle umre yapmak üzere yola koyulur. Mekke
kâ­firleri, Hz. Peygamber ile beraberindekileri Hudeybiye adlı yerde
durdu­rurlar. Nihayet Hudeybiye Anlaşması imzalanır. Bundan bazı sahabe hayli
rahatsız olurlar. Aralarında bu durumdan yakınanlar da vardır. Bunların
temsilciliğini Hz. Ömer (r.a.) üstlenir ve Hz. Peygamber (a.s.)’e sorar: “Ya
Rasûlallah, siz bize dememiş miydiniz, biz Mekke’ye gireceğiz ve tavaf edeceğiz?
Rasûlullah buyurdular: “Ben bu yolculuk sırasında mı bunun böyle olacağını
söylemiştim?” Daha sonra Kur’ân-ı Kerim’de Cenab-ı Al­lah şunları söyler:

“Andolsun ki Allah, Peygamberine hak olarak gösterdiği rü’yayı
tas­dik etti. İnşallah (hepiniz) emin ve korkusuz başınızı tıraş etmiş,
kısalt­mış olarak Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Fakat Allah, sizin
bilemediği­niz şeyleri bildi de, Mekke fethinden önce size yakın bir fethi
mukadder kıldı.” (Fetih; 27)

Yukarıdaki ayetten anlaşılıyor ki, rüya yoluyla Hazreti
Peygamber (a.s.)’e Mekke’ye giriş şekli, arkadaşlarıyla birlikte oraya gidişi
kâfirlerin onlara mani olacağı, sonra anlaşma yapılacağı, bundan sonra iki sene
müddetle müslümanlara umre yapmak imkânı sağlanacağı ve nihayet Mekke fethinin
yolunun açılacağı tek tek anlatılmıştı. Bu da, Kur’ân-ı Kerim’in dışında başka
vahiy ve ilhamların Hz. Peygamber’e gelmelerinin bir delili değil midir?

İlgili Makaleler