Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)
6.4.3. Asr-ı
Saadet’ten Sonra Peygamberin Peygamberlik Yönünün Öğrenilmesi
Asr-ı Saadet’te Hz. Muhammed (a.s.)’in şahsi ve peygamberlik
yönünü belirlemek amacıyla söz ve hareketlerini değerlendirmemizin ölçüleri
bunlardır. Fakat daha sonraki devirlerde ve hatla çağımızda da Rasûlullah
(a.s.)’ın iki yönü arasındaki farkı bilmemiz için bir takım şeriat usulleri
vardır. Meselâ, en basitinden Rasûlullah (a.s.)’ın yaşadığı devir, ülke ve
beraber olduğu İnsanlar bambaşkaydı, hayat tarzları değişikli. Hz. Muhammed
(a.s.) o devirde Arabistan’da revaçta olan elbiseyi giyerdi. Giydiği kıyafet
kendi icadı olmayıp o devrin ve muhitin bir kıyafetiydi. Bu hususta kendi zevki
ve beğenisi fazla önemli değildi ve bir “emri vaki”ye uymak zorundaydı. Aynı
şartlar yiyecek ve içecekleri için de geçerliydi. Kendisi, o devirde
Arabistan’da Araplar arasında genellikle pişirilen ve yenen yemekleri yemeğe
mecburdu. İçme konusunda da şahsî zevkinin önemi yoktu. Yani bu konularda seçme
hakkı hemen hemen yoktu. Şimdi bu kıyafet veya yemeklerin özü veya mahiyeti ne
olursa olsun, önemli olan Hazreti Peygamber (a.s.)’in bunlarla ilgili getirdiği
bazı görgü, ahlâk, medeniyet, temizlik ve sağlık kurallardır. Yani bu kıyafet ve
yiyecekler, içecekler konusunda sözleri ve hareketleriyle belirlediği “Şeriat
usulleri ve İslâmî âdâb”dır. Kısaca yukarıda zikrettiğimiz husus, Hazreti
Peygamber (a.s.)’in insanlık hali ve şahsiyetiyle ilgili olup, ikinci husus da
O’nun peygamberlik sıfatlarıyla bağlantılıdır. Başka bir deyimle, Allah
tarafından insanlara anlatmakla görevlendirildiği Şeriat’ın kapsamına,
insanların bazı özel faaliyetleri, örneğin, kıyafetler ile elbiselerin deseni ve
modası ve yemek pişirme şekilleri vs. girmez. Fakat şeriatın ilgilendiği şeyler
elbiseler ile yemeklerin dış görünüşü ve niteliği değildir. Şeriat, giyim,
kuşam, yemek, içmek konusunda caiz, caiz olmayan, helâl ve haram gibi çeşitli
sınırlar koymuş, genel hükümler meydana getirmiştir. Yani, Şeriat’ın ahlâk ve
kültür ile ilgili getirdiği genel kuralların içinde yapılan her şey caizdir.
Hz. Muhammed (a.s.)’in insanlık ve peygamberlik halleri
arasındaki farkı ister kendisinin herhangi bir açıklamasından, ister koyduğu
Şeriat kurallarından öğrenelim, her iki durumda da bilgi kaynağımız Hz.
Muhammed (a.s.)’in kendisidir. Yani, Hazreti Peygamber (a.s.) efendimizin
herhangi bir insanî durumunu da tesbit etmemiz için O’nun peygamberlik haline
müracaat etmek zorundayız. Biz doğrudan doğruya Hz. Muhammed (a.s.)’in insanlık
hüviyetiyle ilgilenemiyoruz, işte, “Hz. Muhammed’in sünnetinin fonksiyonları”
başlıklı ikinci yazımda bu noktayı vurgulamaya çalıştım ve bu konuda sünneti
inkâr edenleri uyarmak istedim. Ehl-i Kur’ân veya sünnetin münkeri olarak
bilinen bu grubun en büyük hatası, Abdullah oğlu Muhammed (a.s.)’in peygamberlik
ve insanlık hali arasındaki farkı bizzat kendilerinin belirlemeye çalışmasıdır.
Halbuki daha evvel işaret ettiğimiz gibi bu öyle kolay bir iş değildir ve biz
buna muktedir değiliz. Ama bu gruptakiler kendilerine göre, Hz. Muhammed
(a.s.)’in insanî ve şahsi olduğunu söyledikleri söz ve davranışlarından
kendilerini azad etmişlerdir. Yani, Hz. Muhammed (a.s.)’in sözde insani ve
şahsi hareketlerine itaat etmiyorlar. Oysa, Hz. Peygamber (a.s.)’in insanlık ve
peygamberlik halleri arasındaki gerçek ayırım Allah ve Rasûlü tarafından
yapılmıştır. Bu ayırımın yapılmasının amacı da bizim herhangi bir inanç
yanılgısına kapılıp, Abdullah oğlu Muhammed (a.s.)’i bir tanrı haline
getirmemizi önlemektir. Yani Allah’a itaat etmeye çağıran Peygamber’i, “Allah”
sanmamızı engellemektir. Fakat, bu ayırım nazarî ve teorik yapılmıştır.
Pratikte ise, Hz. Muhammed (a.s.) her zaman ümmeti için bir peygamberdir.
Ümmeti, Abdullah oğlu Muhammed (a.s.) hakkında fikir hürriyetine sahip oluyor
veya serbest davranabiliyorsa, bunu yine Rasûlullah (a.s.)’a borçludur. Bu
hürriyet ve bağımsızlığı kullanmak konusunda gereken bilgi ve eğitimi sağlayan
da, Rasûlullah (a.s.)’dır.
İşte bu açıklamalarımdan sonra zannederim, yukarıda bahsedilen
izah tarzım okuyucular tarafından daha iyi anlaşılacaktır.
6.5. PEYGAMBERLİK MAKAMI VE KUR’AN’IN
HÜKÜMLERİ
6.5.1.
Peygamber’in Dört Çalışma Alanı
Kur’ân-ı Kerim’de Hazreti Muhammed (a.s.)’in peygamberlik mevkii
ve dört çalışma sahası hakkında şu kayıtlara rastlıyoruz:
“Bizim, Beyti sevap kazanılacak yer ve emniyet mahalli
eylediğimizi yâd et; İbrahim’in makamını namazgah yapınız. İbrahim ve İsmail’e
Beyt’imi, tavaf edenler, itikâf eyleyenler ve namaz kılanlar için temizleyin
diye emrettik… Ya Rabbi, onlara kendilerinden bir peygamber gönder ki, onlara
ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin, onları günahlardan temizlesin”.
(Bakara; 125,129)
“Aranızdan size bir Peygamber gönderdik ki; ayetlerini okuyan,
onları kötülüklerden ve küfürden temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten
bir peygamber göndermekle Allah mü’minlere büyük lütuf ve keremde bulunmuştur”.
(Al-i İmran; 164)
“İçlerinde, kendilerinden onlara Allah’ın ayetlerini okuyan,
onları kötülüklerden ve küfürden temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten
bir peygamber göndermekle Allah mü’minlere büyük lûtuf ve keremde bulunmuştur”.
(Al-i İmran; 164)
“Ümmetler içinde, onlara kendilerinden ayetlerini okuyan, onları
temizleyen, onlara kitabı, hikmeti öğreten bir peygamberi gönderen O’dur”
(Cuma; 2)
Yukarıdaki ayetlerde Hz. Peygamber (a.s.)’e Kur’ân’ın
ayetlerinin yanı sıra üç şeyin daha verilerek dünyaya gönderildiği defalarca
tekrarlanmıştır. Demek ilk iş olarak kendisine Kur’ân-ı Kerim’in ayetleri
verilmiştir. İkinci iş olarak, insanlara Kitab’ı öğretmesi islenmiştir.
Peygamberlik sahasına giren üçüncü görev de Kitabullah’ın amaç ve ruhuna uygun
olarak peygamberin insanlara, “hikmet”i öğretmesidir. Peygamberlik makamının
dördüncü işi de insanları hem kişi, hem toplum açısından tezkiye etmek, yani
nefislerini temizlemektir. Bu noktayı açacak olursak, bir peygamberin görevleri
arasında, bireyler ile toplumun her türlü eksiklik, ayıp ve kötülüklerini
giderip ıslah etmek ve iyi bir ortamda gelişmelerini sağlamak yer almaktadır.
Burada önemle durulması gereken husus Kitab ve “hikmet”in
öğretilmesidir. Yani Kur’ân-ı Kerim ile “hikmet”in öğretilmesi, ilâhi ayetlerin
insanlara yalın bir biçimde iletilmesinden mutlaka başka bir şeydir ki,
bunlardan ayrı ayrı bahsedilmiştir. Aynı şekilde, Hazreti Peygamber’in fertler
ile cemiyetin ıslahı ve terbiyesi için aldığı tedbirler ve harcadığı çabaların
da ayrı bir önemi olsa gerek. Şimdi bana söyler misiniz, Kur’ân-ı Kerim’i
insanlara iletmenin yanı sıra, Hz. Muhammed (a.s.)’in haiz olduğu öğretmen ve
velî makamlarına kendisi mi gidip oturmuş, yoksa Cenab-ı Allah mı O’na bu mevki
ve şerefi vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’e inanan ve müslüman olduğunu söyleyen bir
kimse, Hz. Peygamber (a.s.)’in öğretmen (hoca) ve veli sıfatlarının
peygamberliğinin birer parçası olmadığını iddia edebilir mi? bu husustaki
çalışma ve faaliyetlerinin, peygamberliği ile ilgili olmayıp, sadece özel
hayatıyla ilgili olduğu söylenebilir mi? Eğer söylenemezse ve Hz. Peygamber’den
Kur’ân’ın sözlerini insanlara iletmenin dışında bir takım hizmet ve vazifeler
islenmiş ve Kitabullah ile hikmet hakkında insanları bilinçlendirmesi, eğitmesi
beklenmişse ve Hz. Muhammed (a.s.)’de bunları aynen yapmışsa, akıl, mantık ve
dinî geleneğimize aykırı düşen bir şey var mı? Böyle bir durumda, Hz.
Peygamber’in bu çok yönlü çalışmalarını inkâr edenler bizzat O’nun
peygamberliğini inkâr etmezler mi?
6.5.2. Kur’ân’ın Açıklayıcısı Olarak Peygamber (a.s.)
Nahl sûresinde Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:
“Sana da (habibim) insanlara kendileri için indirilen her şeyi
açıklayasın diye Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik” (Nahl; 44)
Gördüğünüz gibi, Hazreti Peygamber (a.s.)’e yüklenen görevlerden
biri, Kur’an’da yer alan ilâhi emir ve hikmetli sözleri kendisine tabi olanlara
tefsir ve izah etmekti. Herkes biliyor ki, bir yazı veya kitabın açıklanması ve
yorumlanması, o yazı veya kitabın sadece okunması veya duyurulmasıyla mümkün
değildir. Bir yazıda kullanılan dil, kelime, deyim ve üslûp ile işlenen konu ve
olayları açıklamak için epeyce çaba göstermek gerekir. Değişik değişik ifadeler
kullanmak, çeşit çeşit örnekler vermek gerekir. Yazı veya kitapta teorik ve
pratik konular geçer. Teorik konulan açıklamak için öğretmenin bazen pratik
örnekler vermesi gerekir ve bunun tatbikatını da yapar. Şimdi yukarıdaki ayeti
gördükten sonra, Hz. Muhammed (a.s.)’in, Kur’ân-ı Kerim’in açıklayıcısı,
öğreticisi olmadığını söyleyebilir miyiz? Eğer söyleyemezsek, Hz. Peygamber
(a.s.)’in açıklayıcı, öğretici ve eğitici kimliğini Allah’tan başka kimsenin
tayin etmediğini de kabul etmeliyiz. Zâten Cenab-ı Allah da onu ifade
etmektedir. Yani, Hz. Peygamber (a.s.) söz ve hareketleriyle Kur’ân-ı Kerim’i
müslümanlara açıklamakla görevlendirilmiştir. Böyle bir durumda, Kur’ân’ın bir
açıklayıcısı olarak Hz. Muhammed (a.s.)’in kimliği, peygamberlik makamından
ayrı düşünülebilir mi? Akıllı bir insan, O’nun sadece Kur’ân-ı Kerim’i alıp
getirdiğini kabul ve hem nazarî hem tatbikî olarak onu müslümanlara açıkladığını
reddedebilir mi?
Yukarıdaki ayet, Allah’ın “zikrinin bir insan tarafından
iletilmesine karşı çıkan ve peygamberliği inkâr edenleri nasıl susturucu
mahiyette ise, Peygamber (a.s.)’in açıklamasını ve yorumunu kabul etmeyerek
sadece Allah’ın kelamını kabul etmek isteyenleri de cevapsız bırakacak
niteliktedir. Onlar ise Peygamber (a.s.)’in sadece “zikr”i getirdiğine,
açıklamasını ve yorumunu yapmadığına inansınlar; ister sadece “Zikr”i kabul edip
Peygamber (a.s.)’in açıklamasını reddetsinler; islerse de kendileri için sadece
“zikr”in kâfi olduğuna ve açıklamaya gerek olmadığına, hatta güvenilecek durumda
olmadığına inansınlar; bu dört tür inancın hepsi de Kur’ân-ı Kerim ile çatışır
durumdadır ve kendileri mutlak bir yanlış içindedirler.
Yukarıda bahsettiğimiz ilk inancın anlamı şudur: Hz. Peygamber
(a.s.) dünyaya gönderilme amacını kendisi ortadan kaldırmıştır. Çünkü, bir an
için Peygamber (a.s.)’in sadece “zikr”i getirdiğini, açıklamasını yorumunu
yapmadığını farz etsek, O’nun dünyaya gelişi ve peygamberlik görevini
üstlenmesinin hiçbir anlamı kalmaz. Eğer böyle bir şey olsaydı, Allahu Teâlâ “zikr”ini
ya melekler vasıtasıyla ya da doğrudan kullarına gönderirdi, Peygamber (a.s.)’i
göndermeye ihtiyaç duymazdı.
Yukarıda bahsettiğimiz dördüncü inanç da aynı şekilde tehlikeli
ve zararlıdır. Böyle bir şeye inananlar aslında, hem Kur’ân-ı Kerim hem hadis-i
şeriflere güvensizliklerini belirtirler ve her ikisini reddetmiş olurlar. Bu
tehlikeli düşünce yeni vahiy ve yeni peygamberler için de kapıyı aralamış olur.
Yukarıdaki ayetle gördüğünüz gibi, bizzat Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in
indiriliş amacının, ancak Peygamber (a.s.)’in izahatı ve telakkileriyle
tamamlanabileceğini belirtmiştir. Ayrıca, peygamberin dünyaya indiriliş
sebebinin de “zikr” veya “Allah’ın kelâmı”nı açıklaması olduğunu vurgulamıştır.
Şimdi eğer “Hadis”i inkâr edenlerin, artık dünyada peygamberin açıklamasına ve
yorumuna gerek kalmadığı yolundaki tezini bir an için doğru sayarsak, o zaman şu
iki ihtimali kabul etmek zorundayız.
Birincisi, Hazreti Muhammed (a.s.) kendi hayatının örnek
alınması hüviyetini kaybetmiştir. O’nun sözleri ve hareketleri artık bizim için
“güzel birer numune” değildir. Hz. Muhammed (a.s.)’in durumu bizim için Hz. Hûd,
Salih ve Şuayb (a.s.)’dan pek farklı değildir. Yani nasıl ki onların
peygamberliklerini kabul ediyor, onlara iman ediyorsak, ama hayatlarının
herhangi bir numunesi bulunmadığı için onları örnek atamıyorsak, Hz. Muhammed
(a.s.)’in hayatını da takip edemiyoruz. Böyle bir inanç, yeni bir peygamberliğin
ihtiyacını kendiliğinden gündeme getiriyor. Madem ki Hz. Muhammed (a.s.) dahil,
eski peygamberlerin sünneti tatbik edilmeyecek, o zaman yeni bazı meseleler için
yeni birtakım vahiylere ve peygamberlere ihtiyaç duyulacaktır. Böyle bir durumda
ancak akılsız bir kişi peygamberliğin hitamında ısrar edebilecektir.
İkincisi, Kur’ân-ı Kerim, kendisini getiren peygamberin
açıklaması ve tatbikatıyla anlatılmadıkça, bizzat kendi ifadeleriyle anlaşılma
ihtimali zayıf olduğu için, Kur’ân-ı Kerim’i tanıyan ve buna iman edenler her
ne kadar bunun kulların hidâyeti için yeterli olduğunu iddia ederlerse
etsinler, onların iddiaları geçerli sayılmayacaktır. Böyle bir durumda yeni bir
ilâhi kitabın ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Aslında, Hadis’i
inkâr edenler Kur’an-ı Kerim’i de inkâr etmiş ve dinin temeline dinamit koymuş
oluyorlar.