Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.3.14. Hz.
Peygamber (a.s.)’e Gelen Benzeri Vahiyler

Benzeri vahiyler Hazreti Peygamber’e de gelirdi. Kur’ân-ı
Kerim’de buna dair çeşitli işaretler vardır. Örneğin, Rasûlullah önce Kudüs’ün
müs­lümanların kıblesi olduğunu söylemişti. Bununla ilgili herhangi bir ilâhi
emir gelmedi. Ama bu kıble iptal edilip Kâbe kıble olunca, Allah’tan şöy­le bir
emir geldi:

İnsanlardan bir takım beyinsizler: ‘Onları daha önce üzerinde
bu­lundukları kıblelerinden çeviren nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da
Al­lah’ındır, batı da. Dilediğini dosdoğru yola yöneltip iletir”. (Bakara; 142)

“Senin üzerinde bulunduğun kıbleyi, Peygamber’e tabi olan ile
arka­sını döneni ayıralım diye yaptık” . (Bakara; 143)

Bu demektir ki, daha önce kıblenin Kudüs olması kararı Allah’ın
vah­yi ve emriyle alınmıştı.

Uhud savaşı sırasında, Hz. Peygamber (a.s.) müslümanlara yardım
için Allah’ın meleklerinin geleceğini söylemişti. Daha sonra, Allah Teâlâ, Hz.
Peygamber(a.s.) ‘in bu açıklamasından Kur’ân-ı Kerim’de şöyle bahsetti:

” Allah bu yardımı, âncak size müjde olmak ve kalbinizde itminan
(ya­tışma) hâsıl etmek için yaptı”. (Al-i İmran; 126)

Demek ki, bu yardım vaadi Allah tarafından yapılmıştı.

Uhud savaşından sonra, Hz. Peygamber (a.s.) müslümanları ikinci
bir Bedir savaş ı için Medine’nin dışına çıkmaya çağırdı. Hz. Peygamber
(a.s.)’in bu çağrısı Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir yerde yer almıyor. Ama Allahu
Teâlâ bu çağrının da kendisinden geldiğini sonradan tasdik etli:

“Kendilerine yara, elem ve bozgunluk isabet ellikten sonra yine
Allah ve peygamberin davetine uyanlar için pek büyük mükâfat vardır” (Al-i İmran;
172)

Bedir savaşı sırasında, Hz. Muhammed (a.s.)’in Medine’den
çıkmasın­dan Kur’unda şöyle bahsedilmiştir:

“Rabbin seni evinden hak uğrunda çıkardığında mü’minlerden bir
grup isteksizdi.” (Enfal; 5)

Evden çıkma emri Kurban’da yer almamıştır. Ama daha sonra,
Allah, evden bu çıkışın kendi emriyle olduğunu beyân etmiştir. Daha sonra,
sava­şın en şiddetli anında, Allah’ın rasûlü bir rüya gördü:

“Şunu da hatırla ki, Allah onları sana uykuda (rüyada) az
gösterdi” (Enfâl; 43)

Münafıklar, Rasûlullah (a.s.)’ın ganimet dağıtımından hiç
hoşlanma­mışlardı. Yüce Allah, bu dağıtımın bizzat kendi emriyle yapıldığını
du­yurmak suretiyle ağızlarını kapatıverdi:

“Eğer onlar, Allah ve Resûlünün verdiğine razı olsalar”. (Tevbe;
59)

Hudeybiye Anlaşması imzalanırken sahabenin hemen hemen hepsi
buna karşıydılar. Anlaşmanın şartları hoşlarına gitmemişti. Fakat Rasûlullah
(a.s.) anlaşmayı kabul etti. Rasûlullah (a.s.)’ın bu hareketi daha sonra Allah
tarafından tasdik edildi:

“Biz sana âşikâr bir fetih verdik”. (Fetih; 1)

6.3.15.
Yukarıdaki Ayetlerden Çıkan Sonuçlar

Yukarıdaki ayetlerin benzerlerini bulmak kolaydır. Fakat burada
an­latmak istediğimiz, peygamberler ile Allah arasındaki ilişkinin geçici
ol­madığıdır. Yani Allah ile Hz. Rasûl (a.s.) arasındaki ilişki, sadece Hz.
Rasûl (a.s.)’ın bir ilâhi mesaj taşıdığı veya ilettiği sürece devam etmez. Bu
ilişki sürekli ve kalıcıdır. Allahu Teâlâ her zaman vahiyle peygamberleri­ne yol
gösterir, hatalarını düzeltir. Necm suresinin ilk ayetlerinde işte bu hususa
işaret edilmiştir. Bu bolümün başında arz ettiğini gibi, Kur’ân-ı Ke­rim’de
peygamberlerin her zaman Allah’ın özel gözetimi altında oldukları açıkça ifade
edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de Hazreti Peygamber (a.s.) ile diğer peygamberlerin
hatalarının düzeltilmesi ve Allah tarafından kendileri­nin ikaz edilmesi ve
ıslah edilmesinin anlatılmasındaki amaç, peygamber­lere güvensizlik belirtmek
değildir. Bu kıssa ve ifadelerden, peygamberle­rin de bizim gibi hatalı İnsanlar
olduğunu çıkarmak yanlıştır. Bu bakım­dan onlardan yüz çevirmek, onların söz ve
hareketlerine uymamak da yanlış bir davranış olur. Aslında peygamberler her
zaman iyiyi ve doğru­yu yapmakla mükelleftirler ve en küçük hataları bile anında
düzeltildiği için sözlerine ve hareketlerine güvenmemek doğru değildir. Aslında
Al­lahu Teâlâ peygamberler konusunda fazlasıyla hassas davranır ve en kü­çük
hatalarını bile affetmez. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti Peygam­ber
(a.s.)’in diğer insanların hayatında belki de hiç önem taşımayan konu­larda
uyarıldığını görürüz. Örneğin, bir insanın bal yiyip yememesi, bir köre dikkat
edip etmemesi veya onun itirazından hoşlanmaması ya da biri için mağfiret
dilemesi… Bunların önemli bir konu olduğu söylenebilir mi? Ama, bu gibi normal
bir bakışla önemsiz sayılabilecek olaylarda Allah, peygamberlerin kendi veya
başkalarının fikrine göre hareket etmelerini yasaklamıştır. Aynı şekilde bazı
kimseleri savaşa katılmaktan müstesna bırakması, veya bazı savaş esirlerini
fidye alıp serbest bırakması, bir hü­kümdar veya komutanın işlevleri arasında
çok küçük bir yer tutar. Ne var ki, bir peygamberin hayatında bunlar öylesine
önemli bir konu haline ge­lir ki, kendisi açık bir vahiy ile ikaz edilir. Neden?
Çünkü, peygamber ale­lade bir hükümdar veya komutan değildir. O, kendi fikrini
üstün kılmaya, kendi düşündüğü gibi hareket etmeye selahiyetli değildir. Bir
peygamber, peygamberlik makamında bulunduğu için verdiği kararın Allah’ın
rızasına uygun olması gerekir. Bir peygamber gizli vahyi iyice anlamayıp,
Allah’ın rızasına aykırı en ufak bir harekette bulunur bulunmaz derhal açık bir
va­hiyle ikaz ve ıslah edilir.

Peygamberlerin bu özel vaziyetine Allahu Teâlâ’nın özenle
eğilmesi, onların daima dürüst davranmalarına, her zaman doğru hareket
etmelerine tam güvenmemizi sağlamak amacını taşımaktadır. Böylece biz
peygam­berlerin her zaman doğru söz söylediklerine, her zaman kötülüklerden
ka­çındıklarına inanmalıyız. Peygamberlerin daima Allah’ın gösterdiği çizgi­de
olduklarını bilmeliyiz. Peygamberlerin hayatının, İslâmî siretin mü­kemmel ve
üstün bir numunesi olduğuna inanmalıyız. Cenab-ı Hak bu ol­gun ve üstün örneği,
Allah’ın en sevgili kulu olmak isteyenlerin takip et­mesi için yaratmıştır. Bu
ilâhi gaye ve hedef, yukarıda kaydettiğimiz 6. ve 7. ayetlerde açıkça ifade
edilmiştir. Altıncı ayette peygamberlerin, İnsanlar için “güzel bir örnek”
olduğu belirtilmiş, yedinci ayette ise Allah tara­fından sevilmenin yolunun
Rasûlullah’a itaatten geçtiği ifade edilmiştir.

6.3.16. Hz.
Peygamber (a.s.)’in Bütün Hayatı “Güzel Bir Örnek”dir

Diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber (a.s.)’in de bütün hayatı
müs­lümanlar için güzel bir örnektir. Hz. Peygamber (a.s.)’in hayatını örnek
al­mamızda en ufak bir istisna, kısıtlama veya sınırlama yoktur. Bütün ha­yatı
mutlaka takip edilmesi gereken bir örnektir. Kur’ân-ı Kerim bunu em­retmektedir.
Hadislerin telkinleri de bu yöndedir. Demek ki, Hz. Peygam­ber (a.s.)’i kim ne
kadar çok sever, Ona kim ne kadar çok itaat eder, O’nun örneğine uyarsa, Allah
katında o kadar makbuldür.

Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın bütün hayatını müslümanlar için
ör­nek alınması gerekliğini belirtirken, tabiatıyla bazı istisnaların olduğunu
da unutmayalım. Hz. Peygamber (a.s.)’in hayatını örnek alırken bazı istis­nalar
olduğunu inkâr etmeyelim. Ama bu istisnaların mahiyeti nedir? Bunlar
hangileridir? İşte bunları bilmek zorundayız. Rasûlullah (a.s.)’ın hayatının
örnek alınması gerekliğini söylerken, hayatının her safhasında her an ve her
zaman ne yapmışsa, nasıl yapmışsa onu aynen taklit etme­miz gerektiğini
kastetmiyoruz. Rasûlullah (a.s.)’ın hayatına tıpa tip uymak ve hatta aslı ile
kopyası arasında herhangi bir fark bırakmamak amacımız olmamalıdır. Zaten Kur’ân-ı
Kerim de böyle bir kopya çekilmesini emret­miyor. Kur’ân-ı Kerim bu hususta bir
genelleme yapmıştır ve Hz. Pey­gamber (a.s.)’in hayatını genel hatlarıyla örnek
almamızı istemiştir. Bu hususta, Hazreti Peygamber (a.s.) ile sahabelerin söz ve
hareketleri de bi­zim için yol gösterici nitelik taşımaktadır. Burada
ayrıntılara girmeye ge­rek yoktur. Ancak kısaca belirtmek istersek, diyebiliriz
ki; İslâm dininde farz, vacip ve sünnet olarak bilinen konularda Hz. Muhammed
(a.s.)’in söz, vaat, telkin, ikaz ve fiillerine tıpa tip uyulmalıdır. Örneğin,
namaz, oruç, hacc, zekât gibi konularda en ufak bir itiraz veya istisnaya yer
yok­tur. Ama İslâmî yaşantıyla ilgili genel öğretileri; mesela medeni, kültürel,
ekonomik, sosyal ve siyasal konuların ayrıntıları konusunda bazı istisna­lar
vardır. Bu gibi meselelerde Hz. Muhammed (a.s.), ahlâk, hikmet ve dürüstlük ile
ilgili belli başlı kurallar meydana getirmiştir. Bir de çeşitli söz ve
hareketleriyle, bu hususla bize seçenekler bırakmıştır. Bunlardan akıl ve mantık
ile İslâmiyet’in ruhuna en uygun olanlara uyma hürriyeti­miz vardır. Böylece,
iyi niyetle Hz. Muhammed (a.s.)’in hayatını örnek al­mak isteyen biri için hangi
konularda kendisine tam itaat etmesi ve hangi konularda kısmen ya da akıl ve
mantık kuralları çerçevesinde uyması ge­rektiğini öğrenmek hiç de zor değildir.

Fakat bazı ard niyetli ve bilgisiz kimseler bu hususta tutarsız
sorular sorarlar. Derler ki, Hz. Peygamber (a.s.)’in dili Arapça idi, o halde
biz de mi Arapça konuşalım? Hz. Muhammed (a.s.) Arap kadınlarıyla evlenmişti,
biz de Arap kadınlarıyla mı evlenelim? Hz. Muhammed (a.s.) kendisine mahsus bir
kıyafet giyerdi, biz de mi aynı kıyafeti giyelim? Kendisinin yiyecekleri,
içecekleri başka idi, biz de mi o şeylerden yiyelim, içelim? Hz. Muhammed
(a.s.)’in toplumsal yaşantısı başka türlüydü, biz de mi aynı şekilde yaşayalım?
Keşke bu İnsanlar önemli olanın, Hz. Muhammed (a.s.)’in konuştuğu dil değil,
onun muhtevası ve üslûbu olduğunu bilseler, önemli olan, Arap veya başka bir
milletten olan kadın ile evlenmek değil, o kadına yaptığımız muamele, haklarını
ödemek, onun üzerine olan şer’i selâhiyetleri, doğru şekilde kullanmaktır.
Aslında Hazreti Peygamber (a.s.)’in, mübarek zevcelerine yaptığı güzel muamele
her müslümanın aile hayatı için birer örnek olmalıdır. Sonra, Hz. Muhammed
(a.s.)’in giydiği kıyafetin bütün müslüman erkekler için mecburi kılındığını
iddia eden kimdir? Yediği yemekler de müslümanlar için zorunlu hale
getirilmemiş­tir. Asıl dikkate değer olan şey, giyimde kuşamda Hazreti Peygamber
(a.s.)’in riayet ettiği sınır ve kurallardır. Yiyecek, içecek konusunda da
önemli olan getirdiği adab, kaide ve kurallardır. Kur’ân-ı Kerim’de iyi ve kötü
şeyler arasındaki fark genel hatlarıyla belirtilmiştir. Kur’ân’ın ifadele­rinden
hangi konularda peygamberlere itaat edilmesinin faydalı olduğu, hangi konularda
itaat edilmesinin gerekli olmadığını anlamak mümkün­dür. Aslında Hazreti
Peygamber (a.s.)’in özel ve görevi ile ilgili yaşantısı açık bir kitaptır ve
bunu incelemek ve örnek almak hiç de zor değildir. Rasûlullah’ın bütün hayatı
doğru ve Allah’tan korkan bir müslüman için örnek bir hayattır. Nitekim, Hz.
Aişe (r.a.) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Eğer, Kur’ân’ın talimatı ve ruhuna
göre mü’min bir insanın dünyada nasıl yaşaması gerektiğini bilmek isliyorsanız,
o zaman Muhammed Mustafa (a.s.)’nın hayatını örnek almalısınız.” Doğrusu,
Allah’ın kitabında genel hatlarıyla ortaya konan İslâm, Rasûlullah (a.s.)’ın
kişiliğinde açık ve etraf­lı ifadesini bulmuştur.

İlgili Makaleler