Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.3.6. Olağanüstü
Yetenek ve Güçler

Peygamberler olağanüstü yetenek ve güçlere sahip olurlar.
Karakter­leri temiz olur. Öyle bir zihne sahip olurlar ki, doğru yoldan
sapmaları mümkün olamaz. İçgüdüleri ve tabiatları daima iyiye, güzele
yönelmeleri­ne yardımcı olur. Alelâde insanların uzun. zaman uğraştıktan sonra
bile göremedikleri gerçekleri en kısa zamanda görürler. Bir meselenin sonucu­nu
derhal sezebilirler. Bilgi ve kültürleri, maddi ve gözle görülür yollarla değil
manevî ve vehbî yollarla elde ederler. Hak ile batılı, doğru ile yanlı­şı derhal
teşhis edebilirler. Tabiat itibarıyla doğru düşünür, doğru hareket ederler.
Meselâ, Hz. Yakub (a.s.)’a bakın. Hz. Yusuf (a.s.)’u rüyasında gö­rür görmez,
O’nu kardeşlerinin yaşatmayacakları hakkında şüpheye düşer. Hz. Yusuf (a.s.)’a
kardeşleri oyun oynamak bahanesiyle evden uzaklaştı­rırken, Hz. Yakub (a.s.)
onların niyetini çok iyi bilmekte hatta onların ilerde ne gibi bahane
uyduracaklarını da sezmektedir. Daha sonra, Yu­suf’un kardeşleri, kanlı
gömleğini getirip babalarına gösterirken de Hz. Yakub oynadıkları oyunun
farkındadır. Aynı şekilde Hz. Yusuf’un kardeş­leri Mısır’dan dönüp, Hz. Yakub’a
Yusuf’un kardeşinin hırsızlık yaptığını ve buna delil olarak olayın geçtiği
kasabanın sakinlerinin de bunu bildik­lerini söyledikleri zaman Hz. Yakub
onlara, “bunda nefsinizin mutlaka bir hatası vardır” der. Sonra oğullarını
tekrar Mısır’a gönderir ve der ki, “gi­din ve Yusuf’un kardeşini bulun.” Yani,
aradan yıllar geçmesine rağmen Hz. Yusuf’un yaşadığına inanmakla ve Mısır’da
olduğunu sezmekledir. Bundan sonra Hz. Yakub’un oğulları, Mısır’dan Hz. Yusuf’un
gömleğini alıp yola çıktıkları zaman, kendilerinden binlerce kilometre uzakta
olma­sına rağmen Hz. Yakub, sevgili oğlunun kokusunu alabilmektedir. Bu
ör­nekten anlaşılacağı gibi, peygamberlerin duyuları, duyguları ve manevî
sezgileri çok kuvvetlidir. Bu durum sadece Hz. Yakub’a mahsus değildir, bütün
peygamberler böyledir. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Yahya (a.s.) ile ilgili şu
kayıtlara rastlıyoruz:

“Ve çocuk iken O’na hikmet (nübüvvet) verdik. Tarafımızdan O’na
kalp yumuşaklığı ve günahlardan temizlik verdik”. (Meryem; 12-13)

Hazreti Îsa (a.s.)’nın ağzından da, henüz beşikte iken şu sözler
söyleni­yor:

“Beni nerede olursam mübarek kıldı. Hayatla olduğum müddetçe
ba­na namazı ve zekâlı emretti. Beni anneme hayırlı ve hürmetkâr kılıp zor­ba
bir bedbaht yapmadı”. (Meryem; 31-32)

Hazreti Peygamber Efendimiz (a.s.) hakkında ise şunlar söylenir:

“Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin”. (Kalem; 4)

Kur’ân-ı Kerim’deki bu ifadeler, peygamberlerin olağanüstü
yetenek ve güçlere sahip olduklarına açık birer işarettirler. Peygamberlerin bu
giz­li yetenek ve güçleri, peygamberlik payesine yükselmelerinden sonra,
büsbütün açığa vurulur. Kur’ân-ı Kerim’de bu meziyet, kabiliyet ve kuv­vetler
“ilim”, “hüküm”, “hidayet” ve “beyyine” gibi kelimelerle ifade edil­miştir.
Hazreti Nuh (a.s.) ümmetine şöyle der:

“Allah’tan gelen vahiyle sizin bilmediğinizi biliyorum”. (Araf;
62)

Hz. İbrahim (a.s.)’e yerde ve gökteki eşya ve nimetler
tanıtılıyor (En’âm: 75) ve bu gezintiden bilgi ve inanç hazinesiyle döndüğü
zaman babasına şöyle diyor:

“Ey babam, bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir. O halde, bana
uy ki, seni doğru yola hidayet edeyim”. (Meryem; 43)

Hz. Yakub (a.s) hakkında şöyle denmiştir:

“Şüphesiz kendisine öğrettiğimiz ilmin sahibi idi. Lâkin
insanların çoğu bunu bilmezler”. (Yusuf; 68)

Hz. Yusuf (a.s.) hakkında da şunlar söylenmiştir:

“Yusuf, erginlik çağına girince O’na hikmet ve ilim verdik”. (Kasas
14)

Hz. Lût hakkında yine aynı şey söylenmiştir:

“Aynı ilim ve hikmet Hz. Lût (a.s.)’a da verilmiştir”. (Enbiya;
74)

Ve bu olağanüstü ilim ve hikmete Hazreti Muhammed (a.s.) da nail
oldu:

“Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirdi ve bilmediğin şeyleri
öğretti”. (Nisa; 113)

” De ki: ‘Ben Rabbim’den apaçık beyyine üzereyim”. (En’am; 57)

“De ki, ‘Bu benim yolumdur. Ben Allah’a bir basiret üzere dâvet
edi­yorum. Ben ve bana tabi olanlar (böyleyiz).” (Yusuf; 108)

Allah tarafından ihsan edilen bu ilim ve hikmet yüzünden,
peygam­berler ile diğer İnsanlar arasındaki fark, gözleri görenler ile gözleri
kör olanlar kadar büyümüş olur:

“Ancak bana vahyolunan şeye tabi olurum. De ki: ‘Görmeyenle
gö­ren bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?”. (En’am; 50)

Yukarıdaki ayetlerde bahsedilen şey sadece Kitabullah değildir.
Bu ilâhî bir nurdur ve peygamberlerin kalbini aydınlatmaktadır. Bu sebeple
bundan ayrıca bahsedilmiştir ve peygamberlerin müstesna bir vasfı olarak
gösterilmiştir. Bu nur ve ışık sayesinde peygamberler her şeyi görebiliyor, her
şeyin farkına varabiliyorlar. Ulema bu ilâhî ışığa “gizli vahiy” adını
vermişlerdir.

6.3.7. Allah’ın
Müşahedesi ve Himayesi

Kur’ân-ı Kerim, Allahu Teâlâ’nın peygamberlere olağanüstü ilim,
hik­met ve irade gücü vermesinin yanı sıra onları her an güzelim altında
tuttu­ğunu, hata yapmalarını önlediğini, kötü yola sapmalarına izin vermediğini
ifade eder. Cenabı Hak, isler insani sebeplerden, ister şeytani vesveselerden
olsun, peygamberlerin yanlışlık yapmalarına mani olur. Bir pey­gamber insani
zaaflara düşerek içtihat veya karar verme konusunda dahi herhangi bir yanlışlık
yaparsa, Yüce Allah onun kararını derhal düzeltir. Meselâ, Hz. Yusuf (a.s.)’un
hikâyesine bakalım. Hz. Yusuf, Mısır hâkiminin karısının cazibesine kapılıp
oyuna gelmek üzere iken, Allah’ın “bürhân”ı veya işareti üzerine hatasından
kurtuluverdi.

“Kadın Yusuf’a niyeti kurmuştu. O da kadına niyetlenmişti. Eğer
Yu­suf Rabbinin burhanını görmeseydi (olan olurdu). Bu şekilde O’ndan fe­nalığı
ve fuhşu çevirdik. Çünkü, O, bizim muhlis kullarımızdandı”. (Yusuf; 24)

Hazreti Musa ile Hz. Harun (a.s.)’a, Firavun’a gitme emri
verildiği za­man, Firavun’un kendilerine kötülük yapabileceğinden korktular.
Bunun üzerine Cenab-ı Allah onlara dedi ki, “hiç korkmayın, ben sizinle
berabe­rim ve her şeyi görür ve işitirim”. (Tâhâ; 45-46).Yani Hz. Musa ile Hz.
Harun insani zaaf yüzünden kuşkulanıyor, korkuyorlardı. Ama, Cenab-ı Allah bir
vahiy ile bu korkuyu giderdi.

Hz. Nuh (a.s.) oğlunun boğulduğunu görürken bağırıverdi:
“Allah’ım, bu benim oğlumdur”. Bu bir insani zaaftı. Allah kendisine hemen vahiy
gönderip, oğlunun elbette O’nun kanını taşıdığını, ancak kötü huylu ve kö­tü
karakterli olduğu için O’nunla hiç ilgisi bulunmadığını önemle belirtti. Beşeri
zaaf ve baba sevgisi, bir peygamberin, hak konusunda baba-oğul ilişkisinin hiç
önemli olmadığı gerçeğini bir ân için görmesini önlemişti. Ama Yüce Allah,
gözündeki bu perdeyi çekip gerçeği tekrar görmesini sağladı.

Hz. Muhammed (a.s.)’in başından da buna benzer olaylar
geçmiştir. Hz. Peygamber (a.s.) merhametli şahsiyeti, kâfirleri en kısa zamanda
müs­lüman yapma düşüncesi, kâfirlerin gönlünü alma fikri, insanların kendisi­ne
yaptığı iyi işlerin bedelini ödeme heyecanı ve münafıkların hareketleri­ni ıslah
etme niyetiyle herhangi bir karar vermekte hata edince, Allah va­hiy ile bunu
düzeltmiştir. Meselâ şu ayetlere bakın:

“Kendisine o âmâ geldi diye. Ne bilirsin? Belki o
temizlenecekti.”. (Abese; 2-3)

“Hiçbir peygamberin yeryüzünde zaferler kazanıncaya kadar
esirler alması vaki olmamıştır” (Enfâl; 67)

“Onlar için istiğfar etsen de etmesen de, bir eğer onlar lehinde
yetmiş kerre istiğfar ey les en de Allah onları mağfiret etmez”. (Tevbe; 80)

 “Onlardan ölen bir kimse üzerine katiyyen namaz kılma”. (Tevbe;
84)

“Ey peygamber, zevcelerinin rızasını kazanmak için, Allah’ın
sana helâl kıldığı şeyleri niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrim; 1)

Bazı kimseler, bu ayetleri, Hz. Peygamber (a.s.)’in hata yaptığı
ve kendisinin masum olmadığını göstermek için birer delil olarak kullanırlar.
Özellikle, “Ehl-i Kur’ân” olarak bilinen mezhebe mensup olanlar ve hadis­leri
tanımayanlar, bu işi daha bir zevkle yaparlar. Fakat bu beyler önemli bir
gerçeği görmezlikten geliyorlar. Aslında diğer hadis ve ayetlerden da­ha çok bu
ayetler, Sevgili Peygamberimiz (a.s.)’in üstün bir insan ve Al­lah’ın inkâr
edilmez rasûlü olduğunu gösteriyor. Zira, bu ayetler, Allah’ın, peygamberleri ve
özellikle Hz. Muhammed (a.s.)” kötülükler ve yanlışlık­lardan korumak amacıyla
fevkalâde tedbirler aldığını ispatlıyor. Yani, Hz. Peygamber (a.s.)’in herhangi
bir hatasına göz yumulmamış ve derhal dü­zeltilmiştir. O halde, bu ufak tefek
hata ve yanlışlıkları bahane ederek Hz. Peygamber (a.s.)’ı ve O’nun sözleriyle
fiillerini inkâr etmek düpedüz dalâlettir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli
işaretler bulunmaktadır:

“Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerine olmasaydı,
onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak
kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyden zarar veremezler. Allah,
sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti Allah ‘ın
üzerinde­ki fazlı (lütuf ve ihsan) çok büyüktür”. (Nisa; 113)

“Az daha onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan
başka­sını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi.”

“Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça
meyle­decektin”. (İsra; 73-74)

“Biz senden evvel hiçbir Rasûl veya Nebi göndermedik ki, o bir
şey temenni ettiği zaman Şeytan onun arzusuna fitne karıştırmış olmasın. Al­lah,
Şeytan’ın ilkâ ettiği fitneyi bozar. Sonra da kendi ayetlerini tahkim eyler”. (Hacc;
52)

Gördüğünüz gibi, Cenab-ı Allah, peygamberlerin hatalarını
düzeltme­yi ve onların bazı yanlış karar ve hareketlerini ıslah etmeyi bir
gelenek ha­line getirmiştir. Allah, peygamberlerin ister şahsî ister içtimaî
olsun, her konudaki hatalarını ânında düzeltmektedir. Bu prensip kabul edildiği
tak­dirde peygamberlerin Allah’ın müdahale etmediği veya düzeltmediği ka­rar ve
işlerinin Allah’ın koyduğu kaide ve kurallarına uygun olduğu ve hatta Allah’ın
onayından geçtiği de kabul edilmelidir.

İlgili Makaleler